Arşivden: “Dünya, iyiler ve kötülerden daha karmaşık bir yer” – Adam Curtis

Arşivden: “Dünya, iyiler ve kötülerden daha karmaşık bir yer” – Adam Curtis

Bant Mag. Havuz’da bu cuma HyperNormalisation ile başlatacağımız Adam Curtis gösterimleri öncesinde #bantmagarşivden her bir belgeseli kült mertebesine erişmiş yönetmenle İstanbul’da yaptığımız röportajı hatırlamak iyi fikir.

Röp: Mehmet Ekinci, 13melek – Foto: Aylin Güngör – Çeviri: Ebru Bayraktar
Bant Mag. No:48, Nisan 2016

!f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin misafiri olarak İstanbul’da bulunan belgeselci Adam Curtis’le buluştuk. Lafa Curtis’in son filmi Bitter Lake’ten girdik, arada siyaset, gazetecilik, bilim, teknoloji ve müziğin kesişim noktalarına uğradık, Avrupa ve Amerika’da son dönemde yükselişe geçen sol hareketlerden çıktık.

Curtis, 30 yılı aşkın süredir BBC için hazırladığı belgesel filmlerde, bizlere 20. yüzyıl siyasal ve entelektüel tarihini ana akım gazeteciliğin “ciddi ve sıkıcı” tonlarıyla değil âdeta bir asit kazanına daldırılıp çıkarılmış bir kameranın lensinden anlatıyor. Meraklısının internetten de bulabileceği filmlerinde kullandığı müzikler, kıyıda köşede kalmış televizyon kayıtları ve trash pop estetiğiyle Curtis kendisine sadık bir hayran kitlesine sahip. İzleyicisini hem eğlendiren hem de ona dünyanın iyiler ve kötülerin mücadelesinden daha karmaşık bir yer olduğunu takdim eden gazetecilik işlerinin seyrekliğinden şikâyet eden Curtis’e, bu yaklaşımı filmlerinde nasıl yakalamaya çalıştığını sorduk.

Bitter Lake’te, 1945 yılında Kral Abdül Aziz İbn Saud ve Franklin D. Roosevelt arasında gerçekleşen toplantıyı önemli bir dönüm noktası olarak belirliyorsunuz. Ardından, Ortadoğu’daki mevcut durumun nasıl geriye doğru bu olaya kadar takip edilebileceğine ve bunun Afganistan üzerindeki yansımalarına dair tarihsel bir anlatı aktarıyorsunuz. Sizi bu konuya çeken ne oldu?

Ortadoğu’da yaşanan her gelişmenin bu olaya dayandığını söylemiyorum. Söylemeye çalıştığım, bahsi geçen toplantının Afganistan’a dair bugünkü kafa karışıklığımıza yol açan tarihsel gelişmelere bakmak için çok ilginç bir başlangıç noktası olduğu. İngiltere, Afganistan’da 13 yıldır bir savaş yürütmekte. Savaşın kaybediliyor olduğu ve Afganistan’ı tamamen yanlış anlamış olduğumuz, bölge hakkında yapılan kötü haberciliğe rağmen, aşikârdı. Bir gazeteci olarak, Afganistan’a neden girdiğimizin ve işlerin neden feci şekilde yanlış gittiğinin hikâyesini anlatmak istedim. Şimdiye kadar yaptığım tüm filmlerde geriye gidip olayların kökenlerine bakmaya çalıştım. Böyle yaptığınızda ve tarih üzerinden günümüze kadar geldiğinizde, olaylara farklı bir şekilde bakarsınız. Bu yaklaşım belki her şeyi değiştirmez, ancak bakış açınızı değiştirir ve orantılı hale getirir. Bitter Lake bir yönüyle Afganistan’da yürüttüğümüz savaş hakkında bir film, diğer yönüyle de finans ve para hakkında. Modern dünyada para kavramının yaşadığı değişimin bugünkü kafa karışıklığımızı anlamada çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. 1970’lerin başında iki kritik gelişme oldu: Biri Suudilerin politik bir silah olarak petrol fiyatlarını yükseltmesiydi. Bu durum dünyada “petro-dolar” olarak adlandırılan para seline yol açtı. Diğeri ise bundan hemen önce gerçekleşen bir gelişmeydi, yani Başkan Nixon’ın, doların değerinin artık serbestçe salınmasına izin verildiği anlamına gelen, altın standardını tedavülden kaldırması. Bu noktada bir şeyin değerini karşılaştırabileceğimiz bir kıstasa sahip olma fikri ortadan kayboldu. Roosevelt ve İbn Saud arasında gerçekleşen görüşmenin önemli olduğunu düşündüm çünkü bu iki gelişmenin kökenleri orada kesişiyordu. Biri, ABD’nin örtük bir şekilde İslam’ın hoşgörüsüz ve oldukça köksüz bir şekli olan Vahhabizmi korumaya başlamasıydı, bunun bir devrimci güç olarak İslamcılığı bozmada önemli rol oynadığını düşünüyorum. Bu bozulma çoğu insanın anlamadığı bir şey. Diğeri ise söz konusu para selinin köklerinin yine aynı döneme dayanıyor oluşu. 2008 yılındaki kafa karışıklığımız da Afganistan ve para hakkındaydı. Bu yüzden, eğer Afganistan’ın hikâyesini anlatacaksam, başlamam gereken yer ve zaman tam da bu toplantıya denk düşüyordu.

Çalışmalarınızda sıkça rastlanan bir tema, bugün içinde yaşadığımız karmaşık ve kaotik dünyanın politikacılar tarafından iyi ve kötü gibi basit ayrımlarla çerçevelendirilmesi ve dolayısıyla gerçeğin özünü kaybetmemiz. Power of Nightmares’de de buna başka bir şekilde değinmiştiniz. Afganistan’daki savaş, bu resmin neresinde duruyor?

Power of Nightmares’i yaptığımda, İslamcılığın tarihini inceledim ve şimdiye kadar bize anlatılan versiyonun aslına kıyasla ne kadar basitleştirilmiş olduğunu keşfettim. 11 Eylül hepimizde bir şok etkisi yarattı, tıpkı çocuklar gibi korkmuştuk. Bu filmi yaparken işlerin çok daha karmaşık olduğunu fark etmeye başladım. İngiltere ve Amerika başta olmak üzere Batı’daki politikacılar son 20 yılda dünyayı son derece basitleştirilmiş bir şekilde resmettiler. Dolayısıyla dünyayı iyiler ve kötüler diye ikiye ayırdık, güçlü olduğumuzu düşündüğümüz için, gidip kötülere karşı iyileri korumamız gerektiğine inandık. Bitter Lake, bunun kökenlerini açıklamaya çalışıyor. 40-50 yıl önce, politikacıların ve bizlerin, dünya ve her şeyin ötesinde iktidar hakkında çok daha sofistike bir anlayışı vardı. İktidarın kaynağının nerelerden geldiğini bilirdik. Siz, bu ülkede, iktidarın ne olduğunu biliyorsunuz. Bunu her gün hissediyorsunuz. İnsanların bu konuda konuştuğuna eminim. Benim ülkemde ise kimse iktidar hakkında konuşmuyor, Amerika’da da öyle. İnsanlar sadece nasıl hissettikleri hakkında konuşuyor ve dünyada gelişen olaylar bir anda kendiliğinden oluveriyor gibi görünüyor. Bu durum iktidarı anlamaktan yoksun kalışımızdan kaynaklanıyor ve gerçekten ne olup bittiğini anlamıyoruz.

Aynısı Afganistan için de geçerli. İnsanlar bu ülkeye gidip, masum insanları kurtarıp kötü savaş liderlerini saf dışı bırakınca herkesin mutlu olacağını zannettiler. Bitter Lake’te, böyle bir yaklaşımın işleri çok daha karmaşık bir hale getirdiğini göstermeye çalıştım. 1979 devriminden bu yana iktidar mücadelesi yaşanan Afganistan gibi bir yerde, hiç kimse iyi ya da (bazı psikopatlar dışında) hiç kimse tamamen kötü değil. Herkes bu karmaşık sürecin içine sıkışmış halde ve biz tamamen basitleştirilmiş bir bakış açısına sahip olduğumuz için bu manzarayla baş edemiyoruz. IŞİD’e dair haber yapmanın çok zor olduğunu biliyorum, ancak IŞİD’e 2003 yılında Irak’taki çatışma ortamından filizlenen karmaşık bir olgudan ziyade kötücül iblisler gibi davranıyoruz. Tabii ki derdimiz onları haklı göstermek olmamalı ama IŞİD’i bu karmaşıklığıyla haberleştirmiyoruz da. Söz konusu çocukça ve tembelce yaklaşım bence Batı’nın bir tür hastalığı. Fakat aynı zamanda anlaşılabilir bir durum. Karmaşık bir dünyanın karşısında, odanıza çekilip oyuncaklarınıza bakmayı tercih ediyor ve “İşte bu kötü, işte bu iyi” diyorsunuz. Pencereden dışarı hiç bakmıyorsunuz. Korkunç bir dünyada yaşarken kendi odanıza kapandığınızda neler olduğu ise tam da Bitter Lake’in bahsettiği şey.

Bitter Lake için BBC kameramanları tarafından çekilen ve ıskartaya çıkarılan terabaytlarca görüntü arasından daha önce el değmemiş bir seçkiyi kullandığınızı biliyoruz. Karmaşıklığı anlaşılır hale getirme sorumluluğunun gazetecilere düştüğünü de söylüyorsunuz. Filminiz bir bakıma gazetecilik sürecinde sadece çarpıcı imgelerin kullanılmasının gerçeği gölgede bıraktığını ortaya koyuyor. Bildiğimiz kadarıyla kendinizi her şeyden önce bir gazeteci olarak tanımlıyorsunuz. Gazeteciliğin mevcut durumu hakkındaki görüşünüz nedir?

Gazetecilere iyi davranmak zorundasınız. Gazetecilik çok zor bir meslek. Özellikle ne olup bittiğini tam olarak anlamadığınız zamanlarda. Bugün gazetecilikle ilgili esas sorun ürettiği materyalin çok sıkıcı olması. İnsanların haber takip etmekten uzaklaşmasının nedeni bu. Gazeteciliğin internet yüzünden öldüğü fikrine katılmıyorum. Bu konuyu biraz araştırdım ve ülkemde basılı gazeteciliğin okuyucu kitlesindeki büyük düşüşün, internetin büyük bir olgu olarak yükselişinden çok önce başladığını fark ettim. İnsanların gazetecilikle ilgili düşüncesi gazete okumanın anlamsız olduğu yönünde. Gazeteciliğin eski kitlesel demokrasi fikri içindeki konumunu kaybettiğini düşünüyorum. Eskinin gazetecilik fikri, yaşanan berbat olayları aktararak okuyucuyu kızgın, öfkeli ya da üzgün kılmak üzerineydi. Akabinde, politikacılar ve kanun yapıcılar üzerinde müşterek baskı kurulurdu. Bu eski tip gazeteciliğin insanı duygulandırması ve harekete geçirmesi gerekiyordu.

Ayrıca, önemli olan siyasetçilerin iktidara giden yolda bir çeşit köprü görevi görmeleriydi. Süreç insanlardan başlıyor, akabinde önce gazeteciler ve daha sonra politikacılar aracılığıyla iktidar güçlerini değiştiriyordu. Bu, kitlesel demokrasi fikriydi. 1980’lerin sonlarında, insanlar siyasi partilerden uzaklaşmaya başladılar, artık parti siyasetiyle ilgilenmiyorlardı. Bunun nedeni kısmen Soğuk Savaş’ın sona ermesiydi. Ancak aynı zamanda bireyciliğin yükselişi de bu süreçte etkiliydi. “Ben bir bireyim, ben en önemli şeyim ve bir şeyin parçası olmak istemiyorum” fikri modern dünyada oldukça önemli bir yer teşkil ediyor. Bir kolektifin, bir partinin parçası değilseniz, müşterek gücünüzü kaybedersiniz ve süreç tersine doğru işlemeye başlar. Zamanla politikacılar bizleri iktidara taşıyan aracılar olmak yerine, iktidarın içimize işlemesine ön ayak olan bir konuma yerleştiler.

90’lı yılların başlarında politikacılar, gelecekte başka tür bir dinamik dünya vaat eden ideolojilerden vazgeçtiler ve temelde “Toplumu nasıl stabil bir halde tutacağınızı size göstereceğiz” diyen iktisadın dilini benimsediler. Bu, topluma herkesin bireysel bir bileşen olarak rol oynadığı faydacı bir finansal sistem olarak bakan bir söylemdir. Ekonomi tamamen risk analizleri yapmak ve politikacılara olası tehditleri göstermekle ilgilenir, böylece istikrarın sağlanması için insanlara nasıl davranılacağını anlatır. 1990’ların başından günümüze kadar bedeninizden düşünme ve hissetme biçiminize ve ekonomik davranışınıza, her şeyin yönlendirildiği, benim “işletmecilik” (managerialism) olarak adlandırdığım olgunun toplumda yükselişini görebilirsiniz. Manipüle edilmekten değil; yönlendirilmekten bahsediyorum. Gazeteler artık sizi kızdırma rolünü üstlenmiyor, bunun yerine doğru beslenip beslenmediğiniz, doğru evi satın alıp almadığınız ya da borsa seçenekleri arasında bir şeyler kaçırıp kaçırmadığınız hakkında sizi endişelendirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bir nevi bilgi sayfalarına dönüşmüş durumda artık gazeteler.

Özetle sistem değişti. Değişti ve artık çalışmıyor. Tüm bunların altında yatan, kimsenin el atmadığı temel soru ise şu: Kitle demokrasisi sadece kısa bir andan mı ibaretti? 19. yüzyılın sonlarından yaklaşık 1990’ların sonuna kadar olan dönem insanların siyasi partilerin parçası olmaktan mutlu oldukları bir zamandı. Dedem eski solcuydu, bir partiye üye olmaktan ve dünyayı değiştirmek için birlikte çalışmaktan gurur duyduğunu hatırlıyorum. Bu, eski bir fikirdi. Ancak bu fikri hayata geçirmek için kimliğinizin bir parçasını kendinizi bağlı hissettiğiniz harekete teslim etmeniz gerekir. 1950’lerin sonlarında Amerika’daki Sivil Haklar Hareketi’nin parçası olduğunuzu düşünün. Sizin yaşınızdaki insanlar oraya gidecek, beyaz aktivistler ve genç siyah aktivistler beraber çalışacak ve buna hayatınızın iki-üç yılını vereceksiniz. Kimse o insanları hatırlamıyor. Birçoğu dövüldü, bazıları öldürüldü. Ama kendilerini parçası oldukları harekete bir nevi teslim ettiler. Artık kimse bunu yapmayacaktır. Yaşadığım şehir Londra’da insanlar 2003 yılında Irak’ın işgaline karşı protesto yaptıklarında, 3 milyon kişi şehrin ortasında yürüdü ve sloganları “Benim Adıma Yapma!” idi. Bu, çok bireysel bir slogandı. Sonra eve döndüler ve bu kadar. Tabii ki işgal gerçekleşti. Demeye çalıştığım şey, bir şeyin parçası olmak istemediğimiz için bu işgale dair büyük bir sorumluluk taşıyoruz. Politikacılar bu nedenle “Biz de sizin bir parçanız olmak istemiyoruz” dediler. Konum değiştirdiler ve statülerini düşünce kuruluşlarından, lobi gruplarından ve kendilerine “tarafsız” olarak addettikleri bilgileri sağlayan bilimden elde ettiler. Onlar politikacılara, “İnsanlara yapmalarını söylemeniz gereken budur” derler. Mesela Bush, 11 Eylül’den sonra insanlara dışarı çıkıp alışveriş yapmalarını, sistemin işlemesini sürdürmek için alışveriş yapmamız gerektiğini söyledi. İktidara ortak olup bu konuda şikâyet etme yeteneğini kaybetmiş gibiyiz. Gazetecilik bu yüzden düşüşe geçti. Artık bu işleve sahip değil.

“Stabilite” kelimesini kullandınız ve belli söylemler aracılığıyla insanların davranışlarını değiştirmek için teknokrat iktisatçılar tarafından nasıl kullanıldığından bahsettiniz. Bu kelime bize “sürdürülebilirlik” kavramını ve ABD’yle İngiltere’de liberallerin Al Gore’un Inconvenient Truth belgeselinde yaptığı gibi nasıl bazı yeşil hareketlerle ittifak kuran bir tavır aldığını hatırlattı. Özellikle popüler kültür, belgesel yapımcılığı ve gazetecilikte liberallerde var olan bu yeşil söylemi nasıl yorumluyorsunuz?

Bu, gazetecilikte büyük bir mesele. Stabiliteyi kendine temel alan dünya modellerinin çevremizde türlü şekillerde nasıl var olduğunu görmek çok ilginç. Bir kavram olarak ekosistemin tarihini takip eden All Watched Over by Machines of Loving Grace adlı bir film çektim. Bu fikir, doğayı stabilite arayan boruların etrafında hareket eden bir enerji sistemi olarak kavramlaştırabileceğiniz bir mühendislik fikrinden çıkıyor. O filmde, doğanın aslında herhangi bir şey olabileceğini savunuyorum. İnsanlar her daim, politik ya da sosyal olarak, doğayı o anda olmasını istedikleri şeye uygun bir şekilde yeniden icat ederler. 19. yüzyılda, romantik çağda, doğa sizi alıp götüren, içinde kendinizi kaybettiğiniz vahşi, kaotik bir şeydi ve o dönemin tarih fikrine çok benzerdi. Bu dönemde, tarih dinamik olduğu için kaçınılmaz bir kökene doğru ilerliyordu.

Bugün ise stabilite modellerimiz var. Bu sadece doğa için değil, aynı zamanda internet için de geçerli. Silikon Vadisi’nden gelen teknoloji ütopyacıları internetin, tıpkı birer ekosistem gibi, geri bildirim sistemleriyle bize her tür bilgiyi sağlaması vesilesiyle demokratik siyasetin yeni bir türünü barındırdığını savundular. Bu size içinde politikacıların bulunmadığı yeni bir stabilite söylemi tedarik eder. Onların fikridir ve stabilite peşinde koşan bir demokrasi modelidir. Bu modelin geleceğe dair bir vizyonu yok çünkü “Geleceğe dair vizyonum bu” diyen bir lider gerektiriyor. Artık bireyler olduğumuz için liderler istemiyoruz. Böylece, elimizde kalan şey, gelecek tasavvurunun bulunmadığı bir demokrasi fikri, yalnızca sistemi stabil tutmak istiyoruz. Halbuki buradaki esas sorun sistemi kimin tasarladığı.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:48’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar