Masal gibi: Caro Emerald

Masal gibi: Caro Emerald

“Birbirimiz olmadan bu kadar iyi olmazdık…”

Röportaj: Leyla Aksu

25. İstanbul Caz Festivali’nde sahne alacak Caro Emerald, 2007 tarihli çıkış parçası “Back It Up” ile Hollanda’da radyoları ele geçirdiğinden bu yana pürüzsüz caz vokalleriyle, zengin pop atmosferiyle ve modern ritimlerle süslediği şarkılarını, geleneksel swing ve noir tangoları ile geçmişten “şık” bir dönemi anımsatan dokunuşlarla beziyor. Son kısaçalarında da uzak diyarlardaki tropik bir adadan hayalperest kaçamaklar paylaşan Emerald, 12 Temmuz’da Zorlu PSM’de gerçekleştireceği İstanbul konseri öncesinde bizlerle cazla nasıl tanıştığını, müzikal takımını ve İstanbul’a dönmenin heyecanını paylaştı.

Daha önce müzikal bir aileden geldiğini, aile fertlerinin de enstrüman çalıp klasik müzik dinlediğini paylaştın. Böyle müzikal bir ortamda büyümek nasıldı? Müzik okumaya, bunu profesyonel olarak yapmaya nasıl karar verdin ve sesindeki” cazı” ilk ne zaman fark edip sahiplendin?
Evet, bunların hepsi çok iyi sorular bence. Müzikal bir aile içerisinde büyüdüğümü aslında hiç fark etmemiştim sanırım. Yani sanki herkes her an müzik çalıyor falan gibi, o bağlamda o kadar da müzikal değildi, ama hep beraber şarkı söylediğimizi hatırlıyorum. Beraber bulaşıkları yıkadığımızda, armoni yaparak şarkı söylerdik ve sanırım bu her ailenin yaptığı bir şey değil. [Gülme] Ama benim çok hoşuma giderdi beraber şarkı söylemek. Müzik de yalnızca hayatın doğal bir parçasıydı, bu yüzden de biraz kanıksadığım bir şeydi. Daha sonralar fark ettim ki, evet, gerçekten müzikal bir ailem vardı ve ondan sonra da bunu geliştirmeye başladım.

Sesimi fark ettiğim zaman… çünkü caz dinleyerek büyümedim; ailem de dinlemezdi. Yani nereden geldiğini bilmiyorum, ama bir şekilde, halihazırda cazımsı bir sesim vardı. Ondan sonra da şan dersleri almaya başladım. Bu derslerde müzikal şarkılar falan yapardık sadece, ama bunun ardından gidip vokalist olmak üzere okumaya karar verdim ve o zaman da yalnızca iki seçenek vardı, ya klasik ya da caz. Klasik gerçekten ilgimi çekmiyordu. Caz da yani bu dönemde çalabileceğim diğer her şey için yalnızca bir temel oluşturuyordu. Genel olarak daha çok funk, soul ve R&B türünde müziklere ilgi duyuyordum; sevdiklerim bunlardı ve caz da temel prensipleri öğrenmem için oradaydı. Bu da janr olarak cazdan ilham almaya başladığım dönem oldu.

Peki bu bağlamda sana ilham olan o ilk isimler kimlerdi, hatırlıyor musun?
Oldukça basitti sanırım. Ella Fitzgerald’dı. Ah, bir de Louis Armstrong ilk olmuş olabilir. Evet, çünkü ilk isimler… asıl saçma olan şey, ben kimin söylediğini bilmeden bu caz parçalarını öğrendim, biliyor musun? Öğretmenim direkt parçaları öğretirdi, o yüzden hiç tam farkına varmadım. Ama daha sonra bu şarkılardan bazılarının Louis Armstrong’dan olduğunu öğrendim. Bir başkası da Fats Waller’dı. Bu şarkılardan birkaçını dinledim sadece ve ondan sonra da caz okumaya başladım. Ella Fitzgerald, Billie Holiday, Sarah Vaughan, Dinah Washington… Ama bu yalnızca erken dönemlerimdeydi. Ondan sonrasında biraz daha ileriye gitti, mesela Shirley Bassey–ki bu aslında tam da caz değil, ama biraz eski tarzda yani–ve Dusty Springfield de son on yıldır dinlediğim biridir. Yani çok fazla ilham kaynağı var, ama aynı zamanda da pop listelerini de çok dinlerdim ve şimdi de hala dinliyorum. Beyoncé ve Rihanna, örneğin bunlar da çok sık dinlediğim seslerdi.

2007’deki “Back it Up”tan bu yana, Jan van Wieringen, David Schreurs ve Vincent Degiorgio’dan oluşan oldukça sabit bir grupla çalışıyorsun. Bu işbirliğinizden ve grup dinamiğinizden bahsedebilir misin? Her şeyin başlangıcı olan o ilk kayıttan bu yana nasıl gelişti?
Evet! Biliyor musun? Komik olan şu ki, ben hiç başka bir şekilde çalışmadım ki. O yüzden neyin normal olduğunu bilmiyorum, bir tek insanların anlattıklarından duyduklarım var. Ama çalışma şeklimiz gerçekten bir kolektif gibi. Tamam, ben öndeyim, şarkı söyleyip sahneye çıkıyorum, ama gerisini hepimiz beraber yapıyoruz.

David az çok tüm olayı koordine eden gibi. Çok fazla fikri olan birisi, ama aynı zamanda da bizim fikirlerimizi bir araya toplayan da o. Vince bir şarkı ve söz yazarı; ağzından her türlü şarkı ve şarkı sözü çıkıyor ve bu da ona odaklanacak bir şey vermiş oldu. Jan da kesinlikle her türlü fikri hayata geçirmekte çok iyi olan birisi; tonmeister, harika bir ses düzenleyicisi, nasıl kayıt yapılır, nasıl miksaj yapılır, o eski sesi vermek için kullanabileceğin efektler konusunda çok bilgili ve aynı zamanda işin canlı performans tarafını, videoları ve görselleri koordine etmekte de çok iyi. Gerçekten de ne çeşit bir gidişat istediğimizi belirledikten sonra, Jan hakikaten herkes ile çok iyi koordine edebilen adam. Örneğin bir canlı performansı hazırlarken tabii ki bir grup liderim oluyor, daha çok aranjmanlara odaklanan, ama temel fikir ve turun, gösterinin konsepti benden ve bu ekipten geliyor. Mesela diyelim ki şu yönde gitmek istiyoruz ve şarkılar, ilham panoları falan geliştiriyoruz. Ondan sonra işe koyuluyorlar. Görsellerle uğraşan herkesle de yapıyoruz bunu, mesela konserler için görselleri hazırlayanlarla. Bunların çoğunu da Jan koordine ediyor. Sanat tarafı içinse, o biraz daha Dan’in işi. Sanat çalışmalarını yapıyor, o tarafı da koordine ediyor ve aynı zamanda da üçü bizim plak şirketini de yönetiyor. Amsterdam’da kendi plak şirketimiz var çünkü, bu yüzden de bir kadromuz, bizim için çalışanlar da var. Yani yapılacak çok iş var, o yüzden bizim yaptığımız kesinlikle toplu bir efor. Her zaman da hissettik ki… Çünkü birbirimiz olmadan bu kadar iyi olmazdık. Hiçbirimiz bu kadar iyi olmazdı; hiçbirimiz bunların hiçbir tanesi, bunun gibi herhangi bir şeyi daha önce yaşamadık. O yüzden gerçekten de bir artı bir üç ediyor gibi.

Bahsettiğin görsellere dönersek, yalnızca şarkıların içerisinde değil, sunumlarında da öne çıkan filmsel ilhamlar, noir ve anlatı unsurları oluyor ve yarattığınız sound’la oldukça doğal bir şekilde örtüşüyorlar. Müziğine eşlik eden işin bu görsel tarafını ve varsa ilham kaynaklarını biraz anlatabilir misin?
Elbette, çok fazla görsel ilham var! Biliyor musun, biraz işin hangi tarafından bahsettiğine bağlı olarak değişiyor, ama bu David ile Vince’in beraber çok sık yaptığı bir şey. Yazmaya başladıklarında örneğin YouTube’a bakarlardı. Çünkü diyelim ki Vince belki bir fikrini anlatmaya çalışıyor, ondan sonra da “biraz bunun gibi,” deyip YouTube’da, örneğin eski swing gruplarının videolarını aramaya koyulurlardı. Ama yalnızca müziğin kendisi değil, aynı zamanda müziğin tüm sound’u çünkü o kadar uzun zaman önce yaratılmıştı ki ve de öyle bir videonun tüm havası. Bir de yazacak güzel hikâyeler ve konular bulabilmek için film sahnelerine bakarlardı; Hitchcock filmerine falan mesela. Her şarkı için de ilhamın nereden geldiğiyle ilgili bir hikâyeleri olurdu.

İkinci albüm de sanırım videolardan çok fotoğraf kareleriyle ilgiliydi. Çok fazla görsel biriktirdiğimizi hatırlıyorum, çünkü moda yönünde ilerliyorduk biraz; en büyük ilham kaynağı modaydı: kadınların stili, zarifliği, bir nevi zamansız bir stil. Bu yüzden 40’ların ve 50’lerin modasını da inceliyorduk, ondan sonra da ilham panosu falan derleyip ofise asıyorduk. Ve yani sırf ona bak, çok ilham veriyor, biliyor musun? Yani böyle bir şeye bakarsan eğer, işin içine girmenin çok rahat bir yolu. Çünkü ne istediğini anlatmaya başladığın zaman çok karışık oluyor. Ama eğer “anlatmak istediğim böyle bir şey” diyerekten bir görsel verebilirsen, o zaman fikirlerini karşı tarafa aktarabilmenin için çok kolay bir yolu oluyor.

İlham panoları ve benzerinden söz açılmışken, “Emerald Island”ın hem ses, hem de görsel olarak çok belirgin bir tonu ve ruh hali var. Çağrıştırmak istediğin belirli bir görüntü var mıydı ve bu nasıl oraya çıktı?
Evet, valla exotica teması egzotik bir yer fikrinden esinlenerek… Yani, esasında annem Aruba adasından geliyor, Karayipler’deki bir ada bu ve David’de bununla bir şeyler yapmanın keyifli olacağını düşündü. Yani bana çok yakın olan bir şey bu. Ondan sonra da bir yandan eski olan müzikleri araştırmaya koyuldular ve exotica denen bu janrı buldular. Exotica çok garip türde bir şey ve ta 19. yüzyılda, insanlar dünyanın her köşesini gezmeye başladığı sıralarda başlamıştı bile. İnsanlar duydukları yeni şeyleri, farklı ülkeleri hep kopyalamaya başlarlardı. Ama daha sonra janrın bir tür dirilişi de oldu ve işlerin bazen gerçekten garipleştiği yer de burası. Mesela tamamı orman seslerinden falan oluşan albümler bulabiliyorsun; gerçekten çok garip, pek ana akım bir şey değil. Ama bizim için çok güzel bir esin kaynağı çünkü müziğe anında belirli bir hava katıyor. Yazarken de bunu temel aldık ve görseller içinse de seyahat posterlerine bakıyorduk. Şöyle olsaydı… mesela, ne bileyim, 1960’larda hayatta olsaydın ve daha önce gitmediğin uzak diyarların hayalini kuruyor olsaydın, ne yapardın? Ne arıyor olurdun? Ne görmek isterdin? Bu egzotik adaya yapabileceğin büyük bir seyahatin reklamı gibi; tüm görsellerin ilham kaynağı esasında bu.

Peki Metropole Orkestrası gibi önemli bir caz kurumuyla işbirliği yapmak nasıldı?
Ah, gerçekten çok keyifli. Gerçekten öyle. Bu ilk sefer de değildi aslında. Ama aradıklarında, Aralık’ta bir konser serisi yapmak üzere bana geldiler ve yani buna evet demek çok kolaydı. Çünkü tamamen eğlence. Biliyor musun, asıl güzel tarafı şu ki, orkestra aklına gelebilecek her enstrümanı barındırabiliyor. Bizim müziğimizde de yani, o kadar zengin ki, o kadar çok farklı enstrüman var ki. Bir klarnet düşün, marimba, arplar var, bir sürü farklı perküsyon… ve bunların hepsi Metropole’de var ve de çok çok yüksek bir seviyede işliyorlar. Her şeyi çalabiliyorlar. O yüzden onlarla prova yapmak bile zaten keyifli çünkü şöyle oluyor, bir sürü farklı sesten oluşan şarkılarım var ve normalde bunlar için elektronik aletlerle de çalışıyoruz. Albümdeki sample’ların bazılarını kullanıyoruz ve onları bilgisayardan falan canlı çalıyoruz çünkü sample’daki havayı hiçbir zaman tam yakalayamıyorsun. Canlı çalmaya başlarsan gerçekten tekdüze kalabiliyor. Ama orkestrayla…. Vay. Gerçekten inanılmaz bir şeydi; yani hayat buldu. Hatta daha önce hiç olması gerektiği gibi, orkestrayla çalamadığım bir şarkım vardı, “I Belong to You” diye. Gerçekten inanılmaz bir deneyimdi bu.

En azından sonbaharın ortalarına kadar yoldasın gibi gözüküyor. Tur nasıl gidiyor?
Tur harika; çok seviyorum. Kesinlikle çok seviyorum! Özellikle az önce söylediklerimle, şovun muhafaza ediliş şekliyle de gerçekten özel bir performans hazırlamak için gerekli zamanı ayırıyoruz. Hazır olduğumuz zaman da harika grubum var, her şey yerli yerinde ve hepimiz sırf çalabilmek için gerçekten çok sabırsızlanıyoruz çünkü çok eğlenceli olacağını biliyoruz. Ve sırf müzik de değil, biliyor musun? İşin tümü. Çok rahat bir şekilde turlayabilecek kadar bütçesi olan sayılı şanslı insanlardan biriyim … gerçekten bir peri masal gibi. Kim dünyada en sevdiği işi yapmak istemez ve bir de bunun üstüne bu kadar iyi bakılmak? Neredeyse daha çok tatile benziyor. Bir de bunların üstüne para kazanmak? Öyle bir şey ki… gerçekten hayallerim gerçek oluyor.

Peki bir sonraki projenin ne olacağını biliyor musun, yoksa biraz ara mı…
Hayır. Hayır, bu noktada kesinlikle her şeyi yeniden değerlendiriyoruz; bu turun ardından ne yapacağız? Bunu gerçekten düşünüyoruz ve sanırım ilk defa bu konuda karar vermek için bu kadar uzun zaman aldık. Ama bence bekleyip görmek lazım, nelerle ortaya çıkacağız.

Yeniden İstanbul’a gelmek için heyecanlı mısın? Buradayken yapmak istediğin şeyler var mı?
Ah, o kadar çok heyecanlıyım ki! Çok heyecanlıyım çünkü İstanbul bence kesinlikle dünyadaki en güzel şehirlerden bir tanesi. Tura çıkmak isteyeceğin şehirlerden çünkü yapacak o kadar çok şey var ki ve çok çok muhteşem bir şehir, insanlarını da çok seviyorum. Çünkü gerçekten hissediyorum ki… Şimdilik sanırım iki kere geldim İstanbul’a ve şehirde hissedilen hava çok metropoliten; yani bir sürü farklı insan, herkes dışarıda dolanıyor, herkes birbiriyle bağlantı kuruyor, herkes farklı görünüyor, farklı davranıyor… O kadar dinamik ve enteresan ki. Umarım yeterince vaktim olur, tabii ki çok da fazla olmayacak ama, en çok istediğim dışarda, sokaklarda yürümek, dükkanlara, alınabilecek şeylere bakmak ve inşallah dışarıda, Boğaz’ın kenarında oturup belki bir şeyler içmek ve evet, yani bir kulübe de gidebilirsek o zaman daha da muhteşem olur. Ama evet, göreceğiz!

Benzer yazılar