Gökçen Kaynatan neden bir efsane?

Gökçen Kaynatan neden bir efsane?

Gökçen Kaynatan Türkiye’de icra edilen müzik adına önemli bir efsane. Artık doğru-yanlış kavramlarının bulanıklaştığı bir çağda yaşıyoruz, efsane sıfatının içeriği de hem bizde hem dünyada bir hayli genişledi o nedenle. Geçtiğimiz Aralık ayında Gökçen Kaynatan’ın Finders Keepers etiketiyle yayınlanan ve erken dönem elektronik kayıtlarından özel bir koleksiyonu dinleyiciyle paylaşan plağının lansmanı kapsamında Bant Mag. Havuz’da gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, kendisinin neden bir efsane olduğunun temeline inmeye çalıştık. 

Röportaj: Haluk Damar

Öncelikle Gökçen Kaynatan’ın Türkiye’de yabancı müziğin plağa kaydedilmesine öncülük ettiği gerçeğini kenara yazalım ve yetiştirdiği isimlerden biraz bahsederek başlayalım. Örneğin Türkiye müzik tarihinin önemli isimlerinden biri Silüetler ve Mesut Aytunca. Gökçen Kaynatan, Mesun Aytunca’nın hocası. Ona bas gitarı yokken kendi eliyle atölyede bas gitar yapan kişi aynı zamanda. Sadık Bütünley – Dede Korkut Destanı 1 ve 2 Türkiye’de çıkmış en önemli 45’liklerin ilk 20’sinde yer alır muhtemelen. Sadık Bütünley’in de hocası Gökçen Kaynatan. Cem Karaca’yla da çalışma zamanı bulmuş ve daha sonrasında aklınıza gelebilecek birçok isme öncülük, hocalık ve mentorluk etmiş. Ve şimdi mikrofonu kendisine uzatıyoruz. 

gkc2

Türkiye’de 1950’lerden itibaren, yoklukları çerçeveye alarak, yabancı müziğin sizin nezdinizde nasıl geliştiğini sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz?

Haluk kardeşimiz yokluktan bahsetti. Biz elektro gitarı yabancı magazin mecmualardan gördüğümüzde kalbimiz çarpardı. Ah bizim de böyle bir gitarımız ne zaman olacak derdik. Yoktu. Türkiye’de hiçbir şey yoktu ve ben o zamanlar yokluk nedeniyle insanın bir arayış içine girdiğine inanıyorum. Ne yapabilirim de burada biz müzik yapabiliriz düşüncesi doğuyor. Bu altı yaşından itibaren başladı ve lise çağında had safhaya geldi. Özellikle derslerde proje çizmek hoşuma giderdi. Öyle bir şey yapayım ki, orkestranın 4 tane elemanı varsa en az 5-6 kanalı ve altında büyük bir amplifikatör olsun. Hem taşırken kolaylık olur hem de kullanmak kolay olur diye düşündüm. İki kanal da efekt kanalı yaptım çünkü o zamanlarda elektronik müziğe merakım vardı. Her yaptığımız parçada bir efekt eklerdik üzerine. Bunun yapımı için sağda solda araştırma yaptım ve Doğubank’ın karşısında bir radyo tamircisi var, adı Necdet, soyadı Altınçizme. Bu sana gerekli imalatı yapar dediler. Projemi aldım gittim ve kendisine dedim, “Bak burada dört kanal var, iki kanal da efekt kanalı var, pilkap var, teyp var, toplam sekiz kanal, bası, tizi ve bir de volümü olacak” derken ben o arada preamplifikatörü tarif etmişim, haberim bile yok. 2000 yılında öğrendim onu. Dedim altında da güçlü bir amplifikatör olsun. O zaman yerli amplifikatörler var, camide, toplantıda filan onlarla konuşup söyleşiyorlar. “Tamam” dedi, “Yaparız ama buna bir kap lazım”. Mobilya dükkânımız da vardı ben ona şık bir kap yaptım. Tekerlekli olduğu için taşınması da kolaydı. O aleti biz ben üniversiteyi bitirene kadar kullandık. Yıllar sonra, 2000 yılında, üçüncü dünya ülkelerinde –ülkemiz Türkiye de onlardan biri oluyor– rock’n’roll, pop nasıldı diye Hollanda’dan bir ekip geldi. Bizim basında da çıkmış bu makinenin resimleri vardı. Bu ne diye sordular. Dedim ki bu sekiz kanallı, enstrümanlar içerisine giriyor, efekt de yapabiliyoruz, altındaki büyük amplifikatörden de sesimiz çıkıyor ama toplu olarak çıktığı gibi biz onu nereye gitmek istersek kolayca taşıyıp götürebiliyoruz da. Dediler ki o tarihte dünyada böyle bir alet yok, “Siz bunu nereden düşünüp de yaptınız?”. Dedim, “Arada bir yukarıdan yolluyorlar, çiziyoruz”. Halbuki söylesem ki yokluktan kaynaklıyor! Yok. Ülkede hiçbir şeyimiz yok. Derken Metin Aytunca ders alıyor benden, talebem. Erol Bilem [Silüetler] ders alıyor benden, talebem. Bilgesu Duru ders alıyor benden, talebem. Hepsi de yetenkli talebeler. İlk orkestramı onlardan oluşan bir ekiple kurduk. Kurduk ama Mesut Aytunca bas gitar çalacak, bas gitarı yok. Haydi bizim mobilya dükkânına gittim ve bir şey çizdim, üzerini de bakırdan bir plaka kapladım, kromaj yaptım, mikrofonlar koydum ve bayağı yakışıklı bir bas gitar oluştu. Yüksek Kaldırım’da Papa George vardı, oradan da bas tellerini aldım. Uzun seneler kullandık bu bas gitarı. O zamanlar da Sinema 63’te, sağda solda bize normal sinema vermiyorlar. Biraz da ayıp olmasın ama, engelliyorlardı çıkmamızı. Baktık ki olmuyor kendi konserimizi kendimiz yapar olduk ve Sinema 63’te bir konser vereceğiz ama tesisatımız yok. Necdet’e, “Sende amplifikatör var mı seslendirmek için?” dedim, “Bir tane Meazzi amplifikatörüm var, bir uyduruk Echo’m var, bir D12 var, bir de yumurtadan mikrofon var. İyi dedik, getir onları. Şimdi davetiyenin arkasına Ses Düzen: Necdet Altınçizme, Elektronik Düzen: Atilla ya da Işık Erbay diye yazıyoruz. Her konserde elektronik düzen derken Necdet Altınçizme boş durmadı gitti Meazzi’ler aldı ve bugün Türkiye’nin en büyük ses düzeni sistemine sahip bir imparatorluk kurdu. 

Şimdi Gökçen Kaynatan gibi işin en başını yakalayınca yok kavramı önemli, bunu aklımızda tutmaya devam ediyoruz ama yokluktan nerelere gideceğimiz daha önemli bence. O zaman konserler nasıl geçiyordu? Meşhur iskeletin kalktığı özel konserleri  anlatabilir misiniz?

Şimdi sene 1952, 1953, 1955… Orkestranın ses düzeninin taşıyıcısı var. Yani bizim bugün “roadie” dediğimiz olay 1952 yılında bizde var. Stüdyomuz [Kadıköy] Moda’da Bostan Sokak’taydı. Oradan alıyor tesisatı ve hangi sinemada konser yapacaksak getirip kuruyor ve düzenini bağlıyordu. O arada bizim elbiselerimiz ütülenirdi. Herkesin kıyafeti vardı. Son zamanlarda dört beş takım kıyafetimiz vardı ve herkes bir örnek giyinirdi. Gerçek anlamda her konserde şov yapardık. Tabii ki o yıllarda alışılmamış bir düzendi, bayağı beğeni gördü. Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları 1952 yılında kuruldu. Bugün hâlâ Gökçen Kaynatan ve Arkadaşları devam ediyor. Bir kısım arkadaşlarımız rahatsızlık ya da vefat dolayısıyla ayrıldılar ama hâlâ bizim orkestramız duruyor. Bir gençler orkestramız var, bir de duayenler orkestramız var. Duayenler orkestramızda 35 prova yapıyoruz ama konserin % 40’ına geçmiyor başarısı ama gençlerden oluşan orkestrayla % 70 – % 80 başarı sağlıyoruz. Bir yandan da elektronik müzik devam etti, oradan televizyon programları başladı. Gökçen Kaynatan ve Elektronikleri Yıldız Yağmuru’nda. O konserlerde şov yaptığımız zaman o günkü düzen nedir? En yenisi? Mor ışığı. Mor ışığını Almanya’dan aldım getirdim Türkiye’ye. Sene 1955’i geçmiyor. O arada da tesisatı yeniledik. Fender Dual Showman amfi, Fender Jazzmaster gitar, Farfisa org getirdim ve Türkiye’de bunlar o dönemde çok nadir bulunan eşyalardı. Bir de mor ötesi ışık getirdim. O yıllarda Kilink var. İskelet giysisi var. Gündemde, herkes çok beğeniyor. Kıyafetlerimizin arkasına vücudumuzun formunda Kilink yaptırdım. Şimdi konserde normalde ışıklar yanıyor, ama parçanın en heyecanlı yeri gelince birdenbire arkamızı dönüyoruz, ışıklar kararıyor ve Kilinkler çıkıyor, başlıyor çalmaya. Bağıran bağırana. Genelde de sandalyeleri filan kırıyorlardı da o tarafını anlatmayayım. Sonra bir bakıyorsunuz, yerden bir iskelet kalkıp uçuyor. Bu nasıl uçuyor diye soruyorlardı. İşte o da bizim sırrımız oluyordu. Böyle şovlarla devam ediyorduk. 

Bir yandan prodüksiyonlar da başladı bu yıllarda. Ama prodüksiyonların detayına girmeden önce dinleyicilerimize baştan bir profil çizmenizi istiyorum. Bir kişi olarak ürettiğiniz prodüksiyon ve projelerin mimarlığına dair. Önce fikir, sonra resim, sonra proje, sonra bunu geliştirmeniz, o arada müziği yapmanız… Bunu detaylıca anlatabilir misiniz?

İç mimarım, endüstriyel tasarımcıyım ve Kültür Bakanlığı’na kayıtlı bir ressamım. Ayrıca mahkemelerde 1999’dan bugüne kadar sekiz ayrı meslekte yeminli bilirkişiliğim var. İlk günden itibaren bir eseri yapmadan önce evvela onun temelini hazırlardım. Bir resim çizerdik. Konser olacaksa farklı olurdu, televizyona aktarılacaksa farklı olurdu. Tasarımdan sahneye aktarılışına kadar bütün geçen süre içerisinde, export’u dahil, hepsi bir kişiyle oluyor. O zaman mesela televizyon programında “Doğanın Ötesi”, “Evren”, “Sihirbaz” çalıyorsa bizim dekor yapmamız ya da dans etmemiz gerekiyordu. Aytolon’a bize bir uzay dekoru lazım, yapabilir misin diye soruyordum. Diyordu ki, “Abi ben uzaya gitmedim nereden bileyim uzay dekoru”. Merdivene çıkıp uzay dekoru hazırlıyor, sonra da konusuna göre danslarını canlı klip olarak programda yapıyorduk. Ama şanssızlığımız şu oldu ki ki ilk televizyon programı Maçka Teknik Üniversitesi’nin deneme yayınlarıyla başladı. Ampeg kayıt teybi renkli çekiyor ama yayın siyah-beyazdı.

Bir yandan da prodüksiyonlar devam ederken her parçaya elektronik yapılar ekliyorsunuz en başından beri. Biraz da bunu detaylandırabilir misiniz?

Dediğim gibi o zamanlar elektronik cihazlar yok, synthesizer yok, sampling yok, bilgisayar yok, hiçbir şey yok. Bilgisayar deneme amacıyla çok basit bir kavramla girdi piyasaya ama pek fazla bir şey yapma imkânımız olmuyordu. Topkapı’da bir hurdalık vardı. Orada birtakım uçaklardan, radarlardan filan gelen elektronik eşyalar bulmak mümkündü. Ben de gittim oradan bir radar osilatörü aldım. Baktım onda birtakım frekans değişiklikleri yapabiliyorum. Bizim “Sihirbaz”, “Evren”, “Cehennem” ve sonrası “Cehennem Yolu”. “Doğanın Ötesi” ilk yapıt 1972 tarihli. “Anjiyo” 1979’da. Biraz da parçaların doğuşu yaşanmışlıktan kaynaklanıyor. Özellikle “Anjiyo”.

“Anjiyo”ya gelmeden önce kronolojik sıra ile gidersek biraz da Moda sahillerini ve Moda’nın müziğinize yansımasını anlatabilir misiniz?

Moda’da yaşıyoruz, deniz kenarındayız. Moda İskelesi’nde denize madenî para atardık, tabii çocuğuz o zaman. 12 metre derinlikteki paranın madenî parıltısını görürdük. Bir süre sonra bunlar görünmez oldu. O zamanlar müteahhitler Kalamış’tan itibaren bütün sahil semtlerini binalarla doldurdular. Foseptiklerini, taşmalarını, kanalizasyonlarını ördüler. Dolayısıyla her şey denize akar oldu. Kalamış sahilleri istiridyelerle doluydu. Toplayabiliyorduk. Hepsi kayboldu. Şimdi temiz dediğimiz denizin de dibini görmek mümkün değil ama hasbelkader onu kabul eder olduk. 

Moda’daki bu yaşamdan “Doğanın Ötesi” ortaya çıktı.

Evet, “Doğanın Ötesi” küresel kirlenmeyle ilgili resimler yapmaya başladım ve beş tane resim yaptım. Bilemiyorum. Dünya ona çok çabuk bir şekilde yaklaştı. Çok az bir süre kaldı. Az dediğim 250-350 senemiz filan var. Biz göremeyiz de… 350 sene sonra dünya ve tüm gezegenler büyük bir karadelik tarafından yutulacak ya da büyük bir gök cismi var. Şu an dünyanın etrafında 40 bin tane kadar geziyor. Günün birinde bunlar çarpacak. Cenneti başka bir yerde arıyoruz ama aslında dünya bize armağan edilmiş bir cennet. Yok evrende böyle bir gezegen daha. Varsa da metalik madde olarak var. Bizdeyse her şey bir altın kesik ama biz onu asırlar boyunca hep tükettik. Bugün de tüketiyoruz. Yarın da tüketeceğiz çünkü bu insanlığın zaafı. 

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:61’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar