Arşivden: 20 filmle beyazperdede oyuncu buhranları

Oyuncu arkadaşlarımı üzmek, kırmak istemem ama dünyanın en kolay insanlarının oyuncular olmadığı bir gerçek. Her ne kadar bazıları fazlaca derinlikli insanlar olsa da, beyazperdeye yansıyan oyuncu karakterleri genelde kolayca incinen şişkin bir ego, başarı kavramıyla yaşanan hastalıklı bir ilişki ve her daim ilgi çekme telaşı gibi klişelerle resmedilir ve her klişeleşmiş kalıp gibi bu kalıplar da belli ölçüde doğruluk payı taşır.

Yazı: Melikşah Altuntaş –  İllüstrasyon: Gizem Winter

Bu içerik aslen Mart 2015 tarihli Bant Mag. No:38’de, En İyi Film dahil dört dalda birden Oscar kazanan Birdman’in vizyona girmesi vesilesiyle yayımlanmıştır. 

İnişli çıkışlı ruh hâlleriyle çevrenizdeki hemen herkesten kolayca ayrışabilen bu acı-tatlı arkadaşlar, dönemsel buhranlara da genellikle aynı nedenlerden yakalanır. Bu nedenleri, beyazperdeye yansıyan oyuncu karakterler üzerinden inceleyelim ve kendilerine biraz yardımcı olmaya çalışalım…

BUHRAN NEDENİ: “BUNDAN ÇOK DAHA FAZLASIYIM”

Elimizdeki en taze ve popüler örnekten yola çıkmak gerekirse, bu neden, Birdman’in (2014) kahramanı Riggan’ın yaşadığı buhranın çıkış nedenidir. Kariyerinin önemli bir kısmını tek bir büyük rol ya da benzer prototiplerin gölgesinde harcamış aktör ve aktrislerin iç sesi ve hayattaki bundan sonraki çabası, kabul gören kadarıyla kısıtlı bir varoluşa sahip olmadıklarıdır.

Gerçek hayatta, yaşadıkları bu buhranı aşma çabaları genellikle, oyunculuk mesleğinin yanına başka meslek kolları eklemek (çoğunlukla kamera arkasına geçmek) şeklinde tezahür eden bu kitle, sahip oldukları çeşitliliği yeterince sergileyemediğinde birikmiş öfke ya da hayal kırıklıklarını buruk bir intihar eğilimiyle taçlandırmayı ihmal etmez…

Gerçekte Marilyn Monroe’nun yaşadığı iddia edilen gördüğünüz o kadından fazlasıyım adlı buhranın beyazperde uyarlaması My Week with Marilyn (2011) ya da Robert Downey Jr.’ın olağanüstü komik şekilde abartarak karşımıza çıkarttığı Oscar aymazı metot oyuncusu Kirk Lazarus’u merkez alan Tropic Thunder (2008), bu başlığa uygun karakterlerin beyazperde yansımalarıdır.

BUHRAN NEDENİ: “BİR ZAMANLAR ÇOK ÖZELDİM”

Yaş aldıkça, kendinden sonra gelen genç yetenekler konusunda hazımsızlık yaşayan, kendini artık eskisi kadar beğenmeyen ve güçlü bir geri dönüş için her yolu deneyen oyuncu karakterlerin yaşadığı bu bir diğer güçlü buhranın beyazperdedeki en yakın örneği, bu sezon izlediğimiz muazzam Olivier Assayas filmi Clouds of Sils Maria’ydı (2014). 20 yıl önce, genç ve çekici bir sekreter kızı oynayarak starlık mertebesine yükseldiği oyundaki bir diğer rol (olgun kadın karakter), 20 yıl sonra yine kendisine gelince ne yapacağını şaşıran Maria Enders’ı merkez alan film, role cuk oturan Juliette Binoche’un harika performansıyla da derdini çok net bir biçimde anlatıyordu.

Bu buhranı yaşayan karakterlerin bir diğeri de bundan üç yıl önceki Oscarların gözdesi olan The Artist’in (2011) sessiz kahramanı George Valentin’di (Jean Dujardin) hiç kuşkusuz. Sesli filmlerin çekilmeye başlamasıyla ufaktan gözden düşen sessiz film yıldızının bu The Artist’teki çırpınışı, Billy Wilder’ın film-noir başyapıtı Sunset Blvd.’a (1950) da gönderme yapar. Benzer bir talihsizlik yaşayan Norma Desmond’ın Hollywood’la imtihanı niteliğindeki bu müthiş klasiğin yanına, All About Eve (1950) de kolayca yerleştirilebilir elbette.

Bu dört filmin kahramanı için de henüz kariyerinin başındaki genç bir yıldız büyük tehlike arz eder. Bir sonraki jenerasyondan, kendine has özellikleri ve kendisinde var olmayan yeniliklerle gelen genç oyuncuları gören kahramanlarımız buhranın dibine vurmakta öylesine haklıdırlar ki, onlara bu son günlerinde yardımcı olmaya çalışmak ve huylarına gitmekten başka yapacak bir şey düşmez biz sevenlerine…

BUHRAN NEDENİ: “YALANDAN YÜZÜME GÜLEN DÜNYA”

Gerek oyuncuların en büyük buhranları arasında kendine epey belirgin bir yer etmiş olması, gerekse de oyuncuların dünyasına bakanların gördüklerini anlamlandırma konusunda sıklıkla tercih ettiği bir kalıp olması nedeniyle Bu ne yalan bir dünya! veryansınını, yaratıcı bir buhranla katmerlememek olmazdı.

Oyuncu karakterlerin içinde bulundukları camiaya karşı yabancılaşması şeklinde formülleştirilebilecek bu depresif eğilimin en yakın örneği, David Cronenberg imzalı Maps to the Stars’dı (2014). Julianne Moore’un nefis bir performansla Still Alice’le kazandığı Oscar’dan birkaç ay önce Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülüne uzandığı karakterinin, Hollywood’un hastalıklı dünyasıyla sınavını, ilginç bir kara filme çeviren Cronenberg’in başarısı bir yana, bu tipte buhranların beyazperdedeki karşılıkları genellikle Sofia Coppola’dan gelmekte.

Bill Murray’nin nefis bir özenle yarattığı karakterini Tokyo sokaklarında gezdirip, kalabalıklar içindeki yalnızlığını didikleyen Lost in Translation (2003), Coppola’nın kendi çocukluğundan beri etrafında gezinen oyuncu prototiplerini beyazperdeye kusması şeklinde de görülebilir. Benzer bir temada yedi yıl sonra çektiği Somewhere’de (2010) de her şeyiyle yitik bir aksiyon yıldızının derin mutsuzluğunu ve sahip olduğu boş hayatın mevcudiyetini sorgulamaktan çekinmez Coppola.

Çoğunlukla Hollywood’un sığlığını en diplerde gözler önüne sermeye çalışan bu filmlerden bir diğeri Robert Altman’ın oyuncaklı filmi The Player’ken (1992), aynı yıl çekilmiş biyografik dram Chaplin (1992) de sinema tarihinin bu büyük ustasının baktığı yerden, o yalan dünyayı resmetmeye çalışır.

BUHRAN NEDENİ: “AKLIMI KAÇIRIYORUM BU CİNNET AKŞAMLARINDA”

Ne yazık ki yukarıdakiler kadar şanslı olmayan ve aklını hepten yiyen oyuncu karakterler de azımsanmayacak kadar çoktur beyazperdede. Bunlardan bazıları kariyerindeki iniş çıkışları hazmedemeyip kendinden geçerken, bazıları doğuştan deli olduklarını sonradan anladığımız tiplerdir.

Çocuk yıldız olmanın getirdiği güçlü histeri atakları içerisinde ayakta durmaya çalışan kahramanıyla, Bette Davis’in beyazperdedeki bir diğer delirmeye yüz tutmuş oyuncu portresi What Ever Happened to Baby Jane? (1962) bu buhranı yaşayan karakterler arasında en azından kafası belli ölçüde yerinde kalanlardan. İşin bir de David Lynch kısmı var ki, sormayın gitsin… Lynch’in başyapıtlarından Mulholland Drive’ın (2001) tamamını bir oyuncu delirmesi / rolden çıkamayışı olarak okumak mümkünken, daha yakın tarihli Inland Empire’da (2006) da gerçeklerle hayalin birbirine karıştığı Lynch tarzı bir oyuncu akıl yemesi durumu söz konusudur.

Tüm bu karakterlerin yaşadığı kafa üşütüklüğü kâğıt kalemden çıkma diye sevinirken, diğer tarafta da Andy Kauffman gibi gerçek bir manyağı merkez alan Man on the Moon (1999) duruyor. Tarihin en nevi şahsına münhasır komedyenlerinden Kauffman’ın delirmesine benzer bir delirmeye ise beyazperdede şahit olduğumuz en yakın örnek, mış gibi yapan I’m Still Here’daki (2010) Jaoquin Phoenix vakası. Filmin çıktığı döneme kadarki süreçte Phoenix’in gerçekten aklını kaçırdığını düşündüren bir yapım tasarımı söz konusuydu ve bu sahte belgeselin tamamlanmasına kadar geçen zaman içerisinde Phoenix kariyerini ateşe atmaktan çekinmedi. Belki Jaoquin Phoenix’in bu cesur kararını da bir çeşit delilik olarak kabul görebiliriz, zira bu sahte belgesel filmin kendisini ve o dönem yaşananları, bugün bile gerçek sananların sayısı azımsanmayacak derecede fazla.

Buna benzer bir gerçek oyuncudan yola çıkan delilik hikâyesi de senarist Charlie Kauffman’ın aklından çıkma Being John Malkovich (2000) olsa da, usta oyuncunun filmdeki kafa travmalarının gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu acayip bilim-kurgu hikâye, bu konuda ancak, kısa süreliğine bir oyuncunun kafasının içinden hayata bakmanın ne menem bir tecrübe olduğunu hissettirmekten öteye gitmez.

HOŞGÖRÜ HUTBESİ

Tüm bu kafa göz yaran bunalım ve buhranların yanında, kenardan kenardan işini yapan, sektörün yalanları ve garipliklerine sırtını dönmeye çalışan ve yalnızca kendilerini işlerine verirken gördüğümüz oyuncu karakterler de yok değil elbette. Yvan Attal’ın o dönem evli olduğu karısı Charlotte Gainsbourg’u başrole taşıyan filmi Ma femme ust une d’actrise (2001) meseleye böyle bir yerden yaklaşmayı tercih eder örneğin. Ya da Sydney Pollock’ın klasikleşmiş sektör taşlaması Tootsie (1982) de olaya en abartılı yerden bakarken, aslında ortada abartılacak bir şey olmadığını, herkesin işini yapmaya çalıştığını, yani en azından denediğini vurgulamaya çalışır.

Bizler seyirci koltuğunda kimi zaman This Is the End’deki (2013) gibi, James Franco’nun tüm Hollywood’un davetli olduğu ev partisinde bir anda kıyamet kopsun ve tüm oyuncular cehenneme gitsin isterken, kimi zaman da Bowfinger’da (1999) yönetmen Steve Martin’in aşama aşama delirttiği Eddie Murphy’nin canlandırdığı oyuncu karakterin yaşadıklarına bıyık altından gülmeyi tercih ederiz.

Her halükârda oyuncuların kendi dünyalarında yaşadıkları buhranlarla onları baş başa bırakıp, sessizce uzaklaşmak bir çözüm değil. Bazı insanların hepimizden daha çok ilgiye ihtiyaç duymasının karşılığını fazlasıyla görkemli performanslarını seyrederek geri alıyorsak, bulundukları ortamlarda tüm spotların kendilerine çevriliymiş gibi davranma eğilimlerine de göz yummak durumundayız. Yani en azından bu kadarını, manevi bir bahşiş niteliğinde, onlara borçluyuz bence.

Bant Mag. No:38’e buradan ulaşabilirsiniz.