Rastgele #4: Erdem Dilbaz – Hayatın anlamını verdiği 10 mekan

Rastgele #4: Erdem Dilbaz – Hayatın  anlamını verdiği 10 mekan

Seçkilerine, zevklerine, araştırmalarına, yaratıcılıklarına güvendiğimiz çeşitli yazar, sinemacı, müzisyen, fotoğrafçı ve nice sanatçıdan zevkimize sunulan rastgele seçkilerini istiyoruz.

Nerdworking projesiyle görsel alanda yapmış olduğu olağanüstü ve yenilikçi çalışmalarla adını yurt içinde ve yurt dışında duyuran, TEDxİstanbul’un en keyifli katılımcılarından biri olarak akıllarda kalan ve elbette tam bir İstanbullu Erdem Dilbaz, serimizin sıradaki konuğu.

Bakırköy Kasetçiler & TCDD Lokali

Aklıma geliş sırasına göre yazdığım hayatıma etki eden 10 mekana direkt Bakırköy’den başlayabiliriz. Zira nasıl oldu hatırlamıyorum yalnız başıma dolaşıp birçok şeye burnumu sokup olur olmadık şeyler yapmaya oralarda başladım. Müzikseverlerin buluştuğu, istasyonun şimdi Saray Yemekçisi önceden oyuncakçı olan meydana doğru yeralan uzun kenarına sıralı galeriler oluyordu. Bunlardan birkaçında da çekme çok güzel kasetler, o cetvel dayalı tipografik playlist’ler, vs. yer alıyorlardı.

“Perşembeleri şarap eşliğinde Jim Morrison şiir geceleri yapan arkadaşlardan birinin 2.5 yaşında araba lastiklerinin sibobunu çıkartıp havasını içine çeken çocuğu” tamlaması sanırım ne denli değişik tipte pekiştirme sıfatı gibi insanları da orada tanıdığımı anlatmaya yetiyordur. Hemen istasyonun yanındaki bir diğer sokaktaki lokalde de metalci genç kardeşlerimiz buluşup laflıyorlardı, günler erken başlıyor geç bitiyordu.

Taksim Anabala

Atlas Pasajı’nın zirve dönemlerini yaşadığı yıllardaki bereketli kültür ortamı ve yeni dostluklar kurduğumuz Metin Demirhan’ın Atılgan’ı bir süre kapadıktan bir süre sonra kendisiyle tekrar buluştuğumuz pasajdı. Buranın efsanelerinden ikisi de pasajın alt katının uçlarında yer edinmişlerdi. Biri terzi, çantacı, derici, meziyetli; ortamın genç punkları’na dükkanının kapısını hep açan Engo ile engin müzik bilgisi ve içtenliğiyle hepimize bir kültür insanı olma konusunda örnek olmuş, sonsuz nitelikte içeriğiyle Cevdet (Salman) Abi Anabala Pasajı’nın alt katını resmen kapılardan tutmuşlardı. Her gün yeni müzikler öğreniyor, diğer benzerlerimizle orada tanışıp buluşup bildiklerimizi bir de birbirimize anlatıp kafamıza kazıyorduk. Çok da eğleniyorduk haliyle.

Taksim’in güleryüzlü punkları ve metalcileri vardı gırla. Bunlar zaten birbirleriyle çok da iyi anlaşırlardı. Bu pasajın altından üstüne geçen herkesin dostluğu öğreticiydi.

Sirkeci & Halkalı Banliyö Treni – Bakırköy – Soğuksu Arası

Bu aralık en sık trene bindiğim zamanları kaplıyor. Hep trene bindim ben, hastasıyımdır trenlerin, güleryüzlü amca ve teyzelerin. Sonra sonra yüzler asılsa da trenler nedense insanların en anlayışlı olduğu üçüncü mekandır. İşin güzeli hep uzun yol alındığı için genelde okuryazarı bol olurdu. Çok kitaplar öğrenip gene türlü değişik insanla tanışma şansım oldu burada da. Kustum da, kavga da ettim, kapıya da asıldım, yaşlılara yer verip deri kafa kolluğu olan iki kişilik yaylı koltuklarda da sektim. Lan olm en büyük keyfim de neydi biliyor musun, sabahın köründe istasyondaki büfede tost makinesinde açma bastırtıp limonota içerken yeni sayı bilim&teknik dergisini okumaktı. Üf, ne hatırladım be. Tabi Yeşilyurt – Yeşilköy – Florya – Çekmece gibi duraklardan geçerek bisikletle gezdiğim yollarda da Amiga disketleri çektirme noktaları bulunuyordu.

Birincisi uçak, ikincisi vapurlar/gemiler.

Abdullah Sokak

Tam İpek Sokağın arkası Rum kilisesinin karşısı, köşesinde sonradan yanan kütüphanesi olan bu sokağın en büyük özelliği yakındaki barlara, konserlere, tiyatro performanslarına gitmeden buluşup içilen bir yer olmasıydı. Tabi mekan insanlarıyla vardı. Burada tanıdığımız anarşistlerden, müzisyenlere kadar kattığımız da çok şey oluyordu. Hakkını verelim, tam bir alkol sokağıydı. Sabahın köründe de bir arkadaş görünürdü, akşam kalabalığında da. LGBTİ’ye ait bir bar, bir yayınevi, birkaç sakini ve avukatları olan bir yerdi. Fevkalade nezih olabildiği gibi bir o kadar da bok kokuyordu muhabbetler zaman zaman. Telefonsuz buluşma yerlerinden en önemlisi belki de burasıydı.

Bakırköy Spor Kulübü

Diyeceksin niye? Şöyle ki; ben burada hiç yoktan 10 yıl harcadım. Tenis oynadım. Lisanslı tenisçiydim, baya da turnuva gezdim. Mükemmel olamayacağımı görüp davul çalmaya başlayınca da bıraktım tabi sporu, geleceği yoktu gözümde o aralar. Lakin orada edindiğim arkadaşlıklar ve ilk gençlik hikayelerim aklımdan pek çıkmıyor. Bir tek orasıyla da kalmıyor zira, Ataköy 4. ve 5. kısımda takılmalar, tren raylarının altında durup geçen trenin sesini dinlemeler, raylara para, kaşık, vs. bilumum şey bırakmalardan tut da abuk subuk öpüşmelere kadar buradan baya yol almıştım. Tabi gene bisiklet bu sahnede vardı, Bakırköy’deki metalcilikler ve duvar boyama ile FameCity de bu dönemlere denk geliyor.

Haznedar – Uçak Caddesi – Lalezar Sokak

Yıllar sonra en yakın arkadaşım olacak biriyle burada çocukluk geçirdim, araba altında kalanlar ile iğneli tüftüf yapmaları ve balkondan sarkan plastik kaptaki patates kızartması – yoğurt ikilisini burada öğrendim. Babamla beraber Merter tarafındaki Efes Pilsen fabrikalarının yukarısındaki boş arazide top da oynardık. Kardeşimin doğduğunda evimize gelişini de bu evin mutfağının camından bakarak izlemiştim. Sıkıntılı komşuluğu da burada gördüm, balkonda leğene sığacak kadar minik kıçımla ev havuzunda cıpcıp yaptığım yer de burasıydı. Bu döneme eşlik eden en büyük bokluk Türk filmlerinin berbat tecavüz, pislik, kötülük yıllarının olmasıydı ekranlarda.

Soğuksu & Çamlık

Ananemlerin müstakil evinde duvardaki kertenkeleleri taşlamak ve karşı komşumuz Çağlar’la onların bahçesinde oyunlar oynamak en kıyak zamanlardı. 13 yaşıma kadar pek konuşmayan, kenarda köşede oturup insanları izleyen biriydim. Commodore64 ve Amiga500 burada da yanımdaydı. Köşebaşı bıçkını ayı arkadaşlarım oldu, biraz kavga da ettim burada. Genelde çocukları organize edip başa bela açıyordum farkında olmadan. Hayali hikayelerle insanların bahçelerine bir sürü çocuk ile girişmek pek hoş karşılanmıyordu. O tip zamanlarda da kalkıp ilerideki çamlığa gidip yalnız başıma oturup ağaçların arasında dolanıp dağınık beynimi tanımaya çalışıyordum en son. Ergenlik başa belaydı.

Beyoğlu

Çok lafa girip duygusallığın dibine vurmadan şunu diyebilirim ki, İstanbul Avrupa yakasının tüm merkezlerinden çıkıntıların kendi gibi olanlarla biraraya gelme yeri olduğu için sonsuz olasılığın çoğunu yaşadığımı düşünüyorum harcadığım yıllarda, hala buradayız.

Haydar

Rock barların bence en özellerinden biriydi. Kaset çalardan mikslerle ilerleyen gecelerde alçak tabureleri fıçı üzerine konan tahtalarla süsleyen mekandı. Tekila biradan ucuzdu, Judas Priest hep birlikte söylemeyi en sevdiğimiz gruplardan biriydi. Ter kokusunun kan kokusuna bulaştığı yerdi. Kavga edildiği pek olmasa da bir yaralanma varsa içeride pansumanı yapılırdı.

Gitar & Pendor

Bu iki mekan müdavimleriyle dostluklar kurup yeni nesil müziklerin çeşitliliğini davet eden yerlerdi. Sabahın köründen ertesi sabahın körüne kadar arkadaşlıkların sürdüğü, çeşitliliğin kutlandığı yerlerdi. Şehrin fakiri de zengini de bir potada erir, arkadaşlık ederlerdi. Bu kültür de hala devam ediyor, peşimizi bırakmıyor.

 

Benzer yazılar