36. İstanbul Film Festivali’nden artakalan 36 nefis film

36. İstanbul Film Festivali’nden artakalan 36 nefis film

Bu yıl 5-15 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen 36. İstanbul Film Festivali, filmden filme koşturan dev bir maratonun ardından sona erdi. Festival bitti, yarışmalı bölümlerdeki ödüller sahiplerini buldu. Geriye ise bir grup nefis film ve zihinlerde bıraktığı harika etkiler kaldı. Türkiye sinemasına ait yeni filmleri yıl boyu Bant Mag. sayfalarında röportajlar ve yazılarla zaten okuyacaksınız, o nedenle yerliler ve klasikler dışında yabancı yenilerin en iyilerini sizler için sıraladık. Yıl boyu bir yerlerde yakalayıp izleyebilmeniz dileğiyle.

Yazı: Melikşah Altuntaş

  1. HOUNDS OF LOVE

Venedik Film Festivali’nde gerçekleştirdiği prömiyer sonrası ses getiren ve festival turuna en son Tribeca’yı ekleyen bu Avustralya gerilimi, seri katil bir çiftin izini sürüyor.

  1. GOD’S OWN COUNTRY

İngiltere’nin Brokeback Mountain’ı olarak anılmaya başlanan ve LGBTi sinemasının son dönem parlak örneklerinden olan film, puslu manzaralar eşliğinde tutku dolu ve içli bir hikaye anlatıyor.

  1. NOTIAS (MYTHOPATHY)

13 yıl aradan sonra yeniden film yapmaya karar veren Yunan yönetmen Boulmetis ile onun çocukluk yıllarına gidiyor, büyüme sancıları ve türlü aşk acıları çekiyor, Yunanistan’ın 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarını Stavros’un gözünden yaşıyoruz. Daha küçük yaşlarda yaşadığı aşk acısı Stravros’u disleksiye sürükleyerek ezbere bildiği Yunan mitolojisini ve tarih bilgilerini alt üst ediyor, ailesinin yönlendirmeleri ve tedavi yöntemleriyle fotoğrafa yöneliyor ve sonunda iyice bozulan algılarını üniversite yıllarında sinemaya çeviriyor. Ruhsal bozukluğunun ilk kez işe yaradığı film setinde kendini bulan Stravro’nun hayatını anlatan bu 99 dakikalık film, beyaz perdede sıkça karşımıza çıkan büyüme hikayeleri arasında belki de en az can yakanı… – Tuba Altuntaş

  1. Cate Blanchett appears in Manifesto by Julian Rosefeldt, an official selection of the Premieres program at the 2017 Sundance Film Festival. © 2016 Sundance Institute | photo by Barbara Schmidt.MANIFESTO

Cate Blanchett’ın 13 farklı kadın bedeninde, dünya tarihinin en ünlü sanat manifestolarını okuduğu bu sinemasal video işi, kimi güçlü anlarıyla akılda kalan ilginç bir deneme.

  1. EL CIUDADANO ILUSTRE (THE DISTINGUISHED CITIZEN)

Arjantin yapımı film, Nobel Edebiyat ödülüne burun kıvıracak kadar kendine has ilkeleri olan son derece snob bir yazarın, ününe ün katmasına vesile olan doğup büyüdüğü sıkıcı kasabasına 40 yıl sonra gelmesiyle başlayan komik olayları konu alıyor. Kendini sıkıcı köyünden kurtaran bu entelektüel ve başarılı yazar, aslında yeni hikayesinde yaşadığı tıkanıklığını açmak amacıyla gittiği memleketinde tüm hemşerileriyle el ele verip adeta samimiyetsizliğin kitabını yazıyor. Üstüne bir de geçmişte kalan aşk ve dostluk hesaplarını da halletmeye çalışan yazarımız bunu da beceremediği gibi canını oradan zor kurtarıyor. Böylece, küçük yerde yaşama sancısı çektiği yıllarından kalan kurumuş anılarını tekrar canlandırıyor ve idealist olmakla ikiyüzlü olmak arasında gidip gelen dünyasıyla kasabayı da birbirine katarak tekrar ait olmak istediği Avrupalı yaşamına geri dönüyor. – Tuba Altuntaş

  1. RAW

Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası’nda prömiyerini gerçekleştirdiğinden beri yıl boyu katıldığı tüm festivallerde ortalığı birbirine katan bu bol mide kaldıran Fransız filmi, parlak kimi sinemasal anla dikkat çekiyor.

  1. TESTRÖL ES LELEKRÖL (ON BODY AND SOUL)

Berlin’de bu yıl büyük ödül Altın Ayı’nın sahibi olan bu fantastik soslu romantik komedi, seyir zevki yüksek bir Macar filmi. Beklentinizi düşürüp izlerseniz tat alma olasılığınız artacaktır.

  1. HOME

Belçika yapımı bu sert ve etkili ergen filmi, suç meselesine ailenin göbeğinden bakan şaşırtıcı bir tecrübe. Venedik Film Festivali’nde Ufuklar bölümünün En İyi Yönetmen ödülünü kazanan filmin Johnny Jewel imzalı müzikleri ise en az filmin kendisi kadar kuvvetli.

  1. TAEKWONDO

Beyaz perdede cinsel tansiyon denince akla gelen birkaç isimden biri olan Marco Berger’in her zamanki tavrından ödün vermediği son filmi, komik ve eğlenceli bir ‘açıl(ama)ma’ filmi.

mimosas

  1. MIMOSAS

Cannes’da Eleştirmenler Haftası bölümünden büyük ödülle ayrılan Mimosas, etkileyici görselliğini, sarsıcı bir hikayeyle birleştirirken, adını uzun yıllar duyma olasılığımızın yüksek olduğu bir yönetmenin de varlığına işaret ediyor.

  1. BEUYS

Geçtiğimiz şubat ayında Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında yer alan tek belgesel olan Beuys, her anlamda talihsizliklerle dolu bir kariyere sahip sanatçının yaşamını, muazzam bir sinemasal dili ile aydınlatıyor.

  1. WEIRDOS

Kanadalı yazar yönetmen Bruce McDonald’dan siyah-beyaz ve sımsıcak bir büyüme hikayesi olan Weirdos, sevimli kahramanları, içli hikayesi ve Molly Parker’ın nefis performansıyla ıskalanmaması gereken bir film.

  1. SUPER DARK TIMES

Amerikan bağımsız sinemasının son dönem gerilim filmleri arasında en çarpıcı örneklerden biri olan film, bir grup gencin merkezinde 90’lı yılları merkez alan bir hikaye anlatıyor ve kimi anlarıyla Stranger Things’i anımsatıyor.

  1. BAMUI HAEBYUN-EOSEO HONJA (ON THE BEACH AT NIGHT ALONE)

Üretken sinemacı Hang sang-soo’nun bu yılki programda yer alan iki filminden biri olan bu eğlenceli ve biraz da kederli film, Berlin Film Festivali’nden kazandığı En İyi Kadın Oyuncu ödülünü bileğinin hakkıyla kucaklamış Kim Min-hee ile parlıyor.

  1. GORGE COEUR VENTRE (STILL LIFE)

Festivalin bu yıl adeta bir örtük temasına dönüşmüş olan hayvan hakları meselesine dair belki de seyri en zor filmi olan Still Life, kamerasını bir mezbahanın içindeki acı dolu hayvanlar arasında gezdiriyor.

hjartasteinn-promo-landscape

  1. HJARTESTEINN (HEARTSTONE)

Kuzey Avrupa sinemasının nitelikli örneklerinden olan film, Neredesin Aşkım bölümünün belki de en iyi filmiydi. İki ergenin aşkla tanışması üzerinden sürükleyici bir film çıkaran İzlandalı yönetmen Gudmundur Arnar Gudmundsson’u takibe almak şart.

  1. PERSONAL SHOPPER

Usta yönetmen Olivier Assayas’ın Clouds of Sils Maria sonrası yeniden birlikte çalıştığı Kristen Stewart’ın performansına yaslanan bu özgün ve kimilerine göre korkunç hayalet hikayesi, kayıp ve yoksunluk üzerine etkileyici bir gerilim.

  1. TIERE (ANIMALS)

Bir koyuna çarptıktan sonra değişen ve lineerliğini kaybeden bir çiftin hikayesini gizemli bir sinema diliyle yorumlayan Animals, bu yıli Uluslararası Yarışma’nın kesinlikle en özgün birkaç filminden biriydi.

  1. LA REGION SALVAJE (THE UNTAMED)

Meksika sinemasının en yetenekli yönetmenlerinden Amat Escalante’nin haz ve uyumsuzluk üzerine sert ve şaşırtıcı filmi, Venedik’ten kazandığı En İyi Yönetmen ödülünün hakkını fazlasıyla veriyor.

  1. KATIE SAYS GOODBYE

Me and Earl and the Dying Girl ile yıldızı parlayan Olivia Cooke’un başrolde hayranlık uyandırıcı bir performans sergilediği bu dokunaklı ilk film, Lars Von Trier melodramlarını andıran hikayesi ve sakin anlatım dili ile ilgiye değer.

  1. DANCER

Herkesin eşit derecede yoksul olduğu Ukrayna’nın Kherson kasabasında başlayan ve İngiliz Kraliyet Balesi’ne uzanan yetenek abidesi Sergei Polunin’in gerçek yaşam öyküsünü, daha ilk filmiyle Oscar’a aday olan İngiliz belgesel yönetmeni ve yapımcısı Steven Cantor’ın gözünden izliyoruz. Doğuştan gelen saf yeteneği müthiş bir disiplinle birleştiren balenin asi çocuğu Polunin, henüz 19 yaşında Kraliyet Balesi’nin en genç ana dansçısı oluyor ve ardından çalkantılı dünyasında savrularak, kariyerine zirvedeyken ara veriyor. Polunin’in hem teknik hem de estetik açıdan kusursuz olmasının, sahnede melek gibi hafifçe süzülerek dans etmesinin altında son derece sert bir aile dramı yatıyor. Ailesiyle olan fedakarlık/sorumluluk üzerine kurulu ilişkisi, tek kelime İngilizce bilmeden yapayalnız kaldığı bir Londra’da varolma mücadelesi ve kısa zamanda büyük başarılar elde etmenin verdiği boşluk hissiyle gösterdiği müthiş mücadeleyi izlediğimiz belgesel, yeteneğin aynı zamanda bir insanın laneti de olabileceğini sorgulatıyor. – Tuba Altuntaş

Estiu-cami-duna-fins-llagrimes_1740436072_38687930_1500x1001

  1. ESTIU 1993 (SUMMER 1993)

Anne babasını kaybettikten sonra dayısı ve yengesiyle yaşamaya başlayan küçük bir kız çocuğunun gözünden dünyanın tüm karmaşası ve varoluş mücadelesini anlamlandırma derdine düşen bu etkileyici film, festivalin bu yılki büyüme hikayeleri arasında belki de en özeli.

  1. CAMERAPERSON

Yılın bu bol ödüllü belgeseli, hem bir dökümanter, hem de dökümanter sinema üzerine bir ders niteliği taşıyor. Bazı efsane belgesellerin kamera arkasında yer alan Kirsten Johnson’ın kayıtlarından oluşturduğu bu özgün film, belgesel sinema meraklıları için hazine niteliğinde.

  1. FREE FIRE

Kill List, Sightseers, High Rise gibi kafa açıcı filmleriyle kendine has bir hayran kitlesi edinen İngiliz dahi Ben Wheatley’nin, seyircisini izbe bir depoda gerçek zamanlı bir çatışmanın ortasına terkettiği filmi, sağlam rejisiyle hayranlık uyandırıcı ve çok eğlenceli bir film.

  1. PORTO

Gabe Klinger’ın küçük bir aşk hikayesinden kocaman bir sinemasal tecrübe çıkardığı ilk filmi, pelikülün romantik hissini seyircisinin kalbine yerleştiriyor. Başroldeki Anton Yelchin’in sağlam performansı, ne kadar büyük bir kayıp yaşadığımızı hatırlatır cinsten.

  1. WO BU SHI PAN JIN LIAN (I AM NOT MADAME BOVARY)

Festivalin en esprili ve en yenilikçi filmlerinden biri olan bu kara mizah harikası, San Sebastian Film Festivali’nden En İyi Film ve Kadın Oyuncu ödüllerini toplamış bir sağlam bir taşlama, nükteli bir inat hikayesi.

SAFARI-011

  1. SAFARI

Avusturya sinemasının ustalarından Ulrich Seidl’ın, imzası olan sabit planlar ve hareketli ‘hayvan cinayeti’ sahneleriyle avcılık gerçeğinin buz gibi soğuğunu izleyicisinin yüzüne üflediği yeni belgeseli, seyri zor ve çarpıcı bir tecrübe.

  1. UNE VIE (A WOMAN’S LIFE)

Fransız sinemasının nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden Stephane Brize’nin Venedik’te Altın Aslan için yarışan son filmi, 4:3 formatla çekilmiş, sade ve romantik bir dönem filmi. Özellikle Andrea Arnold’ın Wuthering Heights’ı ve Jane Campion’ın dönem filmlerini andıran görselliği takdire şayan.

  1. ANA, MON AMOUR

Child’s Pose filmiyle Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı kazandıktan üç yıl sonra aynı festivale yeni filmiyle dönen Romanya sinemasının genç ve yetenekli yönetmenlerinden Calin Peter Netzer’den, sancılı bir ilişkinin çeşitli aşamalarına ayna tutan, güçlü bir film.

  1. LA MORT DE LOUIS XIV (THE DEATH OF LOUIS XIV)

Jean-Pierre Leaud’un başrolde adeta şov yaptığı sıradışı ölüm filmi The Death of Louis XIV, adı ile müsemma hadiseyi 14. Louis’nin son günleri üzerinden resmediyor. Zor ancak incelikli bir seyirlik, es geçilmemeli.

  1. INIMI CICATRIZATE (SCARRED HEARTS)

En son Aferim!’ini izlediğimiz Romen Yeni Dalgası’nın ünlü yönetmenlerinden Radu Jude imzalı film, henüz açılış jeneriğinden itibaren seyircisini avucunun içine alan dokunaklı ve usta işi bir film.

lady_macbeth_still_1

  1. LADY MACBETH

Beyaz perdeye defalarca uyarlanmış bir hikayeden serbest bir uyarlamaya girişen bu İngiliz harikası, bol entrikalı sarmal hikayesini öylesine incelikli bir rejiyle ele almış ki, hemen her karesine vurulmamak elde değil.

  1. I AM NOT YOUR NEGRO

Yalnızca festivalin değil, 2016’nın en ses getirmiş, bol ödüllü belgesellerinden I Am Not Your Negro, Amerika’daki siyah hareketin tarihine James Baldwin’in etkileyici metni üzerinden bakan, mağrur bir Raoul Peck harikası.

  1. BEZBOG (GODLESS)

Locarno Film Festivali’nden En İyi Film, Saraybosna Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü ile ayrılan bu sağlam ilk film, 35 mm. tercihinin son dönemki en anlamlı kullanımlarından birine sahip. Soğuk ve mesafeli anlatımı ve insanın içini ezen yoksunluk hissiyle sinemaya harika bir kadın yönetmen müjdeliyor Godless.

  1. O ORNITOLOGO (THE ORNITHOLOGIST)

Daha önce pek çok filmiyle İstanbul Film Festivali programında yer almış Jaoa Pedro Rodrigues’in Reha Erdem’in başkanlığındaki Uluslararası Yarışma jürisinden şaşırtıcı olmayan bir biçimde Altın Lale ödülünü kucaklayan son filmi, mistik, meditatif ve derinlikli bir seyirlik. Bir kuş gözlemcisinin ormanın derinliklerine doğru çekilen macerasının karmaşık bir keşif öyküsüne dönüştüğü film, simgesel tasvirleri seyircisinin gözüne sokmadan, ustaca perdeye nakşediyor.

Endless-Poetry

  1. POESIA SIN FIN (ENDLESS POETRY)

Elini attığı her sanat disiplininde dört dörtlük işlerle karşımıza çıkan, yaşayan bir efsane Alejandro Jodorowsky’nin kendi özgeçmişine odaklandığı üçlemesinin The Dance of Reality’yi takip eden bu ikinci halkası, insanoğlunun zihnini ve kalbini aydınlatan muazzam bir film. Çocukluktan yetişkinliğe, varoluşsal sıkıntılardan üretim sancılarına, içine doğulan aileden kendi kurduğun aileye kadar her türlü yaşam aralığını rengarenk bir atmosfer, göz kamaştırıcı bir sanat ve görüntü yönetimi ile birleştiren Jodorowsky, grotesk anlatımıyla kahkahalara boğup, içli finaliyle de gözlerden yaşlar süzüyor. Tüm bu nedenlerden bu yılki festivalin yakın tarihli en iyi filmi demek de zor değil Endless Poetry’ye.

BUNLAR DA VAR:

Festivalin kalburüstü filmleri bunlarla da sınırlı değil elbette. Martin Provost’ın iki Fransız divayı başrole taşıdığı THE MIDWIFE’ı, bu yılki Uluslararası Yarışma’nın tek ve epey incelikli animasyonu THE GIRL WITHOUT HANDS, Yunanistan Yeni Dalgası’nın son dönem nitelikli örneklerinden AFTERLOV, sarsıcı bir inat hikayesini, büyüleyici bir sinematografi ile birleştiren THE WINTER, sinirlere oynayan finaliyle izleyicisine zor anlar yaşatan Polonya filmi PLAYGROUND, Fransa’daki seçim atmosferi üzerinden dikkat çekici bir faşizm eleştirisine girişen THIS IS OUR LAND, Tındersticks’in muazzam müziklerini, F. Percy Smith’in deneysel klasik filmleriyle birleştiren MINUTE BODIES, bu yıl Berlin’den Gümüş Ayı ödülü ile ayrılan etkileyici biyografi FELICITE, sinemada hayvan hakları meselesini en etkili şekilde anlatan filmlerden birine dönüşen SPOOR ve Amerikan suç tarihini yakın ve eski tarihli iki mesele üzerinden yaklaşan NTV Belgesel Kuşağı filmlerinin en etkileyicilerinden AMERICAN ANARCHIST ve DO NOT RESIST de bu yılki festivalin göz atmaya değer filmlerinden.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benzer yazılar