Cannes 2018 – Farhadi, Godard, Pawlikowski ve yan bölümlerin en iyileri

Cannes 2018 – Farhadi, Godard, Pawlikowski ve yan bölümlerin en iyileri

71. Cannes Film Festivali, 9 Mayıs Çarşamba akşamı düzenlenen açılış seremonisi ile resmi olarak başladı ve Bant Mag., festivali her yıl olduğu gibi bu yıl da Croisette’in göbeğinden takip ediyor. Festivalin sonuna kadar yarışmanın en merak edilen filmleri, yan bölümlerde öne çıkanlar ve Marche du Film (Film Marketi) gösterimlerinde gözümüze takılanlar burada yorumlarıyla karşınızda olacak. Şimdilik ilk günlerinde öne çıkan 15 filmle başlayalım…

Yazı: Melikşah Altuntaş

everybody knows

TODOS LO SABEN (Everybody Knows)
Yön: Asghar Farhadi
Ana Yarışma

Şunu en baştan söylemek lazım: Asghar Farhadi’nin About Elly, A Separation, The Salesman gibi filmlerini epey sevenler için Everybody Knows hafif kaçabilir. Zira karşımızda Farhadi’nin, Le Passe‘de olduğu gibi, alışılageldik tarzını farklı coğrafyalarda çalıştırmayı amaçlayan, özgüvenli sınavlarından biri var. Açıkçası bu kendi rızasıyla girdiği sınavı da başarıyla atlattığını söylemek zor değil. Farhadi’nin Penelope Cruz, Javier Bardem ve Ricardo Carin gibi Latin yıldızları başrole taşıdığı bu ilk İspanyolca filmi, küçük bir kasaba sırları hikayesini merkez alıyor. Kriminal bir olayın yansımaları sonucu ortaya dökülen sırların, filmi gerçek bir Farhadi tecrübesine dönüştürmeye başlamasıyla birlikte, seyircisini avucunun içinden bir an bile bırakmayan Farhadi, merak duygumuzu gıdıklarken her zamanki insani ve etik çıkmazları didiklemekten de geri kalmıyor. Eleştirmenlerden kendini tekrar etmesi konusunda yorumlar alsa da Farhadi’nin en iyi bildiği işlerden birine soyunup kalburüstü bir film ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Evet, kariyerinin en iyi filmi değil ama başarılı oyuncu performansları ve güçlü anlatım diliyle, seyir zevki yüksek bir Farhadi filmi Everybody Knows.

yomeddine

YOMEDDINE
Yön: A.B. Shawky
Ana Yarışma

Mısır’dan Ana Yarışma’ya giren ve Son of Saul‘dan bu yana seçkide yer almayı başarmış tek ilk film olan Yomeddine, cüzzamlı kahramanı Beshay ile kimsesiz bir çocuk olan Obama’yı merkez alan sıcak ve sevimli bir (çeşit) yol filmi. Anaakım sinemanın kodlarına uygun şekilde kotarılmış Orta Doğu filmlerinin sayısı son yıllarda gitgide artarken, Yomeddine de bu ilgiden payına düşeni almayı başaran filmlerden birine dönüşüyor. Ancak bunu yaparken sinema dilindeki samimiyeti kimi zaman yitirme riskini de göze almış bir yönetmen var karşımızda. A.B. Shawky belli ki becerikli bir yönetmen ve meziyetleri sayesinde Mısır’dan başka coğrafyalarda da geniş kitleleri sinema salonlarına çekecek filmler yapma olasılığı bir hayli yüksek. Seyircisinin kahkahasına da gözyaşlarına da göz dikmiş Yomeddine, bazı anlarda ajitasyona fazlaca kaysa da, ele aldığı etkili hikayesiyle ortalama bir seyir tecrübesi yakalamayı başarıyor.

leto

LETO (Summer)
Yön: Kirill Serebrennikov
Ana Yarışma

Bir önceki filmi The Student ile iki yıl önce Un Certain Regard seçkisinde boy gösteren Serebrennikov’un Ana Yarışma materyaline gani gani sahip son filmi Leto, nostaljik ancak geçmiş fetişizmine yelken açmaktan kaçınan, enfes bir punk müzikali. Özenli siyah beyaz sinematografisi, başarılı müzikal numaraları ve karakterlerinin yaşadığı evrene seyircisini hapsetmekten bir an bile geri durmayan özverili anlatım diliyle bu yılki yarışmanın en özel filmlerinden birine dönüşen Leto, dönemin politik atmosferini ve sansürle mücadele etmeye çalışan gençlerini de hikayesinin odak noktası haline getiriyor. Tek bir karakterin hikayesini takip etmektense, koca bir arkadaş grubunun umut dolu ruhlarını filmin ana kahramanı haline getiren Leto’nun yönetmeni Kirill Serebrennikov’un bugünlerde Rusya’da ev hapsinde tutulduğunu ise kocaman üzücü bir ironi olarak not düşelim.

sorry

PLAIRE, AIMER ET COURIR VITE (Sorry Angel)
Yön: Christophe Honore
Ana Yarışma

Ma Mere, Dans Paris, Les chansons d’amour gibi filmleriyle kendine özgü bir sinema dili yakalayan Christophe Honore’un Jacques Demy esintili müzikalleri ile küçücük tuhaf filmlerinin ardından yeniden form tutmuş şekilde aramıza döndüğü yeni filmi Sorry Angel, bizi AIDS’le mücadelenin doruk noktasında yaşandığı 1993 Fransa’sına götürüyor ve epey hüzünlü ancak ajitasyona prim vermeyen, son derece mağrur bir hikaye anlatıyor. Yazar kahramanımız Jacques ile onun Jane Campion’ın The Piano’sunun gösterildiği bir sinema salonunda tanıştığı genç flörtü Arthur ile aralarındaki tecrübe ve hayata bakış açısını paylaşımı üzerine kurulu romantik bir aksı takip ederken, özgürce yön değiştiren senaryo, Jacques’ın dışarıya gösterdiği yüzünün altındaki derin karanlığa iniş yaparak, ikinci yarısında derin bir depresyon ve yasın izini sürüyor. İlk bakışta alışılageldik bir hastalık romansı gibi görünen ama derinleştikçe kahramanlarının, genellikle böyle filmlerde kameraya yansımayan kırılganlıkları ve gerçek hayata doğrudan temas eden hallerini açık etmeyi seçen yaratıcı hikaye anlatımı Sorry Angel’ın en büyük meziyeti.

cold wae

ZIMNA WOJNA (Cold War)
Yön: Pawel Pawlikowski
Ana Yarışma

Ida ile akılları baştan aldıktan birkaç yıl sonra yine büyüleyici bir sinematografi ve etkileyici bir hikayeden güç aldığı yeni filmi Cold War‘la Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, şimdilik yarışmanın favori filmine imza atmış durumda. Soğuk Savaş döneminde başlayan ve sonrasındaki on yıllara yayılan yürek parçalayan bir aşk hikayesini takip eden Pawlikowski, neredeyse hüzünlü bir müzikal denebilecek filminde, öyküsünün ruhuyla organik bir bağ kuran şarkılarla, filminin görsel çarpıcılığını ses bandıyla da dengeliyor. Oyuncularından aldığı yüksek performanslarla da güçlenen Cold War, ne kadar şiirsel bir sinema diline sahip olduğunu birkaç film önce kanıtlamış Pawlikowski’nin takipçilerini epey memnun edecek ve yıl sonu en iyiler listelerinde adı en sık anılacak filmlerden de biri olacak gibi görünüyor.

2018-05-12 08_02_32.667

LE LIVRE D’IMAGE (The Image Book)
Yön: Jean-Luc Godard
Ana Yarışma

Lineer bir hikaye anlatımı ve kurmacaya yakın bir sinema mantığını uzun yıllar önce terketmiş olan yaşayan efsane Jean-Luc Godard’ın, hala yeni bir film yapıyorken Ana Yarışma’ya renk katacağı kesin ancak son birkaç filmdir o kadar “değerlendirilemez” ölçütlere sahip, özgün işlerle karşımıza çıkıyor ki, filmleri izlerken en çok jüri üyelerine üzülüyorum. Godard’ın son işini, Yomeddine‘lerle filan kıyaslarak değerlendirmek durumunda kalacak Kristen Stewart’lar, Khadja Nin’ler gözümün önüne geliyor ve aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Diğer yandan Godard yine muhtemelen evinden hiç çıkmadan yaptığı son filminde, son derece sert IŞİD videolarından, sinema tarihinin bazı etkili anlarına uzanan görüntülerin üstüne, bazı düşünce yazılarından pasaj ve alıntılardan, birtakım coğrafi gözlemlere uzanan dış sesi ile aniden kesilip geri dönen ve farklı ses kanallarından rastgele üzerimize yağan ses ve müziklerle örülü bir filmle daha karşımızda. Kesinlikle herkese göre olmayan bu özel sinema tecrübesi, Godard’ın seyircisiyle, son dönemlerde sıklıkla geçtiği mağrur alaylardan biri. Etkisi altına girip hipnotize olmak kadar, bütünüyle reddetmenin de mümkün olduğu, sıradışı ve değerlendirmeler üstü bir film The Image Book 

ash is purest white

JIANG HU ER NV (Ash is Purest White)
Yön: Jia Zhangke
Ana Yarışma

En son üç yıl önce Mountains May Depart ile karşımıza çıkan Çin sinemasının anlatım ustalarından Jia Zhangke’nin, benzer bir dokuda farklı bir on yıllara yayılan acılı hikayeye giriştiği yeni filmi Ash is Purest White, bir mafya lideri ile sevgilisinin trajedilerle oradan oraya sürüklenen öyküsünü merkez alıyor. Son iki filmdir, güçlü kadın kahramanlarına, Çin’in birkaç on yıldır yaşadığı dönüşümü birebir tecrübe ettiren Zhangke, 2001 yılında açtığı filmini günümüze kadar getiriyor. Zeki Demirkubuz’un Kader’ini andıran bir öyküden hareketle yön verdiği filmini, Zhangkevari hamlelerle heyecan ve merak dozajını düşürmeden sürdürüp finale erdiren yönetmen, her zamanki gibi süresini de alabildiğine kullanıyor. Epizodik hikayesi, iki buçuk saati bulan filmin süresini fazla hissettirmese de Zhangke’nin yumuşak karnının montaj masası olduğunu tespit etmek güç değil. Başroldeki Tao Zhao, her zamanki gibi harika bir performansla En İyi Kadın Oyuncu ödülüne göz kırparken, Zhangke’nin güçlü kadın kahramanlı bu kendine özgü dramının Cate Blanchett başkanlığındaki jüriden eli boş dönmesi düşük olasılık gibi görünüyor.

les

LES FILLES DU SOLEIL (Girls of the Sun)
Yön: Eva Husson
Ana Yarışma

Lumiere’deki galasına jüri başkanı Cate Blanchett dahil olmak üzere yarışma jürisinin tüm kadınları, Agnes Varda, Claire Denis, Sofia Coppola, Salma Hayek, Helen Mirren ve daha pek çok kadın sinemacının katıldığı ve 82 kadının kırmızı halının merdivenlerinde sessiz bir protesto ile giriş yaptığı bir seremoni ile açılan Girls of the Sun, Cannes’da yarışmayı başarmış 82 kadın yönetmenden biri olan (erkek yönetmenlerin sayısı 1688 iken, evet) Eva Husson’ın yazar ve yönetmen olarak imzasını taşıyor. IŞİD’e karşı silahlı mücadele sürdüren Kürt ve Ezedi kadınlar ile onları takip eden Fransız bir yazarın hikayesini anlatan film, geçmişe dönülen sahnelerle, mücadelenin liderlerinden Bahar’ın acılı örgüte giriş öyküsünü de ana izleği haline getiriyor. Klişelerle dolu senaryosu, böyle bir hikayeden çıkabilecek hiçbir uç malzemeyi boş geçmemiş olsa da Husson’ın fazlaca hesaplı olmadığı anlarda güçlü bir reji matematiğine sahip bir yönetmen olduğu gerçeğini inkar etmek olanaksız. Yönetmenlik hüneri açısından göz dolduran bir filmken, öyküsünü geniş kitlelere aktarma konusunda seçtiği yolların kolaycılığıyla kan kaybeden film, yer yer ajitasyona da girmeden edemiyor. Buna rağmen öyle bir öykü duruyor ki karşımızda, her tür klişe bile meselenin asıl sertliğini hafifletemeyecek kadar etkisiz bir yerde kalıyor. Özellikle kapanış jeneriğine eşlik eden kadın mücadelesi metninin de gücüyle, jüriden filme kadın oyuncu ya da daha büyük bir ödül çıkması son derece olası.

rafiki

RAFIKI
Yön: Wanuri Kahiu
Un Certain Regard

Belirli Bir Bakış bölümünün ilk prömiyerlerinden Rafiki, Kenya’dan çıkan ilk lezbiyen aşk hikayesi olması dışında fazla ilgi çekici bir yanı bulunmayan ve klişelere saplanıp kalırken, bulunduğu coğrafyayı renkli bir fon olarak yansıtmaktan fazlaca ileri gidemeyen bir ilk film. Televizyon filmlerinde bile tüketilmiş bazı mizansenlerin ana izlediğini oluşturduğu Rafiki, oryantalizm meraklıları dışında kimseyi pek memnun edebilecek gibi değil.

border3

GRANS (Border)
Yön: Ali Abbasi
Un Certain Regard

Belirli Bir Bakış’ın şimdilik en takdire şayan filmi Border, şaşkınlık verici ve çarpıcı bir öteki hikayesi anlatırken, kahramanına yaşattığı dönüşümü seyircisine aktarmakta en ufak bir problem yaşamayan bir atmosfer harikası. Sürprizini bozmamak için şimdilik fazlaca detaya girmek doğru olmayacaktır ancak yılın en tuhaf filmlerinden biriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek lazım.

sextape

A GENOUX LES GARS (Sextape)
Yön: Antoine Desrosieres
Un Certain Regard

Alışılageldik Fransız seks komedilerinden biri gibi paketlenen bu ergen dramedisi, absurdun doruklarında gezme işini, garip mizansenlerden, aptal karakterlerine kadar geniş bir perspektifte performe eden ve bu nedenle de içine girilmesi bir tık zor olan, hafif bir eğlencelik. Fazla ciddiye alınmadığı ve Un Certain Regard gibi yüz akı bölümlere seçilmediği takdirde seyir zevki yüksek filmlerden bir çerez denip geçilebilirdi, keşke 2.000 kişilik Debussy salonunda yüksek bir beklentiyle değil de uçakta ya da Netflix’te izleseymişiz.

el-angel-b-photo-copyright-pablo-franco

EL ANGEL (THE ANGEL)
Yön: Luis Ortega
Un Certain Regard

Yapımcı koltuğunda oturan Pedro Almodovar’ın yüzü suyu hürmetine Un Certain Regard’a kadar ulaştığını tahmin ettiğim El Angel, öylesine şuursuz bir senaryo ve o kadar başarısız kurulmuş karakterlere sahip ki, ancak gerçek bir hikayeye dayanıyor olması böylesine bir fiyaskoyu kurtarabilirdi. Yine de her çarpıcı gerçek hikayeden harika bir film çıkmayacağının eli bayraklı bir örneğiyle karşı karşıyayız.

angel face

GUEULE D’ANGE (Angel Face)
Yön: Vanessa Filho
Un Certain Regard

Şimdilik festivalin resmi seçkisindeki en fena film olan Angel Face, Marion Cotillard ile çocuk oyuncu Ayline Aksoy-Etaix’i başrollere taşıyan, iç kıyıcı ve sinir sistemlerini altüst etmeye oynayan bir melodram. Yeşilçam’ın türkücü filmleri döneminde VHS’de denk gelinebilecek filmlerdeki kadar fena ve o kadar vıcık vıcık bir ajite senaryoya yaslanan bu ilk film, kör göze parmak müzik kullanımından neredeyse cinsiyetçi finaline kadar, her şeyiyle falso. Üzücü bir tecrübe.

savage

SAUVAGE (Savage)
Yön: Camille Vidal-Naquet
Critic’s Week

Eleştirmenler Haftası bölümünün en hüzünlü filmlerinden Savage, erkek bir fahişe olan kahramanının aşık olduğu adamdan sevgi görebilme umudunu, yoksunluk, hastalık ve yoğun oranda kederle kaplayıp, duygu musluklarını bir tık fazla açsa da, başarıyla yaratılmış gerçekçi karakterleri ve seyircisini ikna etmekte bir an bile sorun yaşamayan hikayesiyle bir solukta izleniyor. Sinema tarihinin en acayip muayene sahnelerinden biriyle açılarak, fütursuzluk konusunda daha en baştan muzır bir ton yakalaması da cabası.

les2

LES CONFINS DU MONDE (To the Ends of the World)
Yön: Guillaume Nicloux
Directors’ Fortnight

Cannes’ın gediklilerinden üretken sinemacı Guillaume Nicloux imzalı To the Ends of the World, bizi Vietnam Savaşı sırasında Fransızların tarafından anlatılan psikolojik bir gerilim ile savaşın anlamsızlığı üzerine travmatik tespitlerle dolu bir dramın arasına sıkıştırıp eziyor. Yer yer sarksa da başarılı görüntü yönetimi, etkileyici müzikleri ve 70’ler Amerika’sının savaş karşıtı filmlerini andıran nostaljik duygusuyla kalburüstü bir film karşımızdaki.

sundance hitleri

SUNDANCE’DEN HİT FİLMLER ve DİĞER MARKET FİLMLERİ

Festivalle eş zamanlı şekilde gerçekleştirilen Film Marketi’nde de sektör profesyonelleri için gösterimler birbiri ardına sürüyor. Diğer festivallerde kaçan filmleri yakalamak için uygun bir fırsat sunan markette karşımıza çıkan filmlerden bazıları bu yıl Sundance’in öne çıkanlarındandı. Yılın gönülçelen büyüme hikayesi ve muhtemelen yılın da en iyilerinden olan We The Animals, özgün anlatımı ve etkileyici rejisiyle alkışı en hakeden filmdi kuşkusuz. Ethan Hawke’un yönetmen koltuğuna oturup harika bir iş çıkardığı Blake Foley biyografisi müzikal indie Blake de takdire şayan. Aynı adlı İsrail filminin dört yıl sonra gelen yeniden çevrimi The Kindergarten Teacher’da Maggie Gyllenhaal ise tek kelimeyle döktürüyor. Film Sundance’den kazandığı En İyi Yönetmen ödülünün hakkını da fazlasıyla veriyor.  Çiçeği burnunda filmlerden Premiere Annee (The Freshmen), başrole Vincent Lacoste’u taşıyan, seyir zevki yüksek bir gençlik filmiyken, Berlinale’nin bu yılki Generation bölümü hit’lerinden Denmark da Danimarkalı ergenlerin arasında gezdirdiği kamerasıyla etkili bir seyirlik olmayı beceriyor. Taboo ve The Killing gibi televizyon dizileriyle çıkış yapan Kristoffer Nyholm’ün neredeyse tamamı bir deniz feneri ve etrafında geçen gerilimi Keepers, Gerard Butler ile Peter Mullan’ı başrole taşıyan, ortalama bir suç ve nedamet filmi.

ara gorsel 2018-05-13 01_48_42.174

Benzer yazılar