Aklımdakiler: kim ki o

Aklımdakiler: kim ki o

kim ki o’nun ev stüdyosundan çıkan ve her birimizi isyana, harekete geçmeye, duygulanmaya ve ne olursa olsun tükenmemeye teşvik eden son albümü Zan, grubun müziğine yeni katmanlar eklediği gibi güçlü mesajlarıyla da kalbimize en kısa yoldan ulaşmayı başardı. Berna Göl ve Ekin Sanaç ikilisinin bizlere en taze armağanı olan ve ardında onlarca hikâye ve detaylar barındıran albüm şerefine, kim ki o’nun bir hayli uzun yolculuğunda çeşitli şekillerde yer almış müzisyenler, prodüktörler, DJ’ler ve sanatçılar, merak ettiği soruları gruba yöneltiyor.

İllüstrasyon: Sadi Güran

Göksu Arı (The Raws)
Hayat her geçen gün biraz daha tuhaflaşıyor ve yaşadıklarımızın bir şaka olup olmadığı sorusunu git gide daha sık sorarken buluyoruz kendimizi. Bir gün bir bomba ihbarıyla dehşete kapılıp ertesi gün sokaklarda dans ediyoruz. Tam dünyanın sonu geldi derken insanoğlu bir kedi videosuyla yeniden doğuyor. Böylesine kaotik bir ortamda hangi punk grubu şarkılarınızdan birini coverlamak istediğini söylese çok sevinirdiniz ve ona hangi şarkınızı vermek isterdiniz?
İngiltere’den çıkma bir riot grrrl grubu olan Huggy Bear “Zan”ı coverlasın isterdik. Huggy Bear’i Orta 3’teyken keşfetmiştik. Biz keşfettiğimizde grup çoktan dağılmıştı aslında. Yalnızca üç küsur yıl kadar bir süre aktif olan bir grup için Huggy Bear’in tesirine yanaşan başka bir grup var mıdır acaba. Grubun ulaşılabilen tek tük fotoğraflarında solist Niki’nin kollarında “Prophet” (peygamber) ve “Slut” (orospu) yazıyordu. Konserlere öyle çıkıyormuş. Stilize olmayan müziğin gücü adına ders gibi okutulabilir bir grup Huggy Bear ve hayata uyum sağlamayanların yalnız olmadığının sanatsal ve alt üst edici bir ifadesi. Aynı hisler bizimle bugünlere kadar geldi açıkçası. Geri dönüp bu hissi tanımlamaya çalışınca ırkçı ve patriyarkal olmayan öfkenin müzikal karşılığıymış gibi geliyor.

Berk Çakmakçı (Age Reform)
Benim için Zan‘a kadar olan kim ki o diskografisini tanımlayan şeyler şunlar oldu: demirbaş drum machine’in motorik ritimleri, synthler ile bir olup enstrümana dönüşen vokaller ve kayıttaki küçük oda hissi. Zan bu beklentilerin çoğunu yok sayıyor, hatta yıkıyor. Yine de tam anlamıyla bir kim ki o albümü. Neler oldu merak ediyorum. Son 4 sene içinde kim ki o’yu sizin için tanımlayan sabitler, sınırlar nasıl değişti? Yerlerine yenileri mi geldi yoksa bundan böyle her şey olabilir mi?
kim ki o’yu baştan beri şekillendiren kullandığımız aletlerin koyduğu sınırlar oldu. Fakat, aslında bu sınırlar tarafımızdan kasıtlı olarak belirlenmemişti. Elimizdeki olanaklar ve becerilerimiz doğrultusunda oradaydılar. Eğer grup olarak bir tercih yaptıysak, bu sadece bu sınırları yok saymamak ve varlığımızı onlar üzerine kurmak oldu. Dolayısıyla şu anda da sınırlar var, sadece bazıları değişmiş oldu. Gene onları tanıyor ve yokmuş gibi yapmıyoruz. Galiba bir anlamda prensip olarak aynı yerdeyiz, ama kısmen farklı bir sınır tanımındayız.

Zan’ı uzun bir süre içinde tamamladığımız için, kendi içinde galiba biraz da geçmişe dönük neler yaptığımızı gözeten bir içeriği var. İlk çıkış temamız çuvallama [failure] ve onunla nasıl baş ettiğimiz olduğu için kim ki o’nun her türlü varlığını da albümü yaparken sorgulamış olduk. Zan’ı en çok besleyen konulardan biri de buydu.

Image

Johan Duncanson (The Radio Dept.)
Şarkı sözleriniz genellikle oldukça politik ve antifaşist. Şarkıları yazarken yeterince açık sözlü olabiliyor musunuz? Yoksa bahsedemeyeceğinizi düşündüğünüz şeyler de oluyor mu? Eğer oluyorsa bu durum hiç belirli bir konudan bahsederken daha iyi sözler yazmanıza yol açtı mı? Bazı sözleri kullanmamayı seçtiğiniz için neticede daha iyilerini yazdınız mı?
Evet! Şarkı sözlerinde yaratıcılığa yaklaşımımıza dair çok yerinde bir açıklama bu. Aynı zamanda Zan’da “savaş” gibi ortak meselelere değinirken karşı karşıya kaldığımız en zorlayıcı konu. Bizim için temel mesele o şekilde açık sözlü olmak istiyor muyuz istemiyor muyuz sorusunda yatıyor. Hayır, bizim derdiğimiz zaten slogan kullanmak değil, farklı ifade biçimleri ve anlatılar aramak. Dolayısıyla söz yazarken kullanmak istemediğimiz farklı kelimeler karşımıza çıkıyor. Bu kelimeleri kendi aramızda “yüklü” kelimeler olarak tanımlıyoruz. Kullanıldıklarında her yeri kapladıklarını, çok tanımlı ifadelere yapıştıklarını ve yaratıcılık için yer bırakmadıklarına inanıyoruz. Örneğin “Sanki Hiç Durmadı”nın sözlerini son haline getirmek aşırı uzun sürdü. Başlangıçtaki sözler “şiddet” kelimesine ve “bedenimdeki izler beni siper etmez” gibi bir ifadeye yer veriyordu. Başta iyi geldi ama bir süre sonra tatmin olmadık ve bunu başka türlü ifade etmek için çalışmaya karar verdik. Neticede “Kurban verir talan / para yalan yuvan / kader iz bırakır / unutmaya kalır” sözlerine dönüştü. Bunun arkasındaki temel motivasyon tanımlı politik ifade biçimleri dışında farklı anlatılar yaratmaya çalışmak. Ayrıca 10 yılı aşkın süredir ortalıkta olmamızın da etkisiyle farkına varıyoruz ki bu şekilde yazılan sözler bizim de şarkıları zaman içinde yeni anlamlarla ilişkilendirebilmemiz için alan açıyor. Umuyoruz ki bazı şarkılar düşünebildiğimizden daha fazlasına da işaret edebilmeye başlayabiliyor.

Sanae Yamada (Moon Duo)
Sizi sanatsal olarak besleyen yazarlar ya da kitaplar var mı? Biraz bunlardan ve size ne şekillerde etkilediklerinden bahsedebilir misiniz?
Berna: Bu sıralar Ann Leckie okuyorum. Albüm yapma sürecinde henüz kitaplarıyla tanışmamıştım. Ama bir bilim kurgu yazarı olarak güç ilişkilerini ele alışı ve bir yapay zekâ üzerinden toplumsal ilişkileri ve kısa devrelerini işleyişi, kim ki o olarak üzerinde durduğumuz ve bizi rahatsız eden konuları bir başka türlü yansıtıyor. Birey ölçeğinden toplumsal olana sınıflar arası çelişkileri anlatışı, kültür çatışmalarını işleyişi fazlasıyla katmanlı. Üzerine bir de yapay zekâ gözünden cinsiyetler arası ilişkileri ifadesi çok güçlü. Öznel olanla nesnel olanın birbirinden ne kadar ayrılmaz olduğunu belirsizlikler içinde anlatışı epey ilham verici.
Ekin: Zan sürecine benim için damga vuran Elena Ferrante’nin iki kadının 60 yıla yayılan dostluğunu konu eden, dört ciltlik Napoli Romanları serisi oldu. Napoli’de geçen hikâyenin sınıf basamakları arasındaki iniş çıkışlarıyla da fazlasıyla derinleşen ve sürükleyen bir anlatımı var. Öyle bir içine girdim ki dördüncü kitabı sinirlenip elimden attığım, sonra geri dönmek için kendimle çeşitli yüzleşmeler yaşadığım anlar oldu. O dönem Ferrante’nin bir röportajını okumuştum ve orada içinde büyüdüğü erkek egemen ortamın bir yazar olarak kendini geliştirmesi üzerindeki etkilerinden bahsediyordu; bir kadın olarak erkek figürlerle büyümek, onlara özenmek vs. Sonrasında bir anlatıcı olarak kendi sesini bulma sürecini düşünmek beni çok etkiledi ve çok da gaza getirdi. Biz müzik yaparken müzik dışı yerlerden çok derin etkileşimler alıyoruz. Bir süredir hep kadınların yazdıklarını ve anlattıklarını okuma eğilimindeyim, canım öyle çekiyor çünkü. Edebiyat ya da edebiyat dışı. Şu an Shirin Ebadi’nin son kitabını okuyorum.

Röportajın tamamını buraya tıklayarak Bant Mag. No: 61’den okuyabilirsiniz. 

Benzer yazılar