Arşivden: İçimizdeki en karanlık yerlerde de hayat olabilir – Martin Usborne

Arşivden: İçimizdeki en karanlık yerlerde de hayat olabilir – Martin Usborne

 

Yazı: Ekin Sanaç
Bu yazının orijinali Şubat 2013 tarihli Bant Mag. No:16’da yayımlanmıştır.

Küçükken arabada tek başınıza bırakıldığı o anları hatırlayan var mı?

Ben ne zaman yalnız başıma arabada beklemem gerekse, annem arabadan indiği anda panik halinde kapıları kilitlediğimi hatırlıyorum. Hattâ arabada tek başıma kalmak öyle berbat bir duyguydu ki, kendimi sokaktan gelecek olası bir saldırıya karşı korumak için durmadan, manyak gibi araba çakmağını çalıştırdığımı bilirim. Araba içinde bırakılma durumunu açıklayan çok bariz bir his var; tanımsız bir endişe hissi. Dışarıdaki sesleri net olarak duyamama ve dışarıdan duyulamamakla doğrudan bağlantılı bir endişe. Martin Usborne’un fotoğraf serisi “The Silence Of Dogs in Cars”ın (Arabalardaki Köpeklerin Sessizliği) karşısında çakılıp kalırken, bu endişeyi çok iyi hatırladığınızı düşünüyorsunuz.

mu6 mu4

Fotoğraf aracılığıyla insanlar ve diğer hayvanlar arasındaki acı verici ayrımı keşfetmeyi amaçladığını söyleyen Londralı fotoğraf sanatçısı Martin Usborne, söz konusu endişeyi çok temel korkulara bağlıyor: yalnızlık korkusu ve onu tetikleyen “işitilememe” korkusu. Hiç kimse tam olarak emin değil, ama galiba bu korkuların tüm insanlar ve hayvanların içinde bir yerlerde olma ihtimali var. Dişçiden korkmak gibi şeyler değil yani tam olarak.

Aslında bu fotoğraflarda, köpekler ve insanlar arasında kurulan güçlü metafor, insana aynı anda hem doğru hem de problemli gelebiliyor. Doğru, çünkü insan nasıl hayatındaki hayvanı sevmesine rağmen onu kontrol edip, hapsediyorsa, içindeki korku, öfke ve yalnızlığa da aynı muameleyi çekebiliyor ve köpeklerin yüzündeki ifadeler bu duyguyu mükemmel bir şekilde anlatıyor. Problemli, çünkü insan bunu gösterirken bile o hayvanı kullanmayı seçebiliyor. Bir yandan da Usborne, bir köpeğin öfkesini saklamak konusunda pek de becerikli olmamasının öğreticiliği konusunda yerden göğe kadar haklı…

Martin Usborne, “Et yiyen bir insanım, ve etik dayatmalarda bulunmak derdinde değilim” diyor. Zaten derdinin ne olduğunu anlamaya çalışırken oldukça kişisel durumlara temas ediyoruz. Aslında yaptığı şey, küçük yaştan insanın içine hapsolan ve dış dünyaya ayak uyduramama, kendini kopuk hissetme gibi durumlarla neticelenen karanlık hisleri, hayvanlar ve insanların dünyası arasındaki kopukluğun üzerinden anlatmak. “Kimi gülünç buluyor fotoğrafları” diyor. Neden gülünç olabileceklerini tam olarak anlayamasak da… Diğerlerinin de duygulandığını söylüyor. “Ama umarım bu fotoğraflarda çekici ve renkli birşeyler bulabiliyorlardır” diye de ekliyor, “Çünkü içimizdeki karanlık yerlerde de hayat olduğunu göstermek istiyorum.” İşte bunu duymak güzel…

mu1

Nasıl yapıyor?

Öncelikle bunlar sahnelenmiş kareler. Usborne, köpekler ve araçları titizlikle seçmiş. En önemli kriterin “doğru hissi” yakalamak olduğunu söylüyor. Bu nedenle her çekimden sonra, “İyi gözüküyor mu?”dan ziyade, “Doğru hissi veriyor mu?” sorusunu kendine sormuş. Fotoğrafların renklerinden belli olduğu üzere, Usborne neredeyse hiçbir fotoğrafı gündüz gözüyle çekmemiş. Hemen hemen hepsi, gündoğumu ya da günbatımına ait, yapay ışığın da kullanıldığı, sahnelenmiş kareler. Zaten bu ürkütücü sessizliği fotoğraflarla bu kadar net bir şekilde gösterebilmek için neyi nasıl yaptığınızı çok iyi biliyor olmalısınız gibi geliyor.

Nelerden ilham alıyor?

Martin Usborne’un takık olduğu üç sanatçı var: Fotoğraflara hâkim olan yalnızlık hissi, Edward Hopper ve onun münferit figürlerinden ilham alıyor. Başka bir dünyadanmışlık hissi, Gregory Crewdson’un Beneath the Roses işindeki alacakaranlık duygusuna gönderme yapıyor. Işıklandırma ise Todd Hido’nun House Hunting’indeki olağanüstü gece manzaralarını anımsatıyor.

mu5 mu2

Benzer yazılar