İçimde Kalmasın: Uzay Heparı, Derya Arbaş, Orhan Atasoy

İçimde Kalmasın: Uzay Heparı, Derya Arbaş, Orhan Atasoy

Sadi Güran, İçimde Kalmasın serisinde sevdiği kişileri, albüm ve kitap kapaklarını, film afişlerini, kendisinde anısı olan bilumum nostaljik karakteri ve müfredatı yeniden hayal ediyor… İçimde Kalmasın’ın bu ikinci çalışması, “ilk aşk acımız” Uzay Heparı için Ceyl’an Ertem’in, Heparı gibi genç yaşta ve beklenmedik şekilde aramızdan ayrılan Derya Arbaş için Engin Ertan’ın ve 1993 tarihli “Gemiler” şarkısıyla kültleşen Orhan Atasoy için Ekin Sanaç’ın yazdığı vedalarla geliyor.

İllüstrasyon: Sadi Güran
Yazı: Ceyl’an Ertem, Engin Ertan, Ekin Sanaç

uzay heparı_

Uzay Heparı

1989, 8 yaşındayım, Zuhal Olcay’ın Küçük Bir Öykü Bu albümü yayınlanmış, içinde Uzay’ın piyano sesleri var, ilk kez duyuyorum.

Evde dinleniyor bu albüm, “Hani canım bir kadın ve bir erkek varmış” diye başlıyor bu küçük öykü. Ama Uzay’ın hayatında bizim için önemli birden fazla kadının adı geçecektir bu kısa öyküde. Bu isimleri zikretmeyeceğim. 

Belki onun aşkına onlarca şarkı yazılacaktır ve biz o şarkılarda çektiğimiz of’lardan yıldızlara merdiven dayayacağız-dır…

“Serserim benim deli dolu sevgilim, kor gibi sıcak ya da sular gibi serin.”
Bestelediği şarkıların sözleri genellikle bir kadına ait olur. Ve sanki ona yazılmıştır işte, o bir serseridir, şakacıdır, yakışıklıdır. Motosikletin üzerinde saçlarını dalgalandırır. “Sen ki özgürlük kadar güzelsin” 
İlk “müzisyen sevdamız” onunla başlar, benim yaşımdaki kızlar ve bazı oğlanlar, ona aşık olmuşuzdur. 
“Gece, melek ve bizim çocuklar…”

Sonra bir gün bir haber, 14 yaşındayım, 11 gün süren hayat mücadelesini büyük üzüntüyle izliyorum, uzaktan.

“Yas”, sonra Karaağaç; “Ötme bülbül ötme, can ayazda kışta, sen gülü terk etme, şarkılar şiirler yasta”…
Kısacık hayatına sığdırdığı besteleri ve aşkları, Türkiye pop müzik tarihinde gizli ve derin izler bırakmıştır.

Dedim ya; bir müzisyene ilk kez âşık olmuşuzdur, herkes Tarkan’ın gözlerine vurgunken, biz Uzay’ın bakışlarına tutulmuşuzdur.

Dans edip oynayacakken erken bir vedaya kahrolmuşuzdur.

Uzay; ilk aşk acısı, ilk yas, 
bize kalan ilk miras.

Ceyl’an Ertem

derya_

Derya Arbaş

Derya Arbaş hayatımıza 1980’lerin ortasında girmişti. Güzeldi, farklı bir havası vardı, ne de olsa ta Amerikalardan gelmişti. Ona duyduğumuz hayranlığın ardında kuşkusuz bitmek bilmeyen malum toplumsal meselemiz vardı: Ne kadar Batılı, ne kadar Doğuluyuz?

Ailesindeki ünlü isimler; dedesi ressam Avni Arbaş, eski Türkiye güzeli annesi Zerrin Arbaş ve Apaçi kökenli Amerikalı oyuncu babası Dehl Berti sayesinde dikkat çekmişti ama çabucak Derya Arbaş da ünlü oluverdi. Playmen dergisinin ilk sayısının kapak güzeliydi ve “Türk Brooke Shields’i” diye tanıtılıyordu. Aynı dönemde peş peşe rol aldığı sinema filmlerinden birisinin adı da Bitmeyen Sevda idi ama Brooke Shields’in başrolünde olduğu “Endless Love” ile bir alakası yoktu.

Arbaş’ın o yıllarda rol aldığı filmler arasında en akılda kalanı ise Nisan Akman’ın yönettiği Beyaz Bisiklet olsa gerek. Genellikle Pascal Lainé’in romanı Dantelacı Kız’dan aynı adla uyarlanan Claude Goretta filminin yeniden çevrimi olarak anılır ama Akman Beyaz Bisiklet’in senaryosunun gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazıldığını söylemişti zamanında. Derya Arbaş filmde sona eren ilişkisinin travmasını atlatamayan ve giderek deliren genç bir kadını canlandırıyordu.

Bir sonraki kuşağın Derya Arbaş’ı özdeşleştireceği film ise Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1993 yapımı Gece, Melek ve Bizim Çocuklar oldu. Başrolü Derya Arbaş ile paylaşan Uzay Heparı, film gösterime girdikten kısa zaman sonra geçirdiği trafik kazası sonucu hayata veda etmişti. Bugün geriye dönüp bakınca 25 yıllık bu film çoğumuza buruk bir duyguyu hatırlatıyor. Belki de yıllar sonra tekrar keşfedilip, bir nevi külte dönüşmesi bu yüzden. O burukluğun sebebi ne peki? Kuşkusuz genç yaşta ve beklenmedik şekilde ölen iki başrol oyuncusu: Uzay Heparı ve Derya Arbaş. Fakat onların yanı sıra; eski Beyoğlu, eski İstanbul, eski Türkiye demek Gece, Melek ve Bizim Çocuklar… Evet, Derya Arbaş’ın trajik hayat öyküsü bugün “eski Türkiye” diye andığımız o dönemle ister istemez bağlı.

Engin Ertan

gemiler_

Orhan Atasoy

“Varsayımlı bir doğuşla habersiz bir yok oluştur zaman.”

Orhan Atasoy’un 1993 tarihli ilk albümüne adını veren açılış parçası “Yanmışız” böyle başlıyor. Atasoy’u kültleştiren esas iş ise albümün çıkış parçası “Gemiler” ve şarkının olağanüstü klibi elbet.

zleri Orhan Atasoy’a, müziği Orhan Atasoy ve Ercüment Vural‘a ait olan “Gemiler” şarkısının yayınlanması, video kliplerin yeni yeni popüler olmaya başladığı yıllara denk geliyor. Şarkının klibinin yayını için dakika sayan ve karşısında çakılıp kalan hiç kimse onun tesirinden henüz çıkabilmiş değil. Tabii, bağlantılar sonradan kuruldu. Dönersen Islık Çal filmi (1992) ertesi, Fikret Kuşkan’ı bir trans rolünde Karaköy rıhtımında yürürken takip ediyoruz klipte. Soyunarak ilerliyor. Bu “uzun” yürüyüşe eşlik edenler arasında Cem Özer, Seyyal Taner ve hatta Uzay Heparı var. Ancak (Vikipedi’de yazan bilginin aksine) bu klibin (ve şarkının) aynı dönemde çekilmiş olması ve Uzay Heparı’nın aldığı bu kısa rol dışında Gece, Melek ve Bizim Çocuklar filmiyle herhangi bir bağı yok.

“Sen geçerken sahilden sessizce, gemiler kalkar yüreğimden gizlice.”

Sözlerin buğusuyla şarkı boğazda düğümleniyor. Klibin tek planda çekilmiş olması ise inanılmaz. MTV’de gösterilen ilk Türkçe klip oluyor. Toplumun marjinal gördüğü karakterlerin aktığı, dönemin video klip kurgularının çok ötesinde bir “sanat” işi. İzzet Öz’ün deyişiyle belki 200 kişi varmış o gece Karaköy’de. “Herkesi bir araya getiren”, bir nevi “bir birleşme klibi” olmuş.

Orhan Atasoy, ilk albümü yayınlandıktan çok kısa süre sonra, 1994’te, bir daha Türkiye’ye dönmemek üzere ABD’ye yerleşti ve 2009’da kansere yenik düşerek hayata veda etti. “Gemiler”in klibiyse Fransa’dan 1992 yılında Türkiye’ye gelen Umur Turagay’ın buradaki ilk işiydi. Sonrasında kendisini “Kış Güneşi”, “Kınalı Bebek” ve televizyon kanallarını kapattıran “Kuşu Kalkmaz” gibi parçalar için çektiği kliplerle tanıyacaktık.

Çocukken ilerleyen yıllarda nelere tanıklık edeceğimizi bilmiyor oluyoruz. Hani 1990’ları neresinden tutsak elimizde kalıyor ya… Varsayımlı doğuşlar ve habersiz yok oluşlarla cebelleştiğimiz kesin. Ama bir de hiçbir karşılık beklemeden, sadece bu klibi çekmek, bu buram buram sanat kokan işi ortaya çıkarmak için o gece Karaköy’de olma hali var. Orhan Atasoy’un şarkılarında titrettiği son heceler hep bunu da düşündürüyor.

Ekin Sanaç

Benzer yazılar