“Olabildiği kadar herkese seslenen yerlerde olmak”: MİRGÜN CABAS ve ÖZGÜR MUMCU

“Olabildiği kadar herkese seslenen yerlerde olmak”: MİRGÜN CABAS ve ÖZGÜR MUMCU

Geçtiğimiz Ekim ayından beri düzenlediğimiz Yüz Yüze serisi kapsamında gazeteci, yazar Özgür Mumcu, her ay Bant Mag. Havuz/Bina’da farklı disiplinden bir konuk ağırlıyor ve karşılıklı rahat ve keyifli bir muhabbet döndürülüyor. Mumcu’nun 3 Mart tarihindeki konuğu gazeteci, yazar ve televizyoncu Mirgün Cabas oldu. Bugüne kadar çok sayıda nitelikli işin altına imzasını atmış olan Cabas, ülkenin yeni bir seçime doğru ilerlemekte olduğu bugünlerde seçim yayınlarının unutulmaz sunucusu olarak da elbette kendisini hatırlatmakta. Gazeteciliğe ilk adım attığı yıllardan başlayarak merak uyandırıcı kariyerinin çarpıcı detaylarının ve unutulmaz hikâyelerin üzerinden geçen sohbet, Türkiye’de ana akım medyanın yolculuğu adına da oldukça hafıza tazeleyici.

Röportaj: Özgür Mumcu – İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç – Deşifre: Selin Örnek

Özgür: Mirgün, sen İzmirlisin aslında…

Mirgün: Evet.

Özgür: Sonradan Ankara’ya gidiyorsun, Ankara İletişim Fakültesi’nden mezun oluyorsun. Gazeteci olmak hep aklında olan bir şey miydi? Nasıl gerçekleşti hikâye?

Mirgün: İletişim Fakültesi’ne girmek benim şu hayatta yapabileceğim tek şeydi. Başka alternatifim yoktu, seçeneksizlikten girdim. Çünkü ben hiç hesap kitap bilmeyen, fen bilimlerinden anlamayan bir insanım. Okuldayken de böyleydim ve yapabileceğim tek şey birazcık Türkçe’ye ve sosyal bölümüne abanmak ve o puanlar sayesinde kapağı bir üniversiteye atmaktı. Sosyalim fena değildi ama Türkçem daha da iyiydi. Seçenekler arasında en cazip olan da İletişim Fakültesi bölümleriydi: gazetecilik, halkla ilişkiler, radyo televizyon. İlk tercihlerimden biriydi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi.

Özgür: Okuldayken mi karar verdin gazeteci olmaya?

Mirgün: Aslında benim niyetim hiç gazetecilik falan yapmak değildi. Benim babam İzmir’de esnaf. Yani sanatçı esnaf; zanaatkar, kuyumcu. Çok iyi mücevher tasarımları yapan bir adam. Ben de çocukluğumda yaz tatillerinde onun işine biraz bulaşmıştım. O küçük kafamla diyordum ki “Ne güzel işte, okurum üniversiteyi sonra döner burada baba işini yaparım”. Tabii üniversiteye gidince tam öyle olmuyor. Hele bir de İzmir’den Ankara’ya gidince başka bir şey yaşamaya başlıyorsun. Ama ben hâlâ “Ne yapsam? Gazetecilik yapılır mı? Halkla ilişkilerci mi olsam? Reklamcı mı olsam?” derken bir gün bir ders sırasında bir profesörüm, Korkmaz Alemdar, “Aranızda gazetecilik stajı yapmak isteyen kimse var mı?” diye sordu. Niyeyse bir şey dürttü ve kaldırdım elimi. Öyle başladı. Milliyet’in Ankara bürosunda Derya Sazak’a gönderdi beni. O dönemde Ankara Haber Müdürü’ydü.

“Özellikle siyasi muhabirlik cevvallik isteyen bir iş. Yürürken bir milletvekilinin koluna girip ‘E abi, ne oluyor?’ diye adamı konuşturman gerekiyor. O girişkenlik bende yoktu o zamanlar. Hâlâ da insanlarla pek öyle ilişki kuramıyorum bir taraftan da.” -Mirgün Cabas

Özgür: Büyükelçiliğin oradaydı değil mi?

Mirgün: Aynen. Amerikan Büyükelçiliğinin hemen yanı. Derya Sazak, Fikret Bila… Öylece oturdum ben kapıda. Sonra Derya Sazak beni çağırdı ve “Kimsin? Necisin? Ne yapmak istiyorsun?” gibi sorular sordu. Ben de hepsine en olmayacak cevapları verdim. Ona rağmen “İyi. Gel başla.” dedi. Sonra ben orada çaylak, genç ve hakikaten ne istediğini bilmeyen bir çocuk olarak üç buçuk yıl çalıştım. Herhalde dünya tarihinin en kötü stajyer gazete muhabiriydim. Çünkü…

Özgür: Seni hangi alanlara vermişlerdi?

Mirgün: İlk olarak çalışma hayatı muhabirinin yanına verdiler ve hayatımda gittiğim ilk basın toplantısı bir sendika basın toplantısıydı. Sonra Çalışma Bakanlığı falan derken beni hızlı bir şekilde sol partilere verdiler. SHP’yi izlemeye başladım, Erdal İnönü’yü. Sonra CHP açıldı, SHP bölündü, Deniz Baykal’ın partisi… Sonra ben CHP muhabiri oldum ve bir anda kendimi otobüslerde buldum! Seçim otobüslerinde binlerce kilometre gidiyoruz, habire gidiyoruz ve artık nerede olduğunu şaşırıyorsun. Otobüste birtakım milletvekilleri, genel başkanlar, Erdal İnönü’ler, Deniz Baykal’lar… Bir yandan da Türkiye’yi tanıyorum; gitmediğim vilayeti kalmadı o dönemde Türkiye’nin.

Özgür: Çok seçim olan bir dönem o zaman.

Mirgün: Evet. Bir de CHP yeni kurulmuştu ve kendilerini anlatmak, tanıtmak için acayip seyahat ediyorlardı. Sonra ben bu sol partileri izlerken şans gerçekten orada yüzüme güldü. Dedim ya, dünyanın en kötü stajyer gazete muhabiriydim.

Özgür: Niye kötü olduğunu düşünüyordun?

Mirgün: Bilmiyorum. Belki biraz ısrar etseydim iyi bir gazete muhabiri de olabilirdim ama… Gazetecilik, muhabirlik, özellikle de siyasi muhabirlik cevvallik isteyen bir iş. Yürürken bir milletvekilinin koluna girip “Ee abi, ne oluyor?” diye adamı konuşturman gerekiyor. O girişkenlik bende yoktu o zamanlar. Hâlâ da insanlarla pek öyle ilişki kuramıyorum bir taraftan da.

Özgür: O zaman devamında niye meclis muhabiri oldun?

Mirgün: Şöyle oldu: Oradan televizyona geçtim. Televizyonda pek öyle bir cevvallik gerekmiyor. Gazetecilikte senden beklenen birinci şey rutin haberi yapmak ama aslında senden özel haber ve kulis haberi bekliyorlar. Televizyonda ise senden beklenen birincil şey takip ettiğin şeyi iyi anlatman ve ekranda onu doğru ifade etmen. Eğer üzerine kulis alabiliyorsan çok ekstra bir şey. O pastanın çileği.

Özgür: Bu arada somut anlamıyla “kulis haberinden” bahsediyoruz çünkü iktidarın da muhalefetin de mecliste kulisleri var. Oralara hakikaten girebiliyor mu peki gazeteciler?

Mirgün: Girebiliyor. Eğer meclise akrediteysen veya yeteri kadar tecrüben varsa, basın kartın varsa parlamento muhabiri olabiliyorsun. Parlamento muhabirliği Ankara’da o zaman (belki hâlâ öyle) en seçkin, hatta seçkinci gazetecilik derneğiydi. Örneğin beş yıllık sarı basın kartın yoksa parlamento muhabiri olunamıyor. Benim avantajım televizyonlarda çok az sayıda tecrübeli ve o kadar eski basın kartına sahip muhabir olduğu için istisna yapmalarıydı. Televizyonlardan gelen her muhabiri parlamento muhabiri olarak akredite ediyorlardı.

Özgür: O üç buçuk sene sonunda televizyona geçtin ve o zaman oldun.

Mirgün: Televizyona geçtim ve ondan sonra parlamento muhabiri oldum.

Özgür: Çünkü gazetelerde bir de staja kadro vermezler senelerce.

Mirgün: Vermediler. Ben ilk kadroyu televizyona geçtiğim zaman gördüm. Üç buçuk yılın sonunda doğru dürüst bir maaşım ve bir kadrom oldu.

Özgür: Bu en büyük sorundu, ben de hatırlıyorum. Hâlâ da çok ciddi sorundur.

Mirgün: Sürünmeyi göze alman gerekiyor gazetecilik yapmak için. O yüzden sonraki yıllarda televizyonda yöneticilik yaparken yaşı biraz ileri insanlar “Ya… Ben gazeteciliğe geçsem mi? Kariyer değiştirsem mi?” dedikleri zaman “Bu gençken ancak başlanabilecek bir iş çünkü ciddi bir sürünme süresi var.” diyordum.

Özgür: Tabii muhabirlik harika bir meslek yani; hem kuş kadar maaşı var, herhangi bir güvencesi yok, sürekli risk altındasın ve yüksek bir tempoda çalışıyorsun.

Mirgün: Tamamen öyle. 7/24 hazır ve nazır olman gerekiyor. Televizyon muhabiriyken mesela kız arkadaşımla (o da gazeteciydi) bir yıl dönümü kutluyoruz, yemek yiyoruz falan… Tak! Deprem oldu mesela ya da bir maden göçüğü oldu. Üzerimde abuk sabuk kıyafetlerle ofise gidip kendimi Zonguldak’ın bir köyünde madenin kapısından canlı yayında facia anlatırken falan bulduğum çok olmuştur yani.

Özgür: Televizyona geçişin nasıl oldu peki? Yani yeni kuruluyor tabii o zamanlar, hangisine geçtin?

Mirgün: Yok. O zaman var. ATV var, bir sürü kanal var, tüm kanallar var. ATV’nin haber yöneticisi Ali Kırca: “Haber Dairesi Başkanı”. TRT’den gelme bir gelenek o da. Normalde haber dairesi denilecek büyüklükte bir şey değil ama eski TRT’ci olduğu için onu almış oraya koymuş: “ATV haber dairesi başkanı: Ali Kırca”.

Özgür: On kişiler orada…

Mirgün: Hani bilemedin otuz. Ama TRT haber 350 kişi yani. Neyse, şimdi bu şahane bir güruh, gerçekten de Ankara’nın en iyi televizyon bürosu. Başında Baki abimiz var; Baki Şehirlioğlu. Çok insanın bildiği biri değildir ama TRT’den gelmedir, Ankara büronun başında. O büroda Çiğdem Anat, Gürkan Zengin, Tayfun Taliboğlu, Şirin Payzın, Yavuz Oğhan, ben, Murat Çelik gibi insanlar var. Sonra beni birileri öneriyor, hatta bir tanesi de Çiğdem Anat. Neyse beni çağırdılar görüşmeye, iş teklif ettiler ve ben de kabul ettim. Sonra palas pandıras ATV’ye geçtim. Sudan çıkmış balık gibiyim, acayip korkuyorum bir yandan çünkü çok zor bir iş. Kamera karşısında habire konuşman, kendini anlatman, bir şeyler söylemen gerekiyor.

Özgür: Öyle bir tecrüben de yok o zaman.

Mirgün: Hiç yok. Bunu nasıl yapıyorlar diye uzun uzun baktığım dönemler yani. Sonra bant kayıt, canlı yayın derken yavaş yavaş öğreniyorsun işi.

Özgür: Ne kadar sürdü meclis muhabirliği?

Mirgün: Ben orada iki buçuk yıl falan çalıştım. 1998’in sonuna kadar aşağı yukarı ATV’de çalıştım. Orada meclis muhabirliği yaptım, o iyiydi. Gazete muhabirliğinden farkı şuydu: bir kere hakikaten ortamı iyi gözlemlersen, haberini iyi takip edersen, takır takır anlatırsan, iyi bir muhabir oluyorsun. Bir de üzerine televizyona çıktığın için artık takip ettiğin insanlar da seni bilir hale geliyorlar. O dönemde tabii televizyonda daha az uzmanlık alanı vardı ve bir sürü şeyi takip etmen gerekiyordu. Her şeyi herkes yapıyor. O acayip bir tecrübeydi.

Özgür: Yani mecliste çalışmak için çok verimli bir dönem o dönem aslında. Koalisyon hükûmeti var, her şey karman çorman…

Mirgün: Tam 28 Şubat.

Özgür: Çok güzel bir dönemmiş (!)

Mirgün: 20 yıl oldu. 20 yıl önceki ve yirmi yıla iki gün önceki yayınımı çok iyi hatırlıyorum. Mesela onu anlatayım size. Şimdi 28 Şubat’ın olacağına biz önceden uyandık. Çünkü niye? Ben şöyle hatırlıyorum: Erbakan’a sürekli bir baskı var. Ondan sonra Aydın Menderes (Adnan Menderes’in oğlu) o sırada Refah Partisi’nde milletvekili ve sürekli “Bu MGK’da kötü şeyler olacak.” diyor ve galiba istifa etti partiden. O yüzden de gözler o Milli Güvenlik Kurulu toplantısına çevrildi. Normalde zaten o zamanlar her Milli Güvenlik Kurulu toplantısının öncesinde biz oraya yığınak yapardık, panayır yeri gibi olur cumhurbaşkanlığının önü. O dönemde Erbakan başbakan, Demirel cumhurbaşkanı, Tansu Çiller başbakan yardımcısı. Büyük kıyamet kopacak diye biz büyük bir yığınak yaptık ve beklemeye başladı televizyon kanalları. Sabahtan itibaren bekliyoruz. Öğlen oldu, bir şey olmuyor. Öğleden sonra oldu, bir şey olmuyor. Sonra saatler ilerledi, ben Cumhurbaşkanlığından merkeze geldim, ATV bürosuna. Hâlâ bir şey yok. Son dakika yayın yapacağız bildiri çıktığı anda. Şöyle oldu: Bütün kanallara, gazetelere, ajanslara alfabetik sırayla faks çekmeye başladılar. Biz de Baki Abi’yle birlikte faksın ucunda bekliyoruz! Yani neredeyse faksı çekeceğiz daha çabuk gelsin diye! Ondan sonra hakikaten faks da geldi ve hemen biz baktık, ben onu kendimce bir özetledim, o bir şeylerin altını çizdi, ışıklar yandı, kırmızı ışık yandı ve o sırada ne varsa canlı yayında. O zamanlar haber kanalları bu kadar çok yoktu ve güçlü değildi, ana kanallar da eğlence kanalları da önemli bir şey olduğu zaman yayınlarını kesiyorlardı ve son dakika haberlerini giriyorlardı. Ben şöyle bir cümleyle başladığımı hatırlıyorum yayına: “28 Şubat’ta başlayan toplantı 1 Mart’ta bitti (çünkü gece yarısını geçmişti). Bildiri 1 Mart’ta geldi ve işte bildiride yazılanlar…” Sonrasında bildiriyi canlı yayında okudum. Sonra 28 Şubat oldu, bir sürü rezillik oldu, onları hepimiz biliyoruz. Sonra ben toplam dokuz yıl Ankara’da yaşadıktan sonra Ankara’dan sıkıldım.

Özgür: Faal muhabirdin yani on sene yaklaşık.

Mirgün: Üç yılı öğrencilikle geçti ama altı yıl sahadaydım, her yerde muhabirlik yaptım. Sonra ben bir İstanbul’a gideyim dedim. Hiçbir planım ya da bağlantım yoktu. ATV’dekiler dediler ki “İyi, gel burada çalışırsın”. Ama benim içimden hiç ATV’de çalışmak gelmiyordu. Buraya geldiğimde CNN Türk kuruluyordu ve o zaman CNN Türk değildi adı; ETC, EcoTV gibi tuhaf bir adı vardı. Birand kuruyor. Ondan sonra Çiğdem Anat ATV’den ayrılmış ve NTV’ye gelmiş. Birand da onun eski hocası ve Birand Çiğdem’e diyor ki bu kanala gel. O da olur diyor, sonra bana da gel diyor ve beni Birand’la görüştürüyor. Birand “Gelir misin?” dedi “Gelirim.” dedim. ATV’ye ben haber kanalına gidiyorum dediğimde Ayşenur Aslan’la Ali Kırca bana dediler ki gidemezsin. Niye? Çünkü bir tarafta Doğan Grubu bir tarafta Sabah Grubu. Onların arasında bir anlaşma var. İkisi ortak bir reklam şirketi kurmuşlar, reklam alma şirketi. İki grubun da bütün yayın organlarına Bimaş denilen o şirket reklam topluyor. Peki bunun gazetecilikle ne alakası var? Şimdi bunlar orada ortak olunca bir sürü alanda daha ortak oluyorlar ve birbirlerinden insan alıp personel maliyetlerini yükseltmemek için centilmenlik anlaşması koymuşlar oraya: birbirimizin çalışanlarını almayacağız diye. Kabak Mirgün Cabas’ın başına patladı mı patladı.

Özgür: Zaten iki tane grup var o zaman. En büyük iki grup bu. Uzanlar yeni yeni başlıyorlar tabii.

Mirgün: Evet. Ondan sonra ben giderim dedim. Çünkü biz el sıkıştıktan sonra Birand, Ertuğrul Özkök’e götür dedi. Ertuğrul Özkök de o zaman Milliyet’in yayın yönetmeni. Yani Doğan Grubu’nun en tepesindeki adam. “Ben Zafer’le yemek yiyeceğim (Zafer Mutlu, öbür grubun yönetici pozisyonundaki adamı), ben çözerim sizin işinizi” dedi. İyi dedim. Sonra aradan üç beş gün geçti, ses soluk yok. Ardından telefon geldi senin iş olmadı diye. Hadi ya, nasıl olmadı? Birand bana bir tane mektup yazdı sonra ertesi gün. Hayatta belge falan saklayan biri değilimdir ama Birand’ın o el yazısıyla yazdığı mektup duruyor, böyle kargacık burgacık bir yazıyla yazmış: “Mirgün şu an acayip sinirliyim, ben bu işi beceremedim ama eminim biz bir gün bir yerde birlikte bir şey yapacağız. Sevgiler, Mehmet Ali”. Sevgiler Mehmet Ali de ben ne yapacağım yani? İstanbul’a gelmişim, bir de kız arkadaşım var benim peşime takılıp gelmiş neye güvendiyse. Çiğdem’in evinde kalıyorum.

Özgür: Sen hafif hafif kuyumculuk işini düşünmeye başlamışsındır.

Mirgün: Evet. Babamı biraz daha sık aramaya başladım. Sonra ATV bana haydi gel geri dedi. Ama benim içimden de gelmiyor hiç, dönemem dedim.

Özgür: Gurur yaptın.

Mirgün: Gurur yaptım. Sonra beni NTV’den aradılar.

Özgür: Nergis Televizyonu’ydu.

Mirgün: Nergis Televizyonu. Cavit Çağlar’ın televizyonuydu. Gittim, Cem Aydın var, kanalın haber koordinatörü, sonra bütün Doğuş Medya Grubu’nun CEO’su olacak… Askerde aslında ama arada kaçıyor geliyor kanalın işlerine bakıyor. Barbaros Bulvarı’nda Plaza Otel’in şimdiki yarısı. Dikine bir bina, televizyonculuk yapmaya en az uygun olan yapı biçimi çünkü ikinci katta haber merkezi var, yedinci katta stüdyo var. Son dakika zor bela uyanıyorum, bir araba geliyor (ben Cihangir’de oturuyorum o sıra) alıyor ve kanala götürüyor. Bir sürü zombi gibi insanın arasında bir şeyler yazıyorum sonra çıkıp sabah onu anlatıyorum. Konuklar geliyor. Sekiz ay o işi yaptım. Güzel de oldu. Baya fark yarattı önceki kuşaklara göre.

“Televizyonculukta yaptığın en iyi şey ne dersen galiba benim için oydu. Çünkü Banu’yla [Güven] acayip bir ikili olduk… Size bizimle editör olarak çalışan üç isim söyleyeyim: Can Kozanoğlu, Kemal Can ve Ruşen Çakır.” – Mirgün Cabas

Özgür: Aslında bu daha sonra yaptığın her şeyin temeli gibi bir şeydi, değil mi?

Mirgün: Aynen öyle. O işi belli ki iyi yaptım ve ondan sonra hemen bana gece haberlerini teklif ettiler. Daha doğrusu onlar teklif etmedi, gene ben onu aldım birilerinin elinden.

Özgür: O kaçta başlıyordu?

Mirgün: Şöyle, onda da aslında aklıma Banu Güven girdi. Bana dediler ki pazar akşamları haftalık bir haber programı yap. Tamam, Banu’yla yapayım dedim. Olur dediler. Biz Banu’yla haftalık program yapıyoruz. Sonra kanal taşındı, bina Maslak’a gitti, gece haberleri boşaldı, ondan sonra Banu kafama girdi ve birlikte gece haberlerini yapmayı teklif etti. Biz bu defa ona başladık, tam ters bir çalışma sistemi ama televizyonculukta yaptığın en iyi şey ne dersen de galiba benim için oydu ve en akıllarda kalan şey o oldu bugüne kadar. Çünkü Banu’yla acayip bir ikili olduk. O dış haberlerden gelen bir muhabirdi, Milliyet’te çalışmıştı daha önce. NTV’de de o işi yapıyordu, ben siyaseti hasbelkader biliyordum. Güçlerimizi birleştirdik ve bugünün koşullarına göre inanılmaz bir editör kadrosuyla çalışmaya başladık. Yani size bizimle editör olarak çalışan üç isim söyleyeyim: Can Kozanoğlu, Kemal Can ve Ruşen Çakır. Bugünün koşullarında o üç editör, iki sunucu, ondan sonra bir konu koordinatörü, üç prodüktör daha falan var. Bugünün haber merkezleri o kadar zaten. Günü götüren haber merkezleri bu kadar insandan oluşuyor.

Özgür: Eskiden hakikaten kadrolar daha genişti galiba değil mi?

Mirgün: Çok genişti. Bir sebeple daha nitelikliydi galiba. Sonra tabii başta ekonomik sebeplerle giderek daraldı. Bir de zaten artık kimse senden o cevvallikte haber de beklemediği için…

Özgür: Aksine, yani.

Mirgün: Ne kadar az o kadar iyi. Neyse biz Banu’yla o işi yaparken deprem oldu.

Ondan sonra bedelli askerlik çıktı ve ben hızlıca askerliğimi halledip geldim 28 günde. Haber müdürü oldum kanalın. 30 yaşında ya var ya yoktum. Zaten çok genç bir kanaldı. Haber koordinatörü 33 yaşında falandı. En kıdemli editörler öyle. Öğle haberini sunan, sabah haberini sunan, herkes genç. Çünkü ATV, Kanal D gibi kanallar kurulurken TRT’den ve gazetelerden çok tecrübeli insan almışlardı. Sonra haber kanalları kurulurken daha genç insanlara yöneldiler ve daha genç gazeteciler, daha çekirdekten yetişme televizyoncuları, öğrencileri aldılar. Biraz gözle görünür tecrüben varsa, ekranda iyi bir şeyler yaptıysan, birazcık sorumluluk alıp bir adım öne çıkmaya hazırsan sana o işleri veriyorlardı.

mirgun cabas - mumcu - ethem onur bilgiç - web

“Ben ilk televizyona senin programında çıktım. Banu Güven’le beraber arada tartışma programları da yapıyordunuz çünkü.” – Özgür Mumcu

Özgür: Bugünden bakınca tuhaf geliyor mu? Mesela Milliyet’in başına geçtiğinde Abdi İpekçi 28 yaşındaymış.

Mirgün: Tabii. Neyse ben o işi bir iki yıl yaptım, sonra bıraktım. Tekrar döndüm gece haberlerini Banu’yla birlikte yapmaya devam ettim. O da muhteşem bir zaman yani. Biz o zamanlar çok şikayet ediyorduk bize haber yaptırmıyorlar diye. Ama aslında baya bir şeyler yapıyormuşuz her şeye rağmen ve hatta biraz da şımarıklık ediyormuşuz.

Özgür: Ben tam oradan hareketle bir şey anlatacağım. Ben ilk televizyona senin programında çıktım. Banu Güven’le beraber arada tartışma programları da yapıyordunuz çünkü.

Mirgün: Genç Türkiye’ye çıktın galiba.

Özgür: Mesele RTÜK meselesi. O zamanlar da mesele. Açık Radyo’da Bukowski’nin bir şiiri okunmuş sabah 11 saatlerinde. Şimdi RTÜK de daha yeni kurulmuş, daha ne yapacağını tam bilmiyor ve bir ceza vermiş Açık Radyo’ya. Küfür kıyamet bir metin bu muhtemelen, bildiğimiz Bukowski metni. Bir grup insanı da çağırmışlar, o konu tartışılıyor. RTÜK başkanı geliyor bu arada: Nuri Kayış.

Mirgün: DSP’li bir adamdı.

Özgür: Ya BirGün’ün Ankara temsilcisi falan oldu adam. Ne kadar üzerine gittiğimizi söyledi. İfade özgürlüğünün sınırlarını konuşmak üzere galiba Vedat Özdemiroğlu, Serdar Akar, birtakım sanatçılar, çizerler vardı. Genç dediler diye de iki üniversite öğrencisi diye Mehmet’le ben de bir şekilde oradayım.

Mirgün: Bizim de çağırdığımız kadroya bak!

Özgür: Hatta bir tane küçük sigara odanız vardı. Orada sigara içerken Nuri Kayış geldi. Çok da kibar, beyefendi bir adamdı. Bir kere çıkmış programa o kadar insanla tartışmaya geliyor… Adam gelince Vedat Özdemiroğlu “Hop! Müdür geliyor.” deyip sigarasını attı. Orada adam dedi ki “Sabah o saatte olması bizim için bir sorun. Şimdi benim için normalde sorun değil.” Hani biz de biliyoruz Bukowski demeye getirdi. Saat 12’yi mi ne 20 geçmişti. Şu anda bir sorun yok dedi. Biz adama kızıyorduk hâlâ. 12’den sonra okumasını işgüzarlık olarak değerlendiriyordum içimden. Tabii ki çok zor bir dönemdi ama böyle bir program yaşanabiliyordu. Adam saatlerce dinledi bizi, doğru düzgün cevap vermeye çalıştı.

Mirgün: Çıkmış bir kere her şeyden önce. Şimdi biz Banu’yla gece haberleri yapıyoruz, AKP’nin iktidar döneminin ikinci yılı herhalde. Dönemin maliye bakanı, rahmetli Kemal Unakıtan hakkında “2B orman arazisinde evi var” gibi bir haber çıktı. Biz adamı aradık ve basın müşavirine bakanla konuşmak istediğimize dair haber bıraktık. Adam bize telefonla bağlandı, biz soruyu sorduk, o cevapladı, sorduk, sonra o bana biraz sataştı kendi üslubunca. Sonra da “Haydi eyvallah” deyip kapattık. Ertesi gün de patron “Ya, ne yapıyorsunuz siz? Benim başımı belaya mı sokacaksınız? Bu adamları çıkarıyorsunuz böyle abuk sabuk sorular soruyorsunuz!” dedi.

Söyleşinin tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:63’e ulaşabilirsiniz.

 

Benzer yazılar