2018’de homofobi işte böyle gözüküyor

2018’de homofobi işte böyle gözüküyor

BBC’nin İskoçya’dan genç yeteneklerin videolarına yer verdiği platformu The Social geçtiğimiz günlerde 2018’de homofobinin nasıl hissedildiğini anlatan bir video yayınladı. Glasgow’da parkta ele ele yürüyen eşcinsel çiftin hoşçakal öpücüğüne dakikalar kala etraflarında ve zihinlerinde olup bitenleri izlediğimiz bu videodan öyle etkilendik ki, metnin tam çevirisiyle beraber paylaşmaya karar verdik.  21. yüzyılın ikinci on yılının sonuna yaklaşırken, homofobinin sıradan bir park yürüyüşünün son üç dakikasını nasıl bir utanç zindanına çevirebildiğini görmek için, lütfen videoya buyrun.

“Glasgow’dayız, aylardan mart ve parkta el ele yürüyoruz.
Saat 15:13 ve ben geç kaldım. Şimdi bir seçim yapmam gerekiyor.

Gördüğünüz gibi, ikimiz de erkeğiz.

Eğer geriye dönüp baksanız, ele ele oluşumuzu yargılayan yüzlerce göz görebilirsiniz. Bu, telaşlı bir tepki dansı.
Kimileri gülümsüyor, dayanışma göstermek istiyorlar.
Daha çatık bakışlar da var, dengeyi diğer tarafa kaydıran. Meydan okuyan bakışlar bunlar, bir satranç oyunundaymışız gibi. Bana şah çekilmiş sanki. Ve ben onların bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışıyorum. Beni işaret edecekler, oyundaki diğer piyonlara göstermek için. Öfkeli bakışlarıyla takip eden bir güruh çıkacak ortaya. Ve ellerimiz birbirlerine tutunmayı bırakacaklar. Öfkeli bakışlar bir kartopu gibi büyüyecek. Gerilerek, esneyerek… Bu yasaklanmış alandan ortaya çıkan sosyal utanç… Ve denge tamamen, gerçekten kayıp gitti.

Şimdi saat 15:14. Glasgow’dayız, aylardan mart, sene 2018.
Ve bir seçim yapmam gerekiyor.

Daha önce birine nasıl hoşçakal diyeceğinizi düşünürken buldunuz mu kendinizi? Bir arkadaşın annesine mesela… Yanağa bırakılan bir öpücük mü? İş arkadaşınıza, komşunuza… Onlara sarılır mısınız? Veya öylece bırakıp gider misiniz? Peki ya o komşu sevgiliniz olsaydı? Ya hoşçakal demek için erkeklerin ve kadınların çok düşkün olduğu o ideallerini dile getirmelerine zemin hazırlayacak bir işaret fişeğinden başka bir yol olmasaydı?

Ben “normalliğin” ağzı için yürüyen bir yemeğim.

Peki normal ne anlama geliyor, tam olarak? “Bir normaliz” diyor çatık kaşlarının altındaki düşünceleriyle. Ancak karısının kıyafeti ve derisinin içinde henüz doğmamış bebeğin, annesi onu düşürmeden önce soluyacak sadece bir saatlik havası kaldı. Ve sonra bu yası mezarlarına taşıyacaklar. Artık “normal” değiller. Değiştiler. Ve canları acıyor.

Ve o yaşlı adam. Ben onun midesini bulandırıyorum. Ancak kendisi haftasonları Japonya’da yaşayan arkadaşına, orada otomatlardan alabildiğiniz kullanılmış iç çamaşırlarından göndermesi için yazıyor. Tamamen “normal” amaçlar için, elbette.

Anlayacağınız, normallik gücünü kalabalıklardan alan bir fantezi… Fakat bu parktaki her sessiz insanı bir düşman haline getiriyor.

İleride genç erkekler yürüyor, kafalarında ne kadar gürültü taşıyorlar? Aslında okulda olmalılar, düz çizgiler çizmek, düz çizgiler üzerinde koşmak, düz düşünceler düşünmek için.  Ve zil çaldığında, kıvrılan, eğrilen herşeyi düzeltmek istemeleri şaşırtıcı değil elbette.

Veya bir diğerini ele alalım. Ellerinde cips, yemek ve çocuklar. Ağzından sirkeler saçarak gelmesi için öpüşen iki erkeğe keskin bir bakış atması yetiyor: “Gaylerle bir derdim yok” diyor, “ama çocuklarımın önünde öpüşmek zorunda mısınız?”  Ve kaçıp gidiyor. Hiçbir zaman gözlerinize bakacak kadar uzun süre kalmazlar.

Hrıstiyanlık propogandası yapan adam, İsa hakkında söylenen yalanlara yenilerini ekliyor. Tıpkı Poundland’in mini çedarları alıp peynirli kraker diye insanlara yutturması gibi. Oysa bana İsa, küçük zihinlere aşkın günah olmadığını anlatmaya çalışarak zaman kaybedeceğine şuçlarımız için ölerek epey zaman kazanmış gibi geliyor. O, yaptığının inanç olduğunu sanıyor, ama tadı karton gibi geliyor… Ve nefret gibi kokuyor.

Belki de kızgınmışım gibi gözüküyorum. Ama aslında korkuyorum çünkü bütün bunların ortasında bakmadığım bir insan var. Çünkü bir yüz gün ışığında, kimsenin bakış atmadığı gecelere göre daha farklı gözüküyor.  Ancak endişe çizgilerimiz hep var ve saate bakıyoruz, çünkü eve giden son tren her zaman bekliyor.

Bu küçük bir karar olmalı. Ancak kafamda bütün bu gürültü… Alt tarafı elini tutmalıyım ama onun yerine utanç duyuyorum. Ama artık bırakıyorum. Artık bunları kafamda tartıp durmayacağım. Kaslarımı rahatlatıyorum.

Bu arada kaslarım vücut kitlemin yüzde 30’unu oluşturuyor. Ben bir Homo Sapien’im. Dirsekler, dizler… Yüzde 60 su,  yüzde 7 kan, akıyor. Ve binde 5 ise atan bir kalp. Peki neden bir hoşçakal öpücüğü bu kadar zor? Binde 5 kulağa çok fazla değilmiş gibi gelebilir ama yeterli.

Saat 15:15. Glasgow, Mart 2018. Aşkın zamanının geldiğini düşünmüyor musunuz?”

Benzer yazılar