Sónar İstanbul ziyareti öncesinde: Prins Thomas

Sónar İstanbul ziyareti öncesinde: Prins Thomas

Norveç’in elektronik müzik sahnesine en büyük armağanlarından biri olan Prins Thomas, çağdaşlarıyla birlikte şekillendirdiği space disco akımını farklı etkileşimler ve denemelerle yeni boyutlara taşımayı sürdürüyor. Son olarak Smalltown Supersound etiketiyle Principe Del Forte isimli albümünü yayınlayan Prins Thomas, 24-25 Mart tarihlerinde Zorlu PSM’de gerçekleşecek Sónar İstanbul festivaliyle bir kez daha yolunu buralara düşürüyor. Söz konusu ziyareti öncesinde konuşma fırsatı bulduğumuz Prins Thomas, yolda birçok yeni proje ve albümün olduğu müjdesini verdi.

Röp: Cem Kayıran – İllüstrasyon: Barış Şehri

Son albümün Principe Del Forte, uzun zamandır dinlediğim en akıcı albümlerden biri. Bu albüm için çalışmaya başlarken aklında ne gibi fikirler vardı? Hazırlık sürecinde bunlar nasıl değişti?

Smalltwon Supersound plak şirketini işleten Joakim bir süredir onlar için bir albüm yapmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi soruyordu. Almanya’daki Word and Sound Distribution’dan Kai Fraeger’le birlikte yürüttüğümüz Full Pupp isimli bir plak şirketimiz olduğu için, Joakim’e bir albüm yapacaksam bunun farklı bir şey olması gerektiğini düşündüm. Böylece farklı bir şey için arayışım başlamış oldu. Konuşmalarımız sırasında bir ambient albüm yapma fikri ortaya çıktı. Bu ve ekipmanlarımın istemsiz bir şekilde değişmiş olması albümü şekillendirdi. Aslında, halihazırda bitirmiş olduğum materyaller üzerine yeniden çalışmam ve çok daha uzun bir albüm yapmaya karar vermemle fikir son dakikada değişmiş oldu.

Smalltown Supersound’la ilk kez çalıştın. Senin için nasıl bir deneyimdi bu?

Benim için iyi bir egzersiz oldu, çünkü genellikle albümlerimi benden başka kimse dinlemeden, doğrudan mastering’e gönderiyorum. Joakim’le daha fazla fikir çatıştırmış olmamız en azından albümü biraz şekillendirdi. Her şeyden çok, bazı şarkıların sürelerini kısaltmam konusunda ısrarcı oldu.

Bir dinleyici olarak Principe Del Forte’nin remiks albümündeki müzisyen ve prodüktörlerin çeşitliliğini fazlasıyla sevdim. Bu isimleri sen mi seçtin? Bu seçimi yaparken neleri göz önünde bulundurdun?

Evet, bu kişilerin hepsi bana ilham veren işler yapan kişiler ve ben de başka sahneleri temsil eden müzisyenlerin, benim müziğimi hangi doğrultuda yönlendireceklerini görebilmek istedim. Remiks yapan herkese tam yetki verildi ve benim yapmam gereken tek karar Ricardo Villalobos’un remiksini, 50 dakikalık bir stüdyo kaydı yolladığı için, plak formatına sığması adına biraz kırpmak oldu.

Bildiğim kadarıyla müzik yapmaya başlamadan önce DJ’likle ilgileniyordun. Müziğinde bu geçmişinin ne gibi bir rolü olduğunu gözlemliyorsun?

1980’lerin ortasında yatak odamda DJ’lik yapmaya başlamıştım. Aynı dönemlerde bas, gitar, klarnet ve çello enstrümanlarının temel bilgilerini öğreniyordum. Sanırım, çok sonraları para kazanmak için gece kulüplerinde çalmaya başlayana kadar bu ikisini birbirinden farklı iki şey gibi algılamadım. Bilinçli olarak DJ’i zihnimde tuttuğum tek zaman, dans pistleri için müzik yaptığım zaman oluyor.

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:55’e ulaşabilirsiniz.

Benzer yazılar