“Hayli tuhaf bir gezegen, ilham her yerde”: Love, Hippies & Gangsters

“Hayli tuhaf bir gezegen, ilham her yerde”: Love, Hippies & Gangsters

Bir süredir Londra’da yerleşik olan müzisyen ve besteci Yiğit Bülbül, Post Dial’ın ardından farklı müzikal doğrultularda ilerlediği solo projesi Love, Hippies & Gangsters‘la karşımıza çıkıyor. Şimdiye dek kısa formatlarda üç yayın yapan Love, Hippies & Gangsters’ı ve ilham kaynaklarını Yiğit Bülbül’le konuştuk.

Yaklaşık iki yıldır aralıklı olarak single’lar yayınladığın Love, Hippies & Gangsters projesinin çıkış noktası senin için ne oldu? İsminin bir hikayesi var mı?

Üç yıl oldu, 2014’ten beri her yıl bir şeyler yayınlamaya çalışıyorum. Çok özel bir çıkış noktası yok aslında, zaten kendimi bildim bileli her boş anımda bir şeyler karalıyorum veya kaydediyorum. Londra’ya taşınmamla da Post Dial fiilen sona erince yeni bir proje yaratma fikri hoşuma gitti; ihtiyacım da vardı bir şekilde bir şeyleri dışa vurmaya. Bir de işler Post Dial’da daha yavaş, daha çok düşünerek ilerliyordu, zihnen yorucuydu. Bu projede ise tam tersine “gönderrrr gelsin” düsturuyla hareket ediyorum. Şarkıları ilk halleriyle bırakmaya, çok da kurcalamamaya ve vaktimi ziyan etmemeye çalışıyorum. İsmin aşırı özel veya güzel bir hikayesi yok .

Sence Love, Hippies & Gangsters’ın önceki projelerinden beslendiği yanları neler?

Önceki projelerimden pek bir beslenme olduğunu sanmıyorum sanki ama emin de değilim, her şey tamamen farklı bir şekilde gelişiyor tek başına olunca. Dinlediğim müzik de hayli farklı 5-10 sene öncesine göre. Yaşadığım hayat da tamamen farklı. Bilmem, pek yok gibi. 

Son yayınladığın single olan “Dazzled / Old Days”, müziğinde biraz daha neo-psikedeli yönüne doğru bir eğilimin ağır bastığını hissettiriyor. Sana şu sıralar ilham veren şeyler, yaratıcı sürecinde rolü olan şeyler neler?

Aa, öyle mi? Bana da sanki önceki single ve EP daha neo-psikedeli kategorisindeymiş gibi geliyor; bu son single’ı biraz daha muğlak buluyorum. Baya uzun süredir kendimi Afrika ve Güney Amerika müziklerinde salamura ettim, bir de Türkiye, Japonya, Tayland, Güney Kore vesaire. Birkaç sene önce psikedeli sahnesine baya sarmıştım, sonra ona da ilgimi kaybettim biraz. Terli terli adamlar fuzz pedallarına tapıyorlar… Neyse, biraz sıkıldım galiba etrafta bas bas reklamı yapılan Britanya/Amerika eksenli müziklerden, bu müziklerin akıl almaz PR bütçelerinin yardımıyla her gazete, dergi, afiş veya blogda burnuma sokulmasından. Eskiden “vay be, her yerde karşıma çıkıyor şu grup, çok iyi olmalı, merak ettim” diye düşünürdüm (naiflik, çocukluk). Şimdi ise o işlerin nasıl döndüğünü, ne kadar büyük bir endüstrinin çarklarından birisi olduğunu birebir bildiğim için biraz bulantıyla bakıyorum bütün o tiyatroya, çok da merak etmiyorum , ilgimi çekmiyor. Ama hayat güzel, dünya kocaman ve hayli tuhaf bir gezegen, ilham her yerde. 

Bir süredir yaşadığın Londra’nın müziğinde nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyor / gözlemliyorsun?

Yukarıda bahsettiğim o bulantıyı Londra’da yaşamıyor, buranın müzik sektörünün göbeğinde çalışmıyor olsaydım herhalde bu kadar şiddetli hissetmezdim – o açıdan dolaylı da olsa dinlediğim müzikler üzerinde böyle bir etkisi var. Bir de dünyanın her yerinden güzel hikayeleri ve renkli hayalleriyle gelmiş çeşit çeşit insanla dolu bir şehir Londra, hepsinden iki müzisyen, iki grup öğrensen iki bira devirirken, hop, müziğini dinlediğin coğrafya bir anda genişliyor. Bir yandan da hemen hemen her hafta, bazen haftada birkaç kez acayip acayip konserler izliyorum dünyanın dört bir yanından, free jazz’dan Japon blues’una, poptan psikdeliye, onların da elbet bir etkisi vardır. 

Love, Hippies & Gangsters’ın canlı performanslarıyla ilgili nasıl fikirler var aklında? Tek başına hazırladığın bu projeyi sahneye taşırken nasıl bir formasyon düşünüyorsun?

Hiçbir fikrim yok hâlâ, bir iki senedir üzerinde çalışıyorum, düşünüyorum-taşınıyorum ama şu anki denklemde bir çıkış yolu bulamıyorum. Grup toparlamak en ideal senaryo, ama stüdyo kiralamak, beş tane yetişkin insanın aynı gün, aynı saatte vakit yaratabilmesi falan çok zor, özellikle Londra’da. Işık hızında ilerleyen bir şehir burası, yorucu, meşgul ve pahalı. O yüzden belki kendi kendimi ikna edebilirsem tek başıma gitarımla bir şeyler yaparım, ya da daha minimal bir kadroyla bir-iki kişi deli saçması bir gürültü-patırtı koparırım. 

Benzer yazılar