Arşivden: “İş birazcık dengeyi bulmakta” – Islandman ve Hey Douglas

Arşivden: “İş birazcık dengeyi bulmakta” – Islandman ve Hey Douglas

Islandman ve Hey Douglas’ı bir araya getirdik ve sözü onlara bıraktık…

Fotoğraf: James Hakan Dedeoğlu
Bant Mag. No:52, Ekim 2016

Son yıllarda sıklıkla birlikte üretim yapan, müzikal yolculukları boyunca sıklıkla yolları kesişen Tolga Böyük ve Veyasin, şu sıralar özellikle Islandman ve Hey Douglas projeleriyle heyecan verici ve besleyici işler yapmayı sürdürüyor. Birbirlerinin müzikal perspektiflerini, alışkanlıklarını ve tutkularını fazlasıyla iyi bilen Islandman ve Hey Douglas’ı bir araya getirip, aradan çekildik.

Islandman: Öncelikle şunu söyleyeyim, bir yirmi senelik müzik hayatımın en az on beş senesini beraber geçirdiğim bir arkadaşımla beraber böyle sohbet etmek ve bunun da Bant Mag. gibi bir mecrada yayınlanıyor olması bizim için çok büyük bir keyif.

Hey Douglas: Katılıyorum. Yaklaşık son beş yıldır çok yoğun çalışıyoruz. Bizim için de güzel bir sohbet etmeye, oturup iki lafı bir araya getirmeye fırsat oldu.

Islandman: Muhabbetleri açmaya başlayayım ben o zaman.

Hey Douglas: Olur Jimmy’cim.

Islandman: Şöyle bir konu gelmişti aklıma, yazmıştım; bana kaydedilmiş ilk ses parçasıyla ilgili hikâyeni anlatır mısın?

Hey Douglas: İlk ses kaydettiğim hikâyem aslında şöyle gelişti: Bulunduğum break dance ortamında devamlı çalan şarkılardan sıkılmıştı herkes. Ben de bu şarkıları biraz daha değiştireyim ve en azından kaseti değiştireyim, kasetin içindeki şarkıları değiştireyim diye düşündüm ve ilk programımı edindim. FastTracker 2, FT2 diye yazılan bir programdı; diskette çalışıyordu. O programı kurup seslerle oynamaya başladığımda, aslına bakarsan bir şey kaydetmeden bir şarkı yapmış oldum. Sonra kaydetme aşamasında da, madem böyle şarkı yapıyorum, böyle altyapılar yapayım diye düşünerek bir mikrofon satın aldım ve o mikrofonla beraber ilk vokal kayıtlarımı yapmaya başladım.

Islandman: Peki o zamanlar nereden kick sample’ı buldun?

Hey Douglas: O zamanlar o kick sample’ını başka bir şarkının kick sample’ından kesip kullanmıştım. Alt alta üç tane kick koydum yani.

Islandman: Daha güçlü olsun diye.

Hey Douglas: Daha güçlü olsun diye.

islandman2

Islandman: Tabii şimdi biraz olaylar gelişti. Yıl oldu 2016. Prodüktörlükle ilgili kavramlar da çok farklı artık. Mesela başka birinin müziğinin prodüksiyonunu yapmak hakkında şu an nasıl düşünüyorsun? Çünkü gerek teknoloji, gerek de odaların küçüklüğü nedeniyle artık herkes çok fazla tek başına olmaya başladı. Ne bileyim… Artık öyle davul odaları yok. Böyle yerler yok. Her şey çok küçük… Artık biri sana gelip mesela, “Ben şöyle bir şey düşünüyorum, şöyle bir şarkım var” diye fikir almak istediğinde nasıl düşünüyorsun?

Hey Douglas: Yani başka birisinin şarkısının üzerine oturup çalışmak için yaptığım şey aslında şu; bunu benden isteyen sanatçı arkadaş kimse, onun kendini bulmasını sağlıyorum. Çünkü aslında bu yola çıkmış ve bir prodüktöre ihtiyacı olan herkesin aklında çok fazla şey oluyor. “Ondan da olsun, bundan da olsun, şöyle bir şey var, böyle bir şey var…” Diyorlar ki, “Ben aslında bunu yaparken bunu hayal ettim” falan. Benim görevim, onun hayallerini engellemeden, hayal dünyasını daha doğru bir noktada konsantre edebilecek, onu bir yere odaklayabilecek müzik içindeki şeylere bakmak. İlk başta aslında müzikten hiç konuşulmuyor. Müzik zaten kayıt sırasında ortaya çıkabilecek bir şey. Onun dışındaki her şeyle de bir fikir ve düşünce birlikteliği oluşturmaya çalışıyorum. Bunun için de mesela o sanatçı arkadaşla beraber bir hafta boyunca belgeseller ve kitaplar bakıyor, kendi aramızda politika konuşuyor; renkler, fotoğraflar, resimler, bunların hepsi üzerinden neyi beğeniyoruz, neyi beğenmiyoruz, neyi eleştiriyoruz, neyi yanlış buluyoruz; hangisi çok keyifli, hangisinin eleştirisel bir tarafı var, hepsini oturup tartışıyoruz. Ondan sonra diyoruz ki, “Biz böyle birileriyiz demek ki, bizim heyecanlandığımız yerler bunlar”. Sonuçta müzik bir iletişim aracı ve biz de dinleyiciyle hangi tarzda iletişime geçebileceğimizi bu tip bir ortamda, kendi aramızda deneyimliyoruz. Sonrasında elimize enstrümanı alıp mikrofonun karşısına geçtiğimiz zaman, üslubumuzu bizim için doğru olan yöntemle harekete geçirebiliyoruz. Yoksa öbür türlü bunun zaten bir kuralı yok. Bir prodüktörün bir müzisyene, “Bu işin kuralı böyledir” diyebilecek bir durumu yok. Sadece onu çevirebilir, ona koçluk yapabilir ve onu bir yere odaklayabilir.

Islandman: Ben senin aslında çok iyi bir enstrümanist olduğunu düşünüyorum. Enstrümanının da stüdyo olduğunu düşünüyorum. Enstrüman olarak stüdyoyu kullanıyorsun. Bu yüzden şu anda ilgini çeken stüdyo bileşenlerinin ne olduğunu sormak istiyorum. Mesela, “Hani bir fikrim var ama şu an teknoloji buna hazır değil” dediğin oluyor mu?

Hey Douglas: Yani aslına bakarsan, mesela akustik gitar çalmadığım için söylüyorum, ben bir yere bir şey kaydetmek ve onu işlemek zorundayım. Elektriğin olması ve o kayıt edici cihazın olması benim için önemli çünkü ben geri kalan dokunun şarkıya bir şeyler kattığını düşünüyorum. Yani o kalitesizliğin, imkânsızlığın bile, bir şarkıya katabilecekleri olduğunu düşünüyorum.

Islandman: Şöyle bir örnek verebilirim mesela; Hey Douglas’ta gördüğüm ve izlediğim kadarıyla samplelardan ve şarkının içindeki sözlerden daha çok, genel olarak frekansıyla oynuyorsun ve frekanslarına göre seçiyorsun kullanacağın şeyleri.

Hey Douglas: Kesinlikle.

Islandman: Türkçe 1970’ler “edit” havuzu git gide büyüyen ve gelişen ve takipçisi artan bir janr hâline gelmişken, bir şekilde bunun neye ve nasıl bir çocuğa dönüşeceğini ben de uzaktan uzağa izliyorum. Mesela Güney Amerika’da; Brezilya, Peru’da, bu taraftaki müzikler ve psikedelik Cumbia’lar, aynı bu şekilde bir “edit” havuzundan çıkıp artık biraz daha kendine özgü, biraz daha kendi sahnesini oluşturmuş bir şeylere dönüştü. Hey Douglas’ta buna yönelik bir uğraşın var mı? Yani sıradaki adımının nasıl olacağını düşünüyorsun Hey Douglas adına?

Hey Douglas: Aslında ben bu günümüzdeki edit dünyasının yaratmış olduğu havuzun bir yere geçiş olduğunu düşünmüyorum; bir kapı açtığını düşünüyorum. Şu an o kapıdan içeri geçmeye başladığımızı düşünüyorum. Aslında bunu yapan ve bunu devamlı yapan insanlar pek olmuyor. Genelde gördüğüm kadarıyla edit havuzu şöyle doluyor; müzikle uğraşan herkes biraz yapıyor, sonra da bırakıyor. Biraz yapıyor, sonra bırakıyor. Bunu sürdüren insan sayısı çok az. Ama bir noktadan sonra belki de bu havuzun, edit yapan insanlar için değil, yapmayan insanlar için bir ilham kaynağına dönüşeceğini ve bu kafada tekrarlanan yeni besteler üretilmeye başlanacağını düşünüyorum. Bu duyguların hâkim olduğu yeni şarkılar yapılmaya başlanacak. Bizim de aslında niyetimiz bunu yapmak. Bizim niyetimiz, insanlara bu edit dünyasının, bu müziğin yapılabilir olduğunu göstermek, bu müziği tekrar dinletebilmek ve daha sonra bu müziği tekrardan hayata geçirip günümüze kazandırmak. Şu an aslında Amerika’da hâlâ caz yapılıyor, hâlâ blues yapılıyor ama bizde hâlâ yeni halk türküleri geliştirilemiyor. Çünkü halk türküleri modifiye edilemez diye bir algı var. Günümüz teknolojileriyle halk müziği yapılamaz gibi düşünülüyor. Biz de edit dünyasında olanlar olarak bunun yapılabileceğini, hatta eski kayıtlarla bile bunun yapılabileceğini gösteriyoruz aslında. Niyetimiz bizim de tekrardan bu tarz türküleri elimizdeki ekipmanlarla gün yüzüne çıkarmak ve bu duyguların hâkim olduğu müzikler yapabilmek.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:52’ye ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar