Almanya sinemasının parlayan yıldızı: Franz Rogowski

Almanya sinemasının parlayan yıldızı: Franz Rogowski

Röportaj: Emre Eminoğlu – İllüstrasyon: Nazlı Karaturna

Hem geçtiğimiz aylarda izlediğimiz, Christian Petzold imzalı Transit hem de vizyon tarihi 22 Kasım olan In den Gängen (In the Aisles) filmlerinin başrolünde karşımıza çıkan Franz Rogowski ile, her iki filmin de gösterildiği 54. Uluslararası Chicago Film Festivali’nde sohbet ettik.

Onunla siz de muhtemelen, soluk soluğa izlediğiniz Victoria (2015) sayesinde tanıştınız. Sonra belki Netflix’te izleyecek bir şeyler ararken Alman sinemasının gizli cevherlerinden Love Steaks’e (2013) denk geldiğinizde ya da Michael Haneke’nin tuhaf filmi Happy End’in (2017) en tuhaf karakteriyle karşılaştığınızda onun tanıdık bir yüz olduğunu düşündünüz. Karakteristik (biraz da tekinsizlik hissi veren) yüzü ve hafif peltek konuşmasıyla Franz Rogowski, bu yıl her ikisi de Berlin Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yarışan iki Alman filminde yer almakla kalmadı, festivalin Shooting Stars Ödülü’nün sahiplerinden biri oldu ve yıldızlık mertebesine eriştiğini kanıtladı.

Franz Rogowski, Christian Petzold’un zekice uyarlaması Transit’te Nazi rejiminden kaçarak Fransa’ya sığınan bir mülteci, Thomas Stuber’in işçilerin dünyasına içten bir bakış attığı In den Gängen’da (In the Aisles) ise büyük bir marketin deposunda çalışmaya yeni başlayan bir işçiyi canlandırıyor. Geçtiğimiz ay bu iki filmini sunmak üzere uğradığı Chicago’da kariyerini ve filmlerini konuşmak üzere buluştuğumuzda, o tekinsizlik veren yüzün ardındaki utangaç insanla tanıştım. Dans geçmişinden Victoria setine, mülteci krizine, Malick’in çalışma stiline farklı konularda gezindiğimiz sohbetimizin bir noktasında, Türkiye sinemasına aşina olmadığını utanarak ve üzülerek açıklarken kendini şöyle tanımladı: “Ben tipik bir oyuncuyum; cahil ama kendinin farkında, her zaman vücudu üzerinde çalışan ama Bojack Horseman gibi kanepesinde yayılan…”

“Partileri ya da gürültülü barları hiç sevmem… Yani ben de bir çeşit ‘yabancıyım’.”

Yeni gelen, çaylak, serseri, ailenin problem çocuğu, mülteci… Filmlerinde seni çok geniş bir karakter yelpazesinde izlememize rağmen, canlandırdığın o karakterlerde bir “yabancı” ve “ayrıksı” hissi hep var. Seni dönüp dolaşıp böyle karakterlerin bulması kasıtlı olan bir şey mi, yoksa tamamen tesadüf mü?

Aslına bakarsan bu biraz da felsefi bir soru… Geleceğin ne getireceğini bilmeden, iyi filmler, senaryolar arayıp duruyorum. Tesadüf olduğunu düşünmüyorum; kim bilir belki de görünüşümde beni o adam yapan, bu tekliflerin bana gelmesini sağlayan bir şey vardır! Ama ben belli bir tipte karakterler arayışında değilim. Sadece ilham verici bulduğum senaryolar ve harika filmler yapan yönetmenler arıyorum.

Peki kişisel ya da profesyonel hayatında hiç o karakterler gibi hissettiğin oldu mu?

Evet, çok sık. Zaten baştan arızalıyım; kalabalık grupları, gürültülü mekânları sevmemek beni öyle biri yapıyor. Çoğu yer bana çok fazla geliyor. Partileri ya da gürültülü barları hiç sevmem mesela. Yani ben de bir çeşit “yabancıyım”.

Geçmişte profesyonel dansçıymışsın; bunun sana bir oyuncu olarak ne gibi avantajlar sağladığını düşünüyorsun? Ve bu soruyu sadece Happy End’deki o aşmış Chandelier koreografisinden bahsetmek için sormuyorum…

Vücudunu tanımana yardım etmesi en büyük avantajı, çünkü “o anda” olabilmek oyunculuk için çok önemli. Çağdaş dans eğitimi, örneğin üçlü pirüet gibi pozisyonlara odaklandığın klasik dans eğitiminin aksine, sadece nefes aldığın, sadece durduğun ya da sadece duruşuna odaklandığın, boşluk-zaman egzersizlerini temel alıyor. Yani bence benim geldiğim dans altyapısı, bir sahnedeki varlığın, “o anda” olman ve o an seni çevreleyen gerçeklikle etkileşime girmen açısından çok yardımcı oluyor. Bence bu, bir dansçıyken öğrendiğim ve bugün bir oyuncu olarak kullandığım en önemli şey.

Victoria ile devam edeceğim, çünkü o film de upuzun bir koreografiydi aslında. İzlemesi heyecan verici, tek planda çekilmiş muhteşem bir film… Altından kalkması korkunç derecede zor muydu?

Evet, hepimiz kesinlikle korkmuş ve gergindik. Tüm filmi yapmak için sadece üç uzun plan çekim yaptık. Tabii ki öncesinde parça parça deneme çekimleri olmuştu. Her birinde tek bir sahneye çalıştığımız on gecemiz vardı. Her şeyin üzerinden geçmiştik ama tüm filmi, tek planda çekmek için sadece üç gece… İlk gece fena değildi. Sebastian (Schipper) iyi olduğunu, her şeyi olması gerektiği gibi yaptığımızı söyledi. Ama bir adım ötesine geçmemizi istiyordu; yapmamız gerektiği için değil, yapmaya ihtiyacımız olduğu için yapmamızı… İkinci gün kendimizi çok daha zorlayarak denememize rağmen sonuç gerçekten çok kötü oldu. Yani son gecemiz, bu filmi tek planda çekebilmek için tek ve son şansımızdı. Birkaç gecedir hiç uyumamıştık. Çalışıyor olduğumuz için değil, gergin olduğumuz için… Ama sonuçta ne kadar ağlasak da çekim zamanı geldi ve yaptık. Başardık da… Ama açıkçası, böyle bir deneysel çalışmayı kimseye önermiyorum…

“Bir mülteci olmanın nasıl bir his olduğunu bilmiyorken, bir mülteci olmaya nasıl cüret edebilirim? Ben sadece bir insan olabilirim ve biz o insanın bir mülteci olduğu bir dünya kurgulayabiliriz.”

Chicago Film Festivali programında iki ayrı filmin var(dı). İlki, Transit. Bence zamana mükemmel bir şekilde taşınmış, zekice bir uyarlama. Hem orijinal eserin yazıldığı döneme hem de günümüze bağlantıları var. Bu atmosfer, bu zamansızlık seni bir oyuncu olarak sette nasıl etkiledi?

Aynı anda iki ayrı zamanda var olamazsın, aynı anda iki ayrı zamanı oynayamazsın. Film bu şekilde olmalıydı, çünkü Christian (Petzold) hayaletlere âşık bir insan. Zamanda kaybolmuş hayalet figürlerini daima hikâyelerine koyup onlara yön veriyor ve bence bir mülteciysen de bir nevi hayaletsin. Kimliğini geride bırakıyor, yeni bir kimlik edinmeye çalışıyorsun; başka bir yere varmak ve orada yeni bir ev kurmak üzere yolda oluyorsun. Bir oyuncu olarak tam olarak nasıl olduğunu düşünemediğiniz bir anı yakalamakta çok zorlanırsınız. Christian’a en başta söylediğim de buydu; ben bir mülteciyi canlandıramam; ben bir mülteci olamam. Bir mülteci olmanın nasıl bir his olduğunu bilmiyorken, bir mülteci olmaya nasıl cüret edebilirim? Ben sadece bir insan olabilirim ve biz o insanın bir mülteci olduğu bir dünya kurgulayabiliriz. Bu konuda aynı fikirdeydik ve böylece neyi canlandırmam gerekip neyi canlandırmam gerekmediğini anlayınca ne yapacağımı kavrayabildim. Evet, aynı anda var olan iki ayrı zaman vardı ama benim bunu canlandırmam gerekmiyordu. Zamansız bir kostüm giyiyordum. Karakterim, benim kurgusal personam, 1930’larda yaşamış birine dayanıyordu. Ve bu karakterin yaşadığı şehir ve onu çevreleyen mekânlar 2017’ye aitti. Tüm bunlar zamansal bir ikililik yaratıyordu ama benim tek yapmam gereken rolümü oynamaktı.

Günümüzdeki siyasi eğilimler ve her gün haberlerde izlediklerimizi düşünürsen, bu senaryo tanıdık geliyor mu? Yani Transit’te anlatılan hikâyeyi daha çok kurgusal bir distopya olarak mı yoksa gerçekleşmesi olası korkunç bir ihtimal olarak mı görüyorsun?

Gelecekle ilgili kesin bir tahmin yapabilecek kadar bilgim olduğunu düşünmüyorum. Ama emin olduğum şey, demokratik değerlerimiz için mücadele etmeye devam etmemiz ve başkalarının sırtından kazandığımız paranın birazını onlarla paylaşmaya hazır hale gelmemiz gerektiği. Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu birçok durum, kapitalizmin ve geçtiğimiz yüzyıllarda kendi emperyalizmimizle diğer ulusları istikrarsızlaştırmamızın sonuçları olabilir. Bu yüzden göçmenler ve mültecilerle ilgili bilinçlenmeye başlıyor olmamız iyi bir şey. Aslında unuttuğumuz da bir şey var; çok değil, bundan 80 yıl önce bizler de mülteciydik. Gelecekte, bundan 100 yıl sonra da Asya’nın Avrupa’nın gücünü elinden alacağını ve Avrupalıların zavallı kıtalarından kurtulmaya çalışacaklarını söylüyorlar. Bu gerçek olur mu tabii ki bilmiyorum ama bilinçlenmemiz gerektiğinden eminim. Değerlerimizin farkında olmalı, birbirimizi soyutlamak ya da sınırlar yaratmak yerine birbirimize yardım eli uzatmalıyız.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:65’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar