“Bazı mektuplar var ve yerine ulaştırmam gerekiyor”: Reha Özcan

“Bazı mektuplar var ve yerine ulaştırmam gerekiyor”: Reha Özcan

İskoçya’nın başkenti Edinburgh, ağustos ayının en renkli geçtiği şehirlerden biri.  Zira bu tarihi şehir, her sene on binlerce sanatçıya ve sanatın her disiplininden gösterimlere ev sahipliği yapıyor. Bu sene Avrupa’nın en büyük sanat festivalinin Türkiye’den tek misafiri olan tiyatrocu Reha Özcan’la oyunu Ruki‘yi, festivali, seyirci kalanları, seyirci olamayanları ve seyirci bulamayanları konuştuk.

Röportaj: Bircan Birol – Ana görsel / Fotoğraf: Bircan Birol

Üçüncü kez Avrupa’nın en büyük sanat festivalinde Ruki ile sahne alıyorsunuz. Nasıl gitti, tepkiler nasıldı?

Daha önce İmparatorluk Kuranlar oyunu ile iki kere katılmıştım; ama bu benim ilk İngilizce oyunum. Londra’dan gelen oyuncu arkadaşlar, gazeteciler, yabancı arkadaşlar oyunu ve yaklaşım tarzını, yani hikâye anlatıcısının bu versiyonunu çok beğendiler. Aslında benim Fringe Festivali’ne yabancı bir oyunla katılmamın sebebi bu anlatıyı bir meddah gibi, meddah geleneğimiz üzerinden işlemekti; ama tabii ki modern bir meddah üzerinden anlatıyorum. Onların beğendikleri performans oyuncu değil aslında, bir geleneğin devamcısı olan bir oyuncu. Bu bana ayrı bir gurur verdi ve festivalde de hedeflediğimiz başarıya ulaşmış olduk. Seyirci potansiyeli açısından ise, her gün 4 bin küsür gösterim var eş zamanlı. Bunların arasında seyirciyle buluşmak zor olduğu halde her gün ortalama 30 küsur seyirciyle oynadık. Bu da iyi bir sonuç.

Yanılmıyorsam ilk kez başka bir dilde (İngilizce) oyun oynuyorsunuz. Nasıl hissediyorsunuz, dille aranız nasıl? Zorlanıyor musunuz?

Valla bundan önce İngilizce on tane cümle kurmadım üst üste… Aslında daha önce geldiğimde bir Fransızdan Bir Deli’nin Hatıra Defteri‘ni seyretmiştim. Çocuk çok iyi oyuncuydu ama İngilizce düşünmekten oyununu oynayamıyordu. Ben de o zaman İmparatorluk Kuranlar‘ın son sahnesini İngilizce oynamak istiyordum; fakat çocuğu gördükten sonra hemen vazgeçtim. Sonra Polonyalı bir kadının şovunu izledim. O da İngilizce oynuyordu, açıkçası İngilizcesinden de bir şey anlamadım. Ama oynadığı karakterin içinde dilin ne kadar ardıl olduğunu gördüm kadında… Tek kişilik oyunun üst yazıyla oynanması zaten çok zor. O yüzden bunu denedik. Türkçe karşılığı olmayan bazı şeylerin İngilizce karşılığı var ve o direkt metin ile buluştu. Ben de İngilizce oynamaktan keyif aldım. Ayşegül (Hardern) ile İngiltere’de yaşadığımız o iki aylık antrenman süreci çok iyi geldi. Ayrıca hareket koçu Heriberto Montalban ile de çalışmalarımız oldu.

“Faşizmi tankla tüfekle gelecek zannediyoruz ama yok! İçimizde yaşattığımız ötekileştirme duygusuyla daha net ortaya çıkan bir şey bu… ve bizim dikkat çekmeye çalıştığımız şey ‘seyirci kalanlar’.”

Tiyatronuz gerçek bir öyküden yola çıkıyor. Ruki ile nasıl tanıştınız ve neden bu oyunu sahnelemeye karar verdiniz?

Ben İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan emekli olduktan sonra hep birlikte tek kişilik bir oyun arıyorduk. Metin geldi bana. Bir sürü metnin arasına koyduk. Bir gün metni rüyamda gördüm. İlk anlattıklarımdan biri de Ayşegül’dü. “Böyle bir yolculuk nasıl olur bu metinde?” dedim. O da sevdi. Aslında metni ilk okuduğumuzda hiçbirimiz bayılmamıştık. Fakat sonra bu yolculuğun bu şekilde aktarılması çok güzel olacak dedik. Sonra yola koyulduk. Yaptığımız daha yeni, olanı en basit öğelerle anlatabilmek ve tamamen oyuncu gücüyle anlatabilmek. Bunu da meddah geleneğine uygun hale getirebilmek. Biz de onu yaptık. Sonuçta Ruki, bizim hayatımızın hikâyesi. Hayatımızda seyirci kalanlar ve seyirci kalıp gücün yanında yer almayı tercih edenler var. O yüzden her şey daha kötüye gidiyor. Faşizmi tankla tüfekle gelecek zannediyoruz ama yok! İçimizde yaşattığımız ötekileştirme duygusu ile daha net ortaya çıkan bir şey bu… ve bizim dikkat çekmeye çalıştığımız şey “seyirci kalanlar”.

Hakan Günday’ın lafıdır. Daha‘da söyler: “Biz sağ kalabilenlerin çocuklarıyız.” Birileri yitip gidiyor. 2016 yılında babamı kaybettim aynı sene en iyi arkadaşım Erdal Tosun’u kaybettim. Onlar için bir şey yapmak istiyordum. Babam boks hakemi ve boks antrenörüydü. Erdal da en iyi arkadaşımdı ve doğru bildiğini yapardı ve bunu eğlenceli bir şekilde yapardı. Her oyunda onları anıyorum. Onlardan çok fazla şey var oyunun içinde.

Fotoğraf: Ayşegül Hardern

Ruki’nin Avrupa’ya uzanan yolculuğundan biraz bahsetmek ister misiniz? Nasıl hazırlandınız, buralara kadar nasıl geldiniz?

Son on senedir kurumsal yapı dışında yapmış olduğum oyunların hepsini dünyada bir nokta için yapıyorum, sadece Türkiye için değil ve her yere taşımak istiyorum. Ruki de öyle başladı zaten. Türkiye’deki bir seyirci zümresi için yapmış olduğum bir oyun değil, dünyadaki bütün insanları ilgilendiren mesele bu. Almanya’da da daha önce oynadık zaten Türkçe olarak… Orada da sormuşlardı, ben de şöyle demiştim: “Kendimi zaman zaman postacı gibi hissediyorum, bazı mektuplar var ve yerine ulaştırmam gerekiyor.” Bu oyun için, her oynadığımda aynı şeyi hissediyorum.

Sponsor ve PR çalışmaları festivalin çok önemli ayağını oluşturuyor; ancak bildiğim kadarıyla sıfır sponsor ile bu maratondasınız. Nasıl başardınız?

Aslında Edinburgh ya da başka festivaller için çok sponsor bulacağımı düşünüyordum; fakat bulamadık. Sonuçta yapmış olduğum diziden kazandıklarımla, kendi kendimin sponsoru oldum bu festival için. Bundan ötürü de rahatsız olmuyorum, sadece yoruluyorum çünkü siz de görmüşsünüzdür; festivalde her gösterinin arkasında 20-30 tane sponsor var. Sahneye çıktığınız zaman güçlü hissediyorsunuz çünkü güçlü hissettiren şey seyircinin enerjisi… Ama yalnız hissediyorsunuz ki bu duygu kötü bir şey. Güven duygunuzu da yitiriyorsunuz. Çünkü ne zaman yardım edeceksin ki? Ben dünyanın renklerini değiştirmeye çalışıyorum. Ben o topraklarda büyüdüm, o toprakların şairine romancısına filmcisine âşık olduğum için bu işi seçtim. Ve o topraklardan hikâyeler buluyorum dünyaya açılmak için. Şimdi ihtiyacım var size, dediğin zaman dönüyorsun arkanı kimse yok.

Ne yazık ki Fringe Festivali’nde Türkiye’den temsil sayısı çok az, hatta bu sene siz teksiniz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet buraya başka çocuklar da gelmek istiyor. Çok iyi grup ve oyunlar var burada temsil etmesi gerekiyor ülkemizi… Onların gelip dünyaya “merhaba” demesi lazım. Buradan bir sürü şey öğrenmesi lazım. Kişisel çabalarla nereye kadar, yani olmaz. Bir süre sonra küsmeye başlıyorsun. Evet, güzel başarı. Ne başarısı? Alkışladılar, ödüle aday gösterdiler, seneye başka bir yere davet ettiler falan filan. Mesela Romanya’da bir festivale katılmıştım Antalyalı amatör bir grupla. Festivalin en iyi oyunu seçildi. Sonra başka festivallere davet edildi. Ben devlet tiyatrosundan biriktirdiğim 50’şer 100’er euro ile ekibi götürdüm. İkinci festivalde götürmek yine bana patlayacaktı. Ekibi yatırıyorsun Romanya’da bir yerde. Sen parkta kalıyorsun. Bunlar önemli değil, yapabilirim, yine yaparım. Ama niye yapayım? Bunun karşılığı yok. Yazılı basında tek bir haber yok. Yine yok yine yok. Bir şey yapıyoruz, ben burada gururlanıyorum. Benim haneme artı yazmıyor. Ben 53 yaşındayım zaten bugüne kadar bir sürü festivale katıldım yazan yazmıştır. Bundan sonra yapacağım her şey ülkenin hanesine artı yazacak. Anlamıyorum yani.

Alternatifi ne olabilir mesela?

Bunun için bütçeler yaratılmalı. Bildiğim kadarıyla Avrupa’da 18 Fringe Festivali var, bunların en geniş kapsamlısı da burası. Burada bence bir Türkiye venüsü açılmalı. İki sene önce biz burda Fransa venüsüne gelmiştik. Türkiye venüsü olmalı ve bir bütçesi olmalı. Ya böyle bir dönüşümlü ya da iç içe dört beş tane oyunun gelip burada kendisini göstermesi lazım; ama oyunları seçerken çok dikkatli olmak gerekiyor. Birincisi, otantikten evrensele gitmek gerekiyor. Bizi ilgilendiren meselelerle dünyaya açılacak oyunları getirmek gerekiyor. İkincisi, dünyayla bizim aramızdaki köprüyü kurabilecek oyunlar olmalı. Üçüncüsü de tiyatro biçimleri anlamında dünya tiyatrosuna alternatifler sunacak oyunlar olmalı.

Fotoğraf: Ayşegül Hardern

“Açıkçası son on senedir izlediğim yüzlerce oyunun arasında herhalde üç dört tanesi dışında sevmedim; ama her oyuna gittiğim zaman heyecanlanıyorum. Tiyatroya gitmek güzel bir tutkudur.”

Klasik olacak ama biraz Türkiye’deki tiyatro gerçeğine dönersek… Elimizde Şehir Tiyatroları, devlet tiyatroları ve özel tiyatrolar var. Siz de devlet tiyatrosu kökenli bir oyuncusunuz. Kısaca nitelik ve güncel durum değerlendirmesi yapmanız gerekirse ne derdiniz?

34 sene devlet tiyatrosunda çalıştım, 70 oyun çalıştım sanırım. Dünyayla hesabı olan benim oynadığım beş tane oyun sayabilirim o kadar oyunun arasında. Tiyatro, özel seçicilik isteyen bir şey. Bu ülkede hak ettikleri yerlerde olmasını beklediğimiz insanlar oralarda olmuyor. Daha az tiyatro bilgisiyle daha çok işletme kapasitesi olan insanlar oraya (yönetime) geliyor. Yani sözünü geçirebileceğin insanlar ya da aynı söz dizimini paylaşan iktidarlar oralarda erk oluyorlar. Bu oyun seçimlerinin her sene bir sanat komisyonu tarafından yapılması gerekir. 30 senedir aynı şeyi söylüyoruz, repertuvarın dilini belirleyen şey o yılın içinde bulundurduğu sürprizlerdir. Biz yaşama keyif alanlarını artıracak şeyler sunmalıyız insanlara. Bir yandan da şu var: “Ben iki kere devlet tiyatrosuna gittim, çok kötüydü bir daha gitmiyorum!” E üç kere Fenerbahçe’nin maçına gittin, hangisi güzeldi? E üçüncü güzeldir, belki on yedinci güzel olabilir. Ben açıkçası son on senedir izlediğim yüzlerce oyunun arasında herhalde üç dört tanesi dışında sevmedim; ama her oyuna gittiğim zaman heyecanlanıyorum. Tiyatroya gitmek güzel bir tutkudur. Müzeye, sergiye gitmek tutkudur. Karikatür dergisine, bir sanat dergisine abone olmak tutkudur.

Özel tiyatrolarda genç jenerasyondaki çocuklar her yerde çok güzel şeyler yapıyorlar ve yeni yeni yollar, kendilerini ifade edecek alanlar arıyorlar; ama destek alamıyorlar. Bir tiyatro kurmak Türkiye’de felaketin başlangıcı! Vergisi bitmiyor, algısı bitmiyor, seyirci sorunu bitmiyor, davetli sorunu bitmiyor, protokol sorunu bitmiyor. Polisi ayrı gelir, savcısı ayrı uğraşır, seyircinin bir tanesi çıkar ayrı dert açar. Mesela ben İstanbul Devlet Tiyatrosunda bir oyun sorumlusuydum. Sezuan’ın İyi İnsanı oyunu. Seyirci sahnede sigara içiyor diye şikâyet etmiş, perde arasında zabıta geldi. “Sahnede sigara içiyormuş kimler içiyor isim verir misiniz bana?” dedi. Nasıl yani?! Olay zaten sigara dükkânında geçiyor, bundan daha doğal bir şey olamaz ki. Seyirci rahatsız olmuş, şikâyet etmiş. “Tamam” dedim “Sahnede sigara içenlerin adı: Shen Te içti.” Yazdı oraya aynısını. Bunlar kim diye de soruyor. “Bilmiyoruz vallahi Çin’de yaşıyorlar biz de oyun sırasında görüyoruz” dedim. Ve bunu aldı gitti. Sonra devlet tiyatrosuna uyarı geldi. İnanılır gibi değil.

Peki bir sonraki durağınız neresi?

Ayşegül’le başka projeler de yapmayı planlıyoruz. Ruki’ye İngilizce olarak devam etmek istiyorum, Türkçe değil. İngilizce yoluma devam edeceğim biraz galiba becerebilirsem. Tabii ki Türkçe oyunlar oynayacağım ama bir süre sadece diziyi çekeceğim galiba Türkiye’de… Ruki için Londra’da birtakım tiyatrolarla konuşuyoruz. Sonra da Kanada, Avusturalya gibi İngilizce konuşulan ülkelere ve uluslararası diğer festivallere… Bazen biz vereceğiz, bazen alacağız bilmiyorum.

Umarım hep alırsınız diyelim o zaman! Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Beşiktaş bu sene şampiyon olsun. Başka bir şey istemem.

Benzer yazılar