Filmekimi’nde doğru filmi seçme rehberi

Filmekimi’nde doğru filmi seçme rehberi

Bu yıl 5-14 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek, sonra belli başlı şehirleri dolaşacak olan Filmekimi programı önceki gün açıklandı. 48 seansta izleyici ile buluşacak 47 film arasından neler izlemek gerekir, hangileri daha sonrasına bırakılabilir diye soracak olursanız, cevabımız elbette hepsini görmeniz yolunda. Ancak sınırlı vaktiniz ya da naktiniz varsa ve doğru ata oynamak zorundaysanız listelerimize buyrun.

Yazı: Melikşah Altuntaş

MUHAKKAK GÖRÜLMESİ GEREKENLER

burning

1. BEONING (Burning, Şüphe)
Yön: Lee Chang-dong

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’ndeki prömiyerinden sonra yılın en sevilen filmlerinin belki de başında gelen Burning, kuşkusuz bu yılki Filmekimi programının da gözbebeği. Oasis, Milyang, Shi gibi etkileyici yapıtlara imza atmış Lee Chang-dong’un imzasını taşıyan film, usta yazar Haruki Murakami’nin aynı isimli kısa öyküsünü temel alıyor. Cannes’da günlük çıkan Screen dergisinin meşhur eleştirmen jürisinden 4 üzerinden 3.8 ortalamayla bir rekora imza atan Burning, ilk kitabını yazmakla sınanan, hayalgücü oldukça geniş kahramanını, üçlü bir aşkın kıskacında bırakırken, tuhaf ve gizemli bir gerilimin de ortasına atıyor. İlerledikçe daha da zenginleşen hikayesi, hayatta kendine daha pasif bir rol seçmiş kahramanının kendinden üstün bulduğu ve tam bu nedenle edimsel anlamda tıkandığı her birey ve her şeyle hesaplaşmasını, saniye saniye büyük bir soğukkanlılıkla takip ediyor. İnsanın tenine işleyen diyaloglarının yanı sıra, Chang-dong’un ustalıkla kurduğu bazı unutulmaz mizansenlerle de sinema tarihinde kendine özel bir yer edinmesi kaçınılmaz film, tek kelimeyle bir anlatı harikası.

we the animals

2. WE, THE ANIMALS (Biz Hayvanlar)
Yön: Jeremiah Zagar

Kısa film ve belgeselleriyle tanınan Jeremiah Zagar’ın ilk uzun metrajlı kurmaca filmi, prömiyerini gerçekleştirdiği Sundance Film Festivali’nden bu yana dünyayı dolaşıp ödül ve övgü toplamaya devam ediyor. Sürekli kavga eden anne ve babasıyla huzursuz bir aile ortamını paylaşan küçük Jonah’ın, bu kaotik ortamda, iki erkek kardeşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışırken bir yandan da kendini hayal dünyasında tamamlayabilmenin derdine düştüğü film, bizde de yayınlanmış olan aynı adlı Justin Torres romanından uyarlama. Özgün bir çizgi animasyon tekniğine başvurarak, Jonah’ın çizimlerinin sıklıkla canlandırıldığı bu çarpıcı büyüme hikayesi, sahip olduğu etkileyici görsel dilin yanı sıra, başarılı müzik çalışması ve görüntü yönetimi ile de öne çıkıyor. Çoğu ilk kez kamera karşısına geçen başrol oyuncularının sıcak ve gerçekçi oyunları, kalp ezen bazı unutulmaz sahneleri ve duyguları şahlandıran finaliyle We, the Animals şimdilik yılın en başarılı ilk filmi.

the favourite

3. THE FAVOURITE (Sarayın Gözdesi)
Yön: Yorgos Lanthimos

Geçtiğimiz ay ilk filmi ve en parlak başyapıtı Dogtooth, Türkiye’de ilk kez vizyon şansı bulan Lanthimos’un Alps, The Lobster ve The Killing of A Sacred Deer’dan sonra çektiği beşinci filmi The Favorutie, Venedik’ten gelen yorumlara bakılırsa yine son derece sağlam bir seyirlik. Venedik’ten Jüri Büyük Ödülü ve başrol oyuncusu Olivia Colman’a En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini getiren bu dönem filmi, kıvrak dili ve eğlenceli sahneleriyle Filmekimi’nin de gözdelerinden olacak gibi. İzleyicisini 18. Yüzyıl İngiltere’sinde sarayda geçen kalp kırıcı bir gönül macerasına ve içinden türlü entrikalar geçen sıradışı bir iktidar savaşına ortak eden Lanthimos, her zamanki oyunbaz tarzını bir kez daha konuşturmuş durumda. Başrollerde Colman’a eşlik eden Emma Stone, Rachel Weisz ve Nicholas Hoult gibi isimler de cabası.

loro

4. LORO
Yön: Paolo Sorrentino

La Grande Bellezza ile Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kucakladıktan sonra Youth ve 10 bölümlük enfes HBO dizisi The Young Pope ile seyirci karşısına çıkan İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun uzun zamandır beklenen filmi Loro, nihayet izleyicisiyle buluşuyor. İtalya’nın eski başbakanı Silvio Berlusconi’yi merkeze alan bu siyasi hiciv, prömiyerini Toronto Film Festivali’nde gerçekleştirdi ve son derece olumlu eleştiriler aldı. Başrolde bir kez daha Sorrentino’nun vazgeçilmez oyuncusu Toni Servillo’yu izleyeceğimiz Loro’nun, iki buçuk saatlik süresini bir an bile hissettirmediği söyleniyor. Sorrentino sinemasının kendine has parlaklığına aşina izleyici için seyir zevkiyle bezeli bir iki buçuk saat olacağına ise zaten şüphe yok.

cold war

5. ZIMNA WOJNA (Cold War, Soğuk Savaş)
Yön: Pawel Pawlikowski

Ida ile akılları baştan aldıktan birkaç yıl sonra yine büyüleyici bir sinematografi ve etkileyici bir hikayeden güç aldığı yeni filmi Cold War‘la Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski, Soğuk Savaş döneminde başlayan ve sonrasındaki on yıllara yayılan yürek parçalayan bir aşk hikayesini takip ediyor. Neredeyse hüzünlü bir müzikal olarak tanımlanabilecek film, öyküsünün ruhuyla organik bir bağ kuran şarkılarla, görsel çarpıcılığını ses bandıyla da dengeliyor. Oyuncularından aldığı yüksek performanslarla da güçlenen Cold War, ne kadar şiirsel bir sinema diline sahip olduğunu birkaç film önce kanıtlamış Pawlikowski’nin takipçilerini de epey memnun etti. Cannes’dan kazandığı En İyi Yönetmen ödülü de cabası.

leto

6. LETO (Summer, Yaz)
Yön: Kirill Serebrennikov

Bir önceki filmi The Student ile iki yıl önce Un Certain Regard seçkisinde boy gösteren Serebrennikov’un bu kez Cannes’da Ana Yarışma materyaline gani gani sahip olduğunu kanıtladığı son filmi Leto, nostaljik ancak geçmiş fetişizmine yelken açmaktan kaçınan, enfes bir punk müzikali. Özenli siyah beyaz sinematografisi, başarılı müzikal numaraları ve karakterlerinin yaşadığı evrene seyircisini hapsetmekten bir an bile geri durmayan özverili anlatım diliyle bu yılki yarışmanın en özel filmlerinden birine dönüşen Leto, dönemin politik atmosferini ve sansürle mücadele etmeye çalışan gençlerini de hikayesinin odak noktası haline getiriyor. Tek bir karakterin hikayesini takip etmektense, koca bir arkadaş grubunun umut dolu ruhlarını filmin ana kahramanı haline getiren Leto’nun yönetmeni Kirill Serebrennikov’un bugünlerde Rusya’da ev hapsinde tutulduğunu ise kocaman üzücü bir ironi olarak not düşelim.

non fiction

7. DOUBLES VIES (Non-Fiction, Çifte Hayatlar)
Yön: Olivier Assayas

En son Personal Shopper ile akılları bir kez daha baştan alan Fransız sinemacı Olivier Assayas’ın başrollere Juliette Binoche ve Guillaume Canet gibi sevilen isimleri yerleştirdiği bu son filmi, usta yönetmenin son dönem filmlerinde epey takık olduğu dijital teknolojilerin günlük hayatımızdaki işgali üzerine, eğlenceli bir komedi. Orta yaşlı kahramanları yayınevi yöneticisi Alain ile yazar Leonard’ın değişen teknolojiye uyum sağlama çabasını, ilerledikçe bu ikilinin eşlerinin de resme dahil olduğu bir hikaye etrafında kurgulayan Assayas’ın Altın Aslan için yarıştığı bu son filmi Toronto Film Festivali’nde de izleyici karşısına çıkmış ve olumlu tepkiler almıştı.

museo

8. MUSEUM (Müze)
Yön: Alonso Ruizpalacios

80’li yıllarda Meksika Antropoloji Müzesi’nde gerçekleştirilen ve ülke tarihinin en gizemli ve en büyük soygunlarının başında gelen bir olayı merkez alan bu heyecan verici film, bir önceki işi Güeros ile kendine hayran bırakan yönetmen Alonso Ruizpalacios’un imzasını taşıyor. Başrolde, filmin yapımcılarından da biri olan Gael Garcia Bernal’in yer aldığı film, geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nden de En İyi Senaryo ödülü kazanmıştı.

under the silver lake

9. UNDER THE SILVER LAKE (Gölün Altında)
Yön: David Robert Mitchell

Bir önceki filmi It Follows ile ciddi bir çıkış yapan David Robert Mitchell’ın son filmi Under the Silver Lake, Hitchcockyen bir atmosfere sahip bir neo-noir harikası. Karmaşık yapısı ve uzadıkça tuhaflaşan rejisiyle bir grup eleştirmen tarafından nefret objesine dönüşen film, hem yapı itibari ile Donnie Darko ile benzerlikler taşıyor, hem de Donnie Darko’nun yönetmeni Richard Kelly’nin bir sonraki filmi Southland Tales’ın Cannes’da yarışırken yaşadığı üzücü kadere ortaklık ediyor. Tıpkı Kelly gibi Mitchell da gerçekle fantezinin iç içe geçtiği tuhaf bir aşırılık paketi hazırlamış izleyicisine UTSL’te. Film, klasik Hollywood sinemasının görsel ve kurgusal numaralarını öylesine parlak bir şekilde güncelleyip önümüze getiriyor ki, hikayenin derinliklerine doğru yol alırken, önceki adımları sorgulama ya da akla mantığa uydurma gibi bir gayreti bir süre sonra kapıda bırakmanız gerekiyor. Mitchell bir anlamda klasik bir anlatı takip etmemesine rağmen yine de büyük bir seyir zevki vereceğini henüz ilk yarım saatte garantiliyor. Bu noktada anlaşmayı imzalayıp devam eden seyirciyi benzersiz bir sinemasal tecrübe beklerken, kapının diğer tarafında kalanları muhtemelen acı verici bir ‘izlediklerini anlamlandırma’ sınavı bekliyor. Tekrar tekrar izlenecek, her defasında yeni, zihin açıcı detaylar keşfettirecek özel bir film Under the Silver Lake.

ash is purest white

10. JIANG HU ER NV (Ash is Purest White, Kül En Saf Beyazdır)
Yön: Jia Zhangke

En son üç yıl önce Mountains May Depart ile karşımıza çıkan Çin sinemasının anlatım ustalarından Jia Zhangke’nin, benzer bir dokuda farklı bir on yıllara yayılan acılı hikayeye giriştiği yeni filmi Ash is Purest White, bir mafya lideri ile sevgilisinin trajedilerle oradan oraya sürüklenen öyküsünü merkez alıyor. Son iki filmdir, güçlü kadın kahramanlarına, Çin’in birkaç on yıldır yaşadığı dönüşümü birebir tecrübe ettiren Zhangke, 2001 yılında açtığı filmini günümüze kadar getiriyor. Zeki Demirkubuz’un Kader’ini andıran bir öyküden hareketle yön verdiği filmini, Zhangkevari hamlelerle heyecan ve merak dozajını düşürmeden sürdürüp finale erdiren yönetmen, her zamanki gibi süresini de alabildiğine kullanıyor. Epizodik hikayesi, iki buçuk saati bulan filmin süresini fazla hissettirmese de Zhangke’nin yumuşak karnının montaj masası olduğunu tespit etmek güç değil. Son olarak başroldeki Tao Zhao’nun, her zamanki gibi harika bir performansla ışıldadığını eklemek lazım.

suspiria

11. SUSPIRIA
Yön: Luca Guadagnino

Geçtiğimiz sinema sezonuna Call Me By Your Name ile damgasını vuran, I Am Love ve A Bigger Splash gibi sevilen filmlere imza atmış Luca Guadagnino’nun, giallo klasiği Suspiria’ya getirdiği bu taptaze yeniden çevrim, dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Guadagnino’nun üçüncü kez birlikte çalıştığı Tilda Swinton ile ikinci kez başrole taşıdığı Dakota Johnson’ı başrollere taşıyan filmi, Argento klasiğine yeni bir soluk getirirken, özgün filmin hayranlarından da önemli ölçüde olumlu tepkiler aldı. Her açıdan riskli bir yeniden çevrim olmasına rağmen sıradışı bir iş çıkarmaya başarmasıyla övülen Guadagnino’nun filminin müzikleri de Thom Yorke’a emanet.

le livre dimage

12. LE LIVRE D’IMAGE (The Image Book, İmgeler ve Sözcükler)
Yön: Jean-Luc Godard

Lineer bir hikaye anlatımı ve kurmacaya yakın bir sinema mantığını uzun yıllar önce terketmiş olan yaşayan efsane Jean-Luc Godard, yine muhtemelen evinden hiç çıkmadan yaptığı son filminde, son derece sert IŞİD videolarından, sinema tarihinin bazı etkili anlarına uzanan görüntülerin üstüne, bazı düşünce yazılarından pasaj ve alıntılardan, birtakım coğrafi gözlemlere uzanan dış sesi ile aniden kesilip geri dönen ve farklı ses kanallarından rastgele üzerimize yağan ses ve müziklerle örülü bir filmle daha karşımızda. Kesinlikle herkese göre olmayan bu özel sinema tecrübesi, Godard’ın seyircisiyle, son dönemlerde sıklıkla geçtiği mağrur alaylardan biri. Etkisi altına girip hipnotize olmak kadar, bütünüyle reddetmenin de mümkün olduğu, sıradışı ve değerlendirmeler üstü bir film The Image Book.

dogman

13. DOGMAN
Yön: Matteo Garrone

Gomorrah ile elde ettiği büyük başarı sonrasında Reality ve Tale of Tales gibi fantastik soslu nispeten hafif filmlere yönelen Garrone, bir kez daha kafayı erkeklik meselesine taktığı son filmi Dogman’de, gittikçe güçlenen bir korku imparatorluğu ve beraberinde gelen tahttan indirme mücadelesini, küçük ve puslu bir İtalyan kasabası fonunda, neredeyse masalsı bir atmosferde önümüze getiriyor. Kendi halinde bir köpek bakıcısı olan ve bir yandan da bazı kirli işlere bulaşmaktan geri kalmayan, içinde yaşadığı küçük zümrenin pasifize ettiği ancak örtük bir güç sevdası da taşıyan kahramanı Marcello’nun, kendisi neyse her açıdan onun tam zıttı bir karakter olan zorba Simone ile giriştiği güç ve denge savaşını merkez alan Dogman, Garrone’nin hikaye anlatma becerisini gözler önüne sererken, başroldeki Marcello Fonte’nin Cannes’dan erkek oyuncu ödülü ile dönen enfes oyunculuğundan da güç alıyor. İzleyicisini her saniye kaşıyan ve sürekli diken üstünde bir seyir tecrübesi yaşatan Dogman, yılın geniş kitlelerce en çok bağra basılan Avrupa filmlerinden biri.

climax

14.CLIMAX
Yön: Gaspar Noé

Gaspar Noé hayranları kadar sadık ve coşku dolu bir yönetmen fan grubu çok az çıkar. Noé‘nin bir yönetmenden çok bir rock’n roll yıldızı gibi takılıyor olması ve kendi filmlerinden daha belirgin bir markaya kendi kendini yalnızca dört filmle dönüştürebilmiş olması, kuşkusuz seyircisiyle arasındaki alışverişin eli bayraklı neticesi. Bir önceki filmi Love‘ın Cannes’daki prömiyerini hatırladığımda aklıma -ne yazık ki son derece vasat- filmin kendisinden çok, Lumiere salonunu gece yarısı 01.30’da ağzına kadar doldurmuş smokinli, abiyeli ve -yönetmenin Cannes’a ricasıyla- serbest giyimli hayranlarının çığlık çığlığa coşkusu ve kahramanımızın 10. dakikada fışkıran spermlerinin 3D teknolojisiyle seyircinin yüzüne yağmasıyla kopan alkışlar geliyor… Climax‘te de bu toplu histerik dalgayı yaratacak malzeme, çok daha fazlasıyla mevcut. Gaspar Noé, yine elinden gelen Gaspar Noé‘liği yapmış. Üstelik bu kez Love‘daki gibi ağlak bir romans değil, sıkı bir dans filmi var karşımızda. Ancak Noé‘nin kahramanlarının kimyasal uyarıcılar ve bunların başlarına açtığı felaketleri bilirsiniz… Climax’te de ortalığın savaş alanına dönüşmesi ve kahramanlarımızın sağa sola savrulması çok vakit almıyor ve bu bir buçuk saatlik Noé gösterisi, kendisinden beklenen her tür aşırılığı fazlasıyla gerçekleştirip, bizi bitap düşürdükten sonra bir anda perdeden kayboluyor. Gerçek bir adrenalin paketi!

girl

15. GIRL (Kız)
Yön: Lukas Dhont

Bu yılki Cannes’ın Un Certain Regard bölümünde ödüle boğulan Girl, en iyi ilk filme verilen Altın Kamera ödülünün yanı sıra, Queer Palm, FIPRESCI ve Belirli Bir Bakış bölümünden En İyi Oyuncu ödüllerinin de sahibi oldu. Erkek bedeninde dünyaya gelen 15 yaşında bir kız olan ve balerin olma hayalleriyle yanıp tutuşan Lara’nın geçireceği operasyon öncesi, epey stresli varoluş mücadelesine odaklanan bu sahici ve etkileyici film, başroldeki Victor Polster’ın güçlü performansıyla içli ve çarpıcı bir form alıyor. Kahramanının içinden geçtiği sosyal ve tensel sınavları, herhangi bir ajitasyona meyletmeme gayretiyle, özenli ve sağduyulu bir rejiyle aktaran Lukas Dhont, sonraki işleri merakla beklenen parlak bir yönetmen olarak karşımıza çıkıyor.

shoplifters

16. MANBIKI KAZOKU (Shoplifters, Arakçılar)
Yön: Hirokazu Koreeda

Bu yıl Cannes’ın resmi seçkisini domine eden örtük melodram temasının Uzakdoğu sinemasındaki en yetkin uygulayıcılarından Hirokazu Koreeda’nın böyle bir yılda festivalden Altın Palmiye ile ayrılması elbette şaşırtıcı olmadı. Koreeda’nın yakın döneminde çektiği en iyi filmlerden olması bir yana, bildik tarzını yeni bir hikaye üzerinden bir kez daha alışılageldik şekilde tatbik ettiği Shoplifters, seyircisinin kalbine çarpık, dökük ve tamamen alternatif bir ailenin varolabileceğiyle ilgili kırık ümitler serpiştiren, final bloğuna yaklaşırken sulu gözlü olmaktan da çekinmeyen bir dram. Neredeyse tesadüfen bir araya gelmiş bir ‘kimsesizler’ çetesinden derme çatma bir aile resmi çıkarmış kahramanlarını, seyircisine doz doz sevdirip, onların gündelik ritmine ortak eden Koreeda, bu ‘ailemsi’nin sert ve çıkışsız toplumsal kurallarla verdiği sınavları birbiri ardına diziyor ve bunu yaparken de kimi zaman kendi kurduğu tuzağa düşüp didaktizme kaçmaktan da geri kalmıyor. Buna rağmen müziğinden kurgusuna, senaryo matematiğinden oyuncu performanslarına kadar tek bir anda bile izleyici reflekslerine aykırı bir çıkışa meyletmeden, gerçek bir seyirci gönülçelenine imza atmayı başarıyor. Formül kokan kısımlarına rağmen, önceki filmlerine aşina ve empatik kitleler üzerinde kusursuz işleyebilecek Shoplifters’a giden Altın Palmiye ödülü abartılı olsa da, Koreeda filmografisi içerisinde ‘en iyi’ diye işaret edilebilecek bir iki filmden biri olduğu gerçeğinden kaçmaz çok zor.

leave no trace

17.LEAVE NO TRACE (İz Bırakma)
Yön: Debra Granik

En İyi Film dahil 4 dalda Oscar adayı olan ve Jennifer Lawrence’ı yıldız mertebesine ulaştıran bir önceki filmi Winter’s Bone’dan sekiz yıl sonra yeni filmiyle karşımıza çıkan Debra Granik’in, dünya prömiyerini Sundance’de gerçekleştirip övgülere boğulan Leave No Trace’i, bizi bir kez daha doğa ile insan arasında kurulan ilkel ancak derinlikli ilişkinin merkezine çekerken, sosyal zaaflarıyla baş etmek zorunda kalan bir baba – kızın hikayesine ortak ediyor. Ormanın içinde bir hayat süren ve şehrin keşmekeşinden uzakta, üzerlerinde bir çatı olmadan yaşamayı tercih etmiş genç bir baba ile onun doğduğundan beri bu yaşama ortak edilmiş kızının, gerçek hayatla yüzleşme sürecini incelikli bir dille karşımıza getiren Granik, kahramanlarını yargılamadan ve onları ameliyat masasına yatırmadan, değişim ve dönüşüm süreçlerini başarıyla gözler önüne seriyor. Başroldeki Ben Foster ile Thomasin McKenzie’nin harika oyunlarıyla içe işleyen bir seyir tecrübesine de dönüşen filmin, Lawrence gibi McKenzie’ye de bolca ödül, adaylık ve şöhret getirmesi sürpriz olmayabilir.

lazzaro fellice

18. LAZZARO FELICE (Happy as Lazzaro, Mutlu Lazzaro)
Yön: Alice Rohrwacher

Bir önceki filmi The Wonders ile Cannes’dan Jüri Büyük Ödülü kazanan Alice Rohrwacher’in uzun zamandır merakla beklenen yeni filmi, Rohrwacher’in 16 mm. tercihiyle görsel açıdan sahip olduğu güçlü dili katmerlerken, zaman mefhumunun dönüştürücü gücü üzerinden tuhaf bir aziz hikayesi anlatmaya soyunuyor. İlk yarısında seyircisini bundan 30 sene kadar öncesinin İtalya kırsalına taşıyan ve bir istismar hikayesi anlatan Rohrwacher, filmin ikinci yarısında karakterlerini -keskin bir sürprizle- günümüze taşıyor. Bu kısımda filmin esas mucizesini oluşturan meselenin etkisiyle ilerledikçe –bilinçli şekilde- daha naifleşen hikayesi, bazı anlarda sallanmaya başlasa da Rohrwacher’in anlatmaya soyunduğu mutlak saflığın yok ediliş hikayesi, izleyici üzerinde önemli ölçüde çalışıyor. Akıl ve mantıkla değil, kalp ve ruhla yaklaşılması gereken bir öykü takip etmeye gayret eden bir senarist ve yönetmen olarak Rohrwacher’in epey riskli bir noktada durduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda yapmaya çalıştığı sinemayı olduğu gibi kabul etmeyenlerin sayısının, azımsanmayacak kadar çok olması şaşırtıcı değil. Bununla beraber Cannes’da bir grup eleştirmen tarafından favori gösterilip, jüriden de En İyi Senaryo ödülünü kapması, Rohrwacher’in nüanslı işçiliğinin takdir de edildiğinin kanıtı niteliğinde.

Nicolas Cage appears in Mandy by Panos Cosmatos, an official selection of the Midnight program at the 2018 Sundance Film Festival. Courtesy of Sundance Institute. All photos are copyrighted and may be used by press only for the purpose of news or editorial coverage of Sundance Institute programs. Photos must be accompanied by a credit to the photographer and/or 'Courtesy of Sundance Institute.' Unauthorized use, alteration, reproduction or sale of logos and/or photos is strictly prohibited.

19. MANDY
Yön: Panos Cosmatos

Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Sundance Film Festivali’nden bu yana epey şamata koparan, Panos Cosmatos imzalı bu akıl almaz beyaz perde tecrübesi, Lynchvari bir atmosfere sahip ilk 40 dakikasından sonra öyle tuhaf bir intikam şölenine dönüşüyor ki, seyircisine çığlık çığlığa bağırmakla bolca kahkaha atmak arasındaki ince çizgide gezinip durmak düşüyor. Nicolas Cage’in uzun zaman sonra gördüğümüz en eğlenceli performansını görmek bir yana (özellikle tuvalette şok geçirdiği sahne), ünlü besteci Johan Johansson’ın da ölmeden önce yaptığı son nefis film müziğini duyma açısından da kaçırılmaz bir tecrübeye dönüşen Mandy, yılın en sıra dışı seyir maceralarından birini yaşatıyor.

Maggie Gyllenhaal and Parker Sevak appear in The Kindergarten Teacher by Sara Colangelo, an official selection of the U.S. Dramatic Competition at the 2018 Sundance Film Festival. Courtesy of Sundance Institute. All photos are copyrighted and may be used by press only for the purpose of news or editorial coverage of Sundance Institute programs. Photos must be accompanied by a credit to the photographer and/or 'Courtesy of Sundance Institute.' Unauthorized use, alteration, reproduction or sale of logos and/or photos is strictly prohibited.

20. THE KINDERGARTEN TEACHER (Anaokulu Öğretmeni)
Yön: Sara Colangelo

Bir önceki filmi Little Accidents ile dikkatleri üzerine çeken, Amerikan bağımsız sinemasının genç ve yetenekli kadın yönetmenlerinden Sara Colangelo’ya Sundance’den hak edilmiş bir En İyi Yönetmen ödülü getiren bu son filmi, 20 yıllık bir anaokulu öğretmeninin, sınıftaki çocuklardan birinin şiire olan eğilimini keşfetmesiyle başlayan ve ilerledikçe hüzünlü ve gergin bir hal alan, tuhaf bir ilişkiyi merkez alıyor. Yapımcı koltuğunda da oturan Maggie Gyllenhaal’un eşsiz bir performansla sırtladığı film, uyarlandığı aynı adlı İsrail filminden bile daha başarılı bir yeniden çevrim olmayı başarıyor. Ele aldığı meseleyi etik bir tartışmaya dönüştürerek izleyicisinin kafasını kurcalamayı başaran film, çocuk oyuncu performansıyla da unutulmaz işlerden birine dönüşüyor. Filmde Gael Garcia Bernal de kısa bir rolde izleyici karşısına çıkıyor.

coincoin

21. COINCOIN ET LES Z’INHUMAINS 1&2 (Küçük Serseri Uzaylılara Karşı)
Yön: Bruno Dumont

Fransız sinemasının sıra dışı yönetmenlerinden Bruno Dumont’un 2014 tarihli L’il Quinquin mini dizisinin devamı niteliğindeki dört bölümlük bu son marifeti, yine epey absürt sularda yüzen bir tuhaflık abidesi. Seveninin çok sevdiği, dünyasına giremeyenin ise nefret ettiği o malum Dumont işlerinden biri olan ve festivalde 1 ve 2 olarak ikişer bölüm üst üste ayrı seanslarda gösterilecek olan Coincoin et les Z’inhumans, alışılageldiğin dışındaki uzaylı tasviri ve marifetli anlatım diliyle de dikkat çekiyor. Her nabza göre şerbet vermeyen bu macera, mayınlı bölgelerde gezinmekten hoşlanan sinemaseverlere hitap ediyor.

22. BLAZE
Yön: Ethan Hawke

Oscar adayı olmuş başarılı oyuncu Ethan Hawke’un bir diğer marifeti olan yönetmenlik konusunda ne kadar sağlam bir noktaya geldiğinin kanıtı niteliğindeki bu kendine has müzik filmi, Teksas Kanunsuz Müzik Hareketi’nin kahramanlarından biri olan Blaze Foley’nin yaşamına dair başarılı bir biyografik dram. Başrollerdeki Ben Dickey ve Alia Shawkat’in başarılı performanslarıyla güçlenen filmde Sam Rockwell ve Ethan Hawke da kısa ama etkili oyunlarıyla izleyici karşısına çıkıyor. Kariyeri boyunca oradan oraya savrulan bir müzisyen ile sevdiceğinin öyküsünü, sakin bir reji ve güçlü bir senaryoyla karşımıza getiren Hawke’un şimdiden bir sonraki yönetmenlik marifetini sabırsızlıkla bekliyoruz.

le monde et

23. LE MONDE ES A TOI (The World is Yours, Dünya Senin)
Yön: Romain Gavras

M.I.A., Jamie XX, Kanye West & Jay-Z, Justice ve Last Shadow Puppets gibi isimler için çektiği efsanevi videoklipleriyle bilinen ve usta yönetmen Costa Gavras’ın da oğlu olan Romain Gavras’ın uzun bir aradan sonra yeniden bir uzun metraj sinema filmiyle karşımıza çıktığı bu aksiyon harikası, anlattığı hikayeden çok stilize dili ve güçlü görselliğiyle öne çıkıyor. Son bir vurgun yaptıktan sonra torbacılığı bırakma kararı almış kahramanını olmadık maceraların içine sokan film, yer yer komik de olmayı becerebilmesiyle gerçek bir seyir harikasına dönüşüyor. Jamie XX ve Sebastian’a ait müzikleri de filmin uzun bir videoklibi andıran ruhuna ayrıca hizmet ediyor.

long days journey into night

24. DI QIU ZUI HOU DE YE WAN (Long Day’s Journey into Night, Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk)
Yön: Bi Gan

Geçtiğimiz Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde en sevilen filmlerden biri olan ve hikayesinden çok çarpıcı görselliğiyle öne çıkan bu Bi Gan filmi, adını Eugene O’Neill’in aynı adlı efsane tiyatro metninden alıyor. Kara film atmosferinde bir bilim-kurgu aşk filmi olmasıyla türlerarası bir hale ulaşan film, eski sevgilisini bulmak üzere doğduğu topraklarda bir iz sürme işine giren kahramanını takip ediyor. Özellikle üç boyutlu izlenen upuzun final sekansının yarattığı etkiyle adından söz ettiren film, Çin sinemasından son dönemlerde çıkmış en etkileyici işlerden biri olarak övülüyor.

everybody knows

25. TODOS LO SABEN (Everybody Knows, Herkes Biliyor)
Yön: Asghar Farhadi

Şunu en baştan söylemek lazım: Asghar Farhadi’nin About Elly, A Separation, The Salesman gibi filmlerini epey sevenler için Everybody Knows hafif kaçabilir. Zira karşımızda Farhadi’nin, Le Passe‘de olduğu gibi, alışılageldik tarzını farklı coğrafyalarda çalıştırmayı amaçlayan, özgüvenli sınavlarından biri var. Açıkçası bu kendi rızasıyla girdiği sınavı da başarıyla atlattığını söylemek zor değil. Farhadi’nin Penelope Cruz, Javier Bardem ve Ricardo Carin gibi Latin yıldızları başrole taşıdığı bu ilk İspanyolca filmi, küçük bir kasaba sırları hikayesini merkez alıyor. Kriminal bir olayın yansımaları sonucu ortaya dökülen sırların, filmi gerçek bir Farhadi tecrübesine dönüştürmeye başlamasıyla birlikte, seyircisini avucunun içinden bir an bile bırakmayan Farhadi, merak duygumuzu gıdıklarken her zamanki insani ve etik çıkmazları didiklemekten de geri kalmıyor. Eleştirmenlerden kendini tekrar etmesi konusunda yorumlar alsa da Farhadi’nin en iyi bildiği işlerden birine soyunup kalburüstü bir film ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Evet, kariyerinin en iyi filmi değil ama başarılı oyuncu performansları ve güçlü anlatım diliyle, seyir zevki yüksek bir Farhadi filmi Everybody Knows.

FIRSATINIZ OLURSA

plaire amer

PLAIRE, AIMER ET COURIR VITE (Sorry Angel, Beğen Sev ve Hemen Kaç)
Yön: Christophe Honore

Ma Mere, Dans Paris, Les chansons d’amour gibi filmleriyle kendine özgü bir sinema dili yakalayan Christophe Honore’un Jacques Demy esintili müzikalleri ile küçücük tuhaf filmlerinin ardından yeniden form tutmuş şekilde aramıza döndüğü yeni filmi Sorry Angel, bizi AIDS’le mücadelenin doruk noktasında yaşandığı 1993 Fransa’sına götürüyor ve epey hüzünlü ancak ajitasyona prim vermeyen, son derece mağrur bir hikaye anlatıyor. Yazar kahramanımız Jacques ile onun Jane Campion’ın The Piano’sunun gösterildiği bir sinema salonunda tanıştığı genç flörtü Arthur ile aralarındaki tecrübe ve hayata bakış açısını paylaşımı üzerine kurulu romantik bir aksı takip ederken, özgürce yön değiştiren senaryo, Jacques’ın dışarıya gösterdiği yüzünün altındaki derin karanlığa iniş yaparak, ikinci yarısında derin bir depresyon ve yasın izini sürüyor. İlk bakışta alışılageldik bir hastalık romansı gibi görünen ama derinleştikçe kahramanlarının, genellikle böyle filmlerde kameraya yansımayan kırılganlıkları ve gerçek hayata doğrudan temas eden hallerini açık etmeyi seçen yaratıcı hikaye anlatımı Sorry Angel’ın en büyük meziyeti.

se rokh

SE ROKH (Three Faces, Üç Hayat)
Yön: Jafar Panahi

Uzun yıllardır süren ev hapsine ve film çekme yasağına rağmen zekice yollar bulup film çekmeye devam ederek insanın içini umutla dolduran Jafar Panahi’nin, pek de sarsıcı olmasa da güç veren son dönem filmlerinden biri olan Three Faces, Panahivari bir açmazdan yola çıkıp, hikayesini başarıyla anlatmayı başaran, bunu yaparken de Panahi’nin kendi kökleriyle yıllar sonra yaşadığı karşılaşmaları kamera önüne getirerek, kişisel bir anlatıya da dönüşen ortalamanın üzerinde bir seyirlik. Her ne kadar yeni ya da ilginç bir filme dönüşemese de ve hem Panahi’nin kendisi, hem de Kiarostami gibi bir başka ustadan benzer hissiyatlı filmlerin çok daha iyilerini izlemiş olsak da, küçük bir özgürlük hikayesini takip eden bu filmi, Cannes’daki prömiyerinde Panahi’nin boş bırakılmış koltuğunu dakikalarca alkışlayan sinemaseverler ve sektör insanlarının karşısına getirme fikri, en az filmin kendisi kadar etkileyici. Cate Blanchett başkanlığındaki yarışma jürisinden kazandığı En İyi Senaryo ödülü ise anlaşılabilir ancak bir tık abartılı. Zira filmin sallandığı noktalardan biri de matematiği pek de sağlam kurulmamış senaryosu.

at war

EN GUERRE (At War, Savaşta)
Yön: Stephane Brize

Üç yıl önce yine Cannes’ın Ana Yarışma’sında yer alan bir diğer filmi La loi du marche ile ruhdaş bir filmle karşımıza çıkan ve bir kez daha başrole olağanüstü bir performansla filmi sırtlayan Vincent Lindon’u yerleştiren Brize’nin, öfkesi burnunda bir grup işçinin hak mücadelesini takip eden son filmi At War, neredeyse bir sahte belgesel gibi tasarlanmış hareketli rejisi ve seyircisini içine çekerek anlatının bir parçası haline getiren kurnaz tavrıyla belli bir çıtanın üstüne çıkmayı başarıyor. Her ne kadar Brize açısından pek de heyecan verici bir yeni film sayılmasa da, etkileyici olmayı başaran filmin özellikle final yapma konusunda çok ciddi bir sorunu var. Neredeyse beş farklı final sahnesiyle bir türlü sona eremeyen film, baştaki tansiyonunu final partında önemli ölçüde kaybetse de, yine de dikkate değer bir seyirlik olmayı başarıyor.

capharnaum

CAPHARNAÜM (Capernaum, Kefernahum)
Yön: Nadine Labaki

Caramel ve Where Do We Go Know? gibi filmlerinin ardından Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin yine son derece bıçak sırtı bir meseleyi merkeze aldığı ve izleyicisinin kalbini parça parça etmeye oynayan son filmi Capharnaüm, ailesini, kendini dünyaya getirdikleri için dava eden küçük bir çocuğun yaşadıklarına odaklanıyor. Özellikle final bloğuyla bir grup izleyici ve eleştirmenin yüksek dozda duygu istismarıyla suçladığı film, gerçekten de sinirleri en sağlam seyircileri bile sarsmaya oldukça müsait bir anlatım dili ve had safhada hüzün yüklenmiş durumda. Başroldeki amatör çocuk oyuncusunun inanılmaz gerçekliği ve Labaki’nin yoksunluk fetişisti rejisiyle bir gözyaşı bombasına dönüşen filmin, Jüri Özel Ödülü kazandığı Cannes jürisinden sonra Oscar’dan Altın Küre’ye uzun bir ödül macerasına çıkacağı şimdiden kesin gibi.

the field guide to evil

THE FIELD GUIDE TO EVIL (Kötülük Kılavuzu)
Yön: Ashim Ahluwalia, Can Evrenol, Severin Fiala, Veronika Franz, Katrin Gebbe, Calvin Reeder, Agnieszka Smoczynska, Peter Strickland, Yannis Veslemes

Dünyanın dört bir yanından halk öyküleri, söylenceler ve gizemli hurafeleri merkez alan sekiz kısa filmden oluşan bu toplama filmde, Berberian Sound Studio ve The Duke of Burgundy gibi enfes filmlere imza atmış Peter Strickland’den, Goodnight Mommy’nin yönetmeni Veronika Franz ve Severin Fiala’dan, Baskın ve Housewife filmleriyle tanınan Can Evrenol’a kadar çok sayıda önemli yönetmen bir araya geliyor.

Bunlar da var:

Vision
A Star is Born (Bir Yıldız Doğuyor)
Don’t Worry, He Won’t Get Far On Foot (Merak Etme, Fazla Uzaklaşamaz)
The Man Who Killed Don Quixote (Don Kişot’u Öldüren Adam)
Whitney
Kona fer i strid
Pity (Zavallı)
Ray&Liz
Freres Ennemis (Düşman Kardeşler)
Arctic
En Liberte (Seninle Başım Dertte)
La Quietud (Sükunet)
Diamanto

VAKTİNİZ BOLSA

NETEMO SAMETEMO (Asako I & II)
Yön: Ryusuke Hamaguchi

Daha önce çektiği dört, beş ya da bir saatlik kurmaca filmlerle beyaz perde üzerinde kafasına göre takılmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş yönetmen Ryusuke Hamaguchi’nin son filmi Asako I & II, ele aldığı hikayeden yol alınabilecek özgün eğilimlerin hiçbirine bulaşmayıp, dümdüz bir pembe dizi bölümünü andıran bir anlatıya sahip. Tofubeats imzalı Hal Hartley filmlerinden çıkmışçasına bir hissiyat veren müzikleri ve bir sürüklemeyi başaran senaryo kurgusu dışında pek bir hikmeti olmayan bu romantik dram, uzadıkça uzayan süresiyle de ortada iki saatlik bir malzeme olmadığını bağıra çağıra haykırıyor.

UN COUTEAU DANS LE COEUR (Knife + Heart)
Yön: Yann Gonzalez

Çektiği ilgi çekici kısa filmlerin ardından ilk filmi You and the Night ile tuhaf ancak özgün bir seyirlik sunan Yann Gonzalez, bu kez bir gey giallo ile karşımıza çıktığı son filminde, tercih ettiği bilinçli ucuzluğun takdir edilecek yanları olmakla birlikte, yer yer parodi atmosferine kayan rejisi de Gonzalez’in bir önceki işindeki gibi bir özgün ruh da taşımıyor. Hal böyle olunca insana Vanessa Paradis’nin tuhaf ve eğlenceli performansıyla oyalanmak ve birkaç zekice yönelinmiş görsel tercihle vakit geçirmekten fazlası düşmüyor.

KINGS
Yön: Deniz Gamze Ergüven

İlk filmi Mustang ile özellikle Amerika’da çokça ses getiren, ödül ve övgülere boğulup Fransa adına Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı olan, dili Türkçe olmasına rağmen Türkçe’de neredeyse hiçbir karşılığı olmayan senaryosuyla şaşkınlık yaratan Deniz Gamze Ergüven’in, bu kez dili İngilizce olması ve Amerikan topraklarının en önemli meselelerinden ırkçılığı temel alan hassas bir hikaye anlatmaya girişmesine rağmen bir tık hadsiz ve önemli ölçüde yersiz bulunan son filmi Kings, Halle Berry ve Daniel Craig’i başrole taşıyan tuhaf bir melodram. Ergüven’in pek de hakim olmadığı ancak ‘festival dostu’ olarak kodlanmış temalarda film çekme ısrarının son ürünü olan film, tüm dünyada ciddi bir hayalkırıklığı yaratmıştı.

THE HOUSE THAT JACK BUILT
Yön: Lars Von Trier

Dogville‘den bu yana kişisel problemleri ve her nedense bir türlü gizlemediği depresif karakterini sinemasına yansıtmakta bir beis görmeyen Lars Von Trier, aynı taktiği bir kez daha, bu sefer cidden çekilemez bir hikâyeye (!) uyguluyor. Ne öykü, ne karakter, ne de başka somut bir senaryosal elementi dikkate değer bulmadığını her saniyesinde seyircisine haykıran iki buçuk saatlik bir sabır testi olan The House That Jack Built‘te Trier, sanat ve hayat arasındaki yıkıcı ilişkiye dair son derece sığ fikirlerini, araya giren görsellerle, kahramanımız Jack ve onun -bir yere kadar- görünmez muhatabının muhabbetine hapsediyor. Karşımızda bazı anlarında gülünç bile olamayacak kadar üzücü bir kariyer intiharı var. Üstelik zihnindeki kara bulutlar iyice saldırgan, seksist ve anti-hümanist sınırlarda geziniyor artık.

 

Benzer yazılar