Arşivden: A’dan Z’ye 90’lar alternatif müzik sahnesi

Basılı müzik medyasının olaylara yön vermede söz sahibi olduğu ama müzisyenlerin sadık hayran kitleleri sayesinde hayatta kaldığı 90’lı yıllarda gezegenin birçok yerinde şaşırtıcı olmayan bir şekilde alternatif Batı kültürü dümendeydi. İşte 90’lar Amerika ve Britanya’sında ana akıma taşınan, bir müzik türü olarak alternatif rock’un popülerleşmesine sebep olan üretimlere dair A’dan Z’ye bir seçki. 

Yazı: Ekin Sanaç – İllüstrasyon: Sadi Güran 

Bant Mag. Adidas #TeşvikiyeNo17 özel sayısı, 2019

ALICE IN CHAINS

Heavy metal ile özdeşleştirilse de sonraları grunge ile anılmaya başlanan Seattlelı grup. Alice in Chains üyelerini 1987’de bir araya getiren, marjine itilmiş hayatlarının ifadesini müzikte bulma arzusuydu. Sert ama “radyoda çalınmaya da elverişli” olan şarkıları sıra dışıydı ve öncelikle “Man in the Box”, ardından da altın değerindeki albüm Dirt’te yer alan “Would?” birer MTV hitine dönüştü. Alice in Chains, sert riff’lerle kurduğu etkileyici cümlelerin yanına ballad-vari ve akustik yaklaşımlar ekleyerek müziğini bambaşka seviyelerde var edebiliyordu. Jerry Cantrell’ın kasvetli gitarları ile Staley’nin hayatın tüm kederini taşıyabilme kapasitesine sahip vokalleri sihirli bir birliktelikti. Popüler müziğe Seattle’ın hükmettiği o günlerde en tek başına kalmalık, en duygulara kapılmalık anların eşlikçisiydi Alice in Chains. Grubun madde bağımlılığının da büyük ölçüde belirleyici olduğu hikâyesinin ilk perdesi, solist Layne Staley’nin 19 Nisan 2002’de hayata vedasıyla sona erdi.

BLUR

Grunge patlamasıyla yakın zamanlı olarak İngiltere’den dünyaya yayılan Britpop akımının kurucu gruplarından biri. Çocukluk arkadaşları Damon Albarn ve Graham Coxon ile Alex James ve Dave Rowntree’den oluşan Blur, çıkışını İngiltere’de Madchester ve shoegaze’in tesirinin hâlâ hissedildiği bir dönemde, Leisure (1991) albümüyle yaptı. Fakat tarihin seyri esasen meşhur “Yaşam Üçlemesi”yle değişecekti. Modern Life Is Rubbish (1993) ile start alıp The Great Escape (1995) ile sonlanan üçlemenin ironi dozu ve enerjisi yüksek orta noktası olan Parklife, birçoklarına göre Britpop devriminin başlangıcına da işaret ediyor. Damon Albarn’ın erken dönem röportajları bu üçlemenin arkasındaki fikrin, popülerleşen nihilist ve derbeder Amerikan kültürü algısına karşılık olarak İngiltere insanlarına ve ritüellerine adanmış bir müzik ortaya çıkarmak olduğunu doğruluyor. Blur’ün gündelik hayatın sıradanlığına güzellemeler yapan şarkılarıyla grunge’a karşı başlattığı savaşı ya da Damon Albarn’ın korkusuzca ve gururla dalgalandırdığı İngiltere bayrağını düşlerken siz de 90’lar gibi bir dönemin bir daha gelmeyeceğine ikna oluyor musunuz?

THE CRANBERRIES

15 Ocak 2018’de Londra’da ansızın hayata veda ettiğini öğrendiğimiz solist Dolores O’Riordan’un karşısına çıkan “Kadın vokalist aranıyor” ilanına yanıt vermesi üzerine yıldız kadrosunu kuran İrlandalı alternatif rock grubu. The Cure, Echo & The Bunnymen, Siouxie and the Banshees ve The Smiths gibi isimlerle bir hayli içli dışlı tınlayan ilk The Cranberries albümü Everybody Else Is Doing It, So Why Can’t We? 1993’te yayınlandı. Reaksiyon alma süreci başta biraz ağır ilerlese de The The ve Suede’in ön grubu olarak yaptıkları Amerika turnesinin ardından “Linger” MTV’nin mutlak favorilerinden biri haline gelmişti. Tamamı gitarist Noel Hogan ve O’Riordan tarafından yazılan şarkılar ezber bozan bir kimyaya sahipti. İçinde 1993’teki bir IRA eylemi neticesinde ölen iki çocuğun anısına yazılan “Zombie”yi de barındıran No Need To Argue ile ertesi yıla damgasını vuran The Cranberries, 90’ları To the Faithful Departed (1996) ve Bury The Hatchet (1999) albümleriyle kapattı. Grup 2009’da yeniden bir araya gelmişti. Fakat Dolores O’Riordan’ın ani vedasının ardından Hogan, “Hiçbirimiz Dolores’siz bir The Cranberries istemiyoruz” sözleriyle bu defterin sonsuza kadar kapandığını duyurdu. 

DEFTONES

İsim tercihiyle hip hop efsaneleri (def) ile 50’lerin rock’n’roll gruplarına (tones) gönderme yapan Amerikalı alternatif metal topluluğu. 1988’de California’da solist Chino Moreno öncülüğünde kurulan Deftones, 90’lara Bad Brains’den The Cure’a, Rage Against the Machine’den Faith No More’a farklı alanlardan getirdikleri etkileşimleri yaratıcı olarak işleyen bir sound’la girdi ve “bir diğer nu-metal grubundan” daha fazlası olmayı amaçlayarak yıllar içinde katlanarak artacak vefalı bir hayran kitlesi edinmeye hak kazandı. Metal müziğin çiğ enerjisini her daim korumanın yanı sıra farklı doku ve atmosferler yaratmanın heyecanını da taşıyan Deftones, 1997 tarihli Around the Fur albümüyle resmen sınıf atladı ve kafa açıcı faaliyetlerini 2000 tarihli White Pony albümüyle sürdürdü. Chino Moreno, 90’ların sonuna yaklaşılan dönemde Korn ve Limp Bizkit ile birlikte “nu metal” etiketi altına yerleştirilmekten nefret etti ve bu nedenle birçok teklifi geri çevirdi. Grubun efsanevi basçısı Chi Cheng’in kariyeri 2008’de geçirdiği trafik kazası neticesinde sona erdi ve Cheng 2013’te hayata veda etti. Yıllar içinde çeşitli kadro değişikliklerinden geçen grup hâlâ aktif ve önümüzdeki yıl yeni bir albüm yayınlamaya hazırlanıyor.

EPITAPH RECORDS 

Modern punk rock’ın kurucu güçlerinden Bad Religion gitaristi Brett Gurewitz’in 80’lerde başlattığı, 90’larda birçok punk ve hardcore grubuna kol kanat gererek devleşen plak şirketi. Epitaph, Bad Religion dışı ilk resmî albüm yayınını 1987 yılında, Nirvana’dan The Prodigy’e pek çok ismi etkilemiş efsanevi grup L7 ile kutladı. Bundan tam yedi yıl sonra Epitaph Records, punk’ın ana akıma taşınmasının baş katalizörü olan The Offspring’in Smash albümüyle yeni bir pik yapacaktı. Hal böyle olunca Gurewitz aynı günlerde (sekizinci) albümü Stranger Than Fiction ile kariyerinde zirve yapan Bad Religion’dan koparak tüm vaktini plak şirketine ayırmaya karar verdi. Nitekim ilerleyen günlerde Epitaph Records, Minor Threat ve Black Flag gibi 80’lere adını yazdırmış isimlerden feyz almış yeni nesil bir punk rock’ın yuvası olacaktı. Gurewitz’in 1990’ların ilk yarısında anlaştığı ve faaliyetlerini yaydığı gruplar arasında The Offspring’in yanı sıra Pennywise, NOFX, Down By Law, Red Aunts, Rancid, SNFU ve Coffin Break gibi punk/hardcore sözcüleri yer alıyor. 

FIRESTARTER 

90’ların ikonik dans müziği grubu The Prodigy’e ilk büyük sıçrayışını yaptıran tekli. Parçanın gücünün dinleyiciye ulaşmasında grubun atan kalbi olarak tanınan, 2019 Mart’ında aramızdan ayrılan Keith Flint’in yeni imajının da payı büyüktü. “Firestarter”, rave jenerasyonuna altın tepsi içinde ikram ettiği leziz punk rock dozuyla The Prodigy’i ilk uluslararası hitine kavuşturdu ve Garbage’ın “Stupid Girl”ü ve No Doubt’un “Don’t Speak”iyle 1996 yılının en sarsıcı güçlerinden biri oldu. Grubun üçüncü albümü The Fat of the Land’de yer alan parça için The Breeders’ın “S.O.S.”inin gitar riff’i ödünç alınmış, 1984 tarihli bir Art of Noise şarkısının da muhtelif kısımları sample’lanmıştı. Klibi (diğer The Prodigy klipleri gibi) Walter Stern tarafından, Londra metrosunun terk edilmiş bir tünelinde çekildi. Provokatif The Prodigy sound’unun bugünlere dalga dalga taşınan tesiri aşikâr. Keith Flint ise daima 90’lar popüler kültürünün en önemli ikonlarından ve en kalıcı imgelerinden biri olarak anılacak.

GRUNGE

80’lerin ortasında kurulan Sub Pop plak şirketinden albüm çıkaran Nirvana, Soundgarden ve Mudhoney gibi gruplarını soundları ve tavırlarıyla özdeşleştirilen, kelime anlamı “değersiz, kirli” olan terim. Tamamen birinci elden kaynaklara dayandırdığı 600 sayfalık Nirvana biyografisiyle tanınan, eski Melody Maker yazarı Everett True’ya göre “grunge” tanımı ilk kez Sup Pop tarafından, 1988 yılında, sonradan üyeleri Mudhoney ve Pearl Jam gruplarını kuracak Green River’ın albüm tanıtım metninde kullanılmasıyla dikkat çekti. Ancak grunge kelimesinin müziği tarif eden bir sıfat olarak kullanımının izini 1950’lere kadar sürmek mümkün. Grunge’ı 90’larda ana akıma taşıyan albümler arasında Nevermind’ın yanı sıra Soundgarden’ın Superunknown’u, Pearl Jam’in Ten’i ve Alice in Chains’in Dirt’ü en üst sıralarda yer alıyor. Grunge’ın bu denli popülerleşmesine istemeden sebep olan Kurt Cobain’in Nirvana’nın yaptığı müziğin grunge olarak tanımlanmasından hiç hoşnut olmadığını defalarca kez dile getirdiğini de ekleyelim.

HOLE

Courtney Love’ın 1989’da kurduğu ve 90’ların en önemli kadın fronted ekiplerinden birine dönüşen Californialı grup. Sub Pop aracılığıyla yayınlanan iki teklinin ardından grunge ve Sonic Youth etkileşimlerini yoğun bir şekilde taşıyan ilk Hole albümü Pretty on the Inside 1991’de çıktı. Albümün prodüktörlüğünü de Sonic Youth basçısı, şarkı yazarı ve solisti Kim Gordon üstlenmişti. Grup büyük sükse yapan ikinci albüm Live Through This ile noise tınılarından bir nebze uzaklaştı ve dinleyicisine daha melodik ve zengin bir dünyanın kapılarını açtı. Courtney Love’ın başta gitarist Eric Erlandson ile kurduğu Hole, 2000’e kadar çeşitli kadro değişikliklerinden geçerek varlığını sürdürdü. İkinci albüm esnasında davulda Patty Schemel, basta Kristen Pfaff’in yer almaktaydı. 1994’te Kurt Cobain’in intihar ettiği haberinin yayıldığı o karanlık günlerde Pfaff da gruptan ayrılma kararı aldı ve iki ay sonra evinde ölü bulundu. Sonradan solo kariyeriyle de tanınacak basçı Melissa Auf der Maur’un Hole’a katılması bu sarsıcı sürecin ardından gerçekleşti. Komplo teorilerinin aksine Hole şarkılarını Kurt Cobain yazmadı. Hole’u en özel kılan unsur, Courtney Love’ın dipleri korkusuzca eşeleyen şarkı yazımıyla dinleyiciye aynı anda geçirdiği öfke ve hassasiyetti. 

INDIE ROCK

Bugün majör plak şirketlerinden çıkan ana akım müzikleri çağrıştırsa da 70’lerin ikinci yarısı itibariyle bağımsız bir tavra ve altkültürel üretimlere denk gelmiş, tanımı zaman içinde değişiklik göstermiş terim. Punk, post-punk ve new wave’in etkisinde hardcore, alternative rock, noise rock, post-rock gibi formlara dallanıp budaklanan indie rock’un tanımı etrafındaki tartışmalar, The Pixies, Sonic Youth ve Dinosaur Jr. gibi kahramanlarının majör plak şirketlerinden ilgi görmesiyle çeşitlenir oldu. Bir müziğin ilgi görmeye başladıkça samimiyetini kaybedeceğine inanıldığı 90’lı yıllarda üretimlerini ticari kaygılardan uzak sürdürmenin sözünü veren indie’ciler, hayranlarının beklentileri ve endüstrinin uzuvları arasında kalmanın mücadelesini verdiler. Müziğin dört kanallılara kaydedilerek düşük kalitedeki kasetler aracılığıyla yaygınlaştırılması tavrına dayanarak 80’lerde başlayan lo-fi akımı, Pavement, Sebadoh, Guided by Voices gibi kült isimler aracılığıyla 90’lar indie rock’unun önemli bir bileşeniydi ki Liz Phair, Beck ve PJ Harvey bu geleneği ana akıma taşıyanlar arasında yer aldı. Dönemin indie rock’unun “bağımsızlığına” yönelik bugün dahi süren geriye dönük tartışmalar, bu hareketin icracıları ve sahiplenicileri itibariyle elitist bir yerde durmasını ve (en güçlü isimlerden birinin Sleater Kinney olmasına rağmen) çok büyük oranda beyaz erkeklerin hegemonyasında ilerlemiş olmasını eleştirmekte.

JARVIS COCKER

Grubu Pulp’ın yükseşiyle 90’lar Britpop akımının en önemli figürlerinden biri haline gelen İngiliz müzisyen, aktör ve sunucu. Jarvis Cocker, glam rock’tan new wave’e, disco’dan indie rock’a zenginliklerle dolu bir ilham havuzundan beslenen Pulp’ı henüz 15 yaşındayken, ta 1978’de kurmuştu. Fakat grubun geniş kitlelere ulaşması majör bir plak şirketiyle el sıkıştığı ilk albüm His ‘n’ Hers ve ardından efsanevi Different Class ile oldu. 15 yılı aşkın süre gizemini  korumanın ardından, “Common People” teklisi 1995’te yayınlandığında Britpop’un marşında da karar kılınmış oldu. Jarvis Cocker’ın yazdığı şarkılar, yoksulluğun tuzaklarını, boş zamanları, kültürel kodları ve hayatların sıradanlığını can alıcı detaylar eşliğinde incelikle işlerken, İngiltere’nin farklı yerlerindeki Britpop uyanışlarının sınıfsal düzlemde karşı karşıya getirildiği günlerde benzersiz cümleler kurdu. 

KATHLEEN HANNA

90’ların ilk yarısında yeşeren feminist riot grrrl hareketinin sözcülerinden, Bikini Kill ve Le Tigre gruplarının kurucusu olan ve solo projesi Julie Ruin ile de tanınan Amerikalı müzisyen, aktivist ve sanatçı. Kathleen Hanna, grubu Bikini Kill ile 90’ların başında K Records ve Kill Rock Stars gibi plak şirketlerinin evi olan, politik bilinci yüksek ve D.I.Y. (kendin yap) kültürünü sahiplenen, meşhur Olympia sahnesinin baş kahramanlarından biri haline geldi. Tobi Vail ve Kathi Wilcox ile bir fanzin olarak hayata geçirdiği Bikini Kill, kısa süre içinde bir punk grubu formuna bürünmüştü. Grubun Joan Jett ile güçlerini birleştirdiği “Rebel Girl” teklisi 1993’te yayınlandı ve feminizmi punk etiğiyle buluşturarak çığır açan riot grrrl hareketini ihtiyaç duyduğu ve yıllara meydan okuyacak şarkısına kavuşturdu. Kadınları karşı karşıya kaldıkları her türlü eşitsizliğe karşı ayağa kaldırmak için örgütleyen ve erkek egemenliğindeki punk rock ortamını darma duman etmeye ant içen Bikini Kill’in kadın dayanışmasını büyütmek ve cinsel şiddetle mücadele etmek adına yaptıklarının paha biçilmez olduğu tartışmasız netlikte. Konserlerinde dağıttıkları el ilanlarıyla erkekleri arka sıralara, kadın izleyicileri ise en önlere çağırmaları Bikini Kill’in efsaneleşmiş eylemlerinden yalnızca biriydi. Bikini Kill, mücadelelerinin tüm geçerliliğini hâlâ koruduğu 2019’u yeniden bir araya gelerek ve Amerika ve İngiltere’de konserler çalarak geçirmekte. 

LOSING MY RELIGION

Amerikalı grup R.E.M’in 19 Şubat 1991’de yayınlanan, en büyük hiti. “Losing My Religion”, grubun Out Of Time albümünden saldığı ilk tekliydi. Öyle bir zamandı ki bu, U2’nun Achtung Baby’si hayranları tarafından coşkuyla karşılanıyor, Blood Sugar Sex Magic’in yayınlanmasıyla dünya Red Hot Chili Peppers’ın çığır açan formasyonuyla tanışıyordu. Plak şirketi Warner Bros, “Losing My Religion”ın tekli olarak yayınlanmasına başta şiddetle karşı çıkarak vizyonunu ortaya koymuştu. Onlara göre minörden yazılmış ve nakaratı olmayan bir parça hit olamazdı. Oysa R.E.M. gitaristi Peter Buck’ın mandolininde bestelediği ve bu satırları okuduğunuz gibi zihninizde canlanabilen o riff, 90’lar deyince akla gelen ilk melodilerden biri olabilir. Ödüllere boğulan şarkının yakaladığı büyük başarıda Tarsem Singh imzalı art house klibinin de payı büyüktü elbet. Michael Stipe’ın kliple ilgili kafasındaki fikir, Sinéad O’Connor’un “Nothing Compares 2 U”sundan ilham alan bir performansa yönelikti. Singh ise yaratacağı görsellikte rüya-vari bir atmosfer kurmak istiyordu ki kendisi bu klip için temel ilham kaynağının Gabriel Garcia Marquez’in Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey adlı hikâyesi olduğuna işaret etti. “Losing My Religion”ın ve dolayısıyla Out Of Time albümünün yakaladığı başarı, R.E.M.’i yepyeni bir seviyeye taşıdı. 

MARILYN MANSON

Kendi adını taşıyan ve kendisinden başka bir sabit elemanı olmayan grubuyla 90’ların gotik devrimine imzasını atan Floridalı müzisyen, aktör ve sanatçı. İsmiyle Marilyn Monroe ile Charles Manson’ı buluşturan Marilyn Manson, 90’lar merdivenlerini Nine Inch Nails kurucusu Trent Reznor’un prodüktörlüğünde tırmanmaya başladı ve başta Antichrist Superstar ve Mechanical Animals olmak üzere büyük yankı uyandıran albümlere imza attı. Fakat silah gibi kuşandığı kıyafetleri, lateks maskesi, zamanla güncellenen personalarının ilhamını Nine Inch Nails’dan ziyade Oscar Wilde ve David Bowie’den alıyordu. Grubun ilk MTV hiti, Eurothmics cover’ı “Sweet Dreams (are Made of This) idi. Muhafazakârlarca şeytana tapan, çocukları ve gençleri yoldan çıkaran bir cani ilan edilen Marilyn Manson’ı bizzat yaratan da muhafazakâr Ortabatı ortamında Vietnam veteranı bir babanın oğlu olarak yetişirken yaşadığı sıkışmışlıktı.

NIRVANA 

Kurt Cobain ve Krist Novoselic tarafından 1987’de Aberdeen’de kurulan, en uzun soluklu davulcusu Dave Grohl olan ve istemeyerek grunge’ı icat eden efsanevi grup. Nirvana, her şeyden önce bir Seattle grubu değildi. Aberdeen yıllarının ardından Olympia’ya taşındılar ve Seattle’a yerleştiklerinde zaten gezegenin en büyük grubu haline gelmişlerdi. Nirvana’yı Seattle sahnesinden ayıran temel de birçok hayranına göre kadınların söz sahibi olduğu Olympia müzik sahnesinde pişmesiydi. Kurt Cobain’in favori gruplarından biri The Breeders’dı. Erken dönem punk rock’un en büyük sorununun büyük ölçüde kadınları dışlaması olduğunu düşünüyor, plak şirketi Sub Pop’taki çoğu kişiyle pek anlaşamıyordu. Kurt Cobain aynı zamanda büyük bir Sonic Youth hayranıydı. Nirvana, yalnızca 90’ların değil, tüm zamanların en önemli albümlerinden biri olarak tarihe geçen Nevermind’ın yayınlanmasından sadece haftalar önce Sonic Youth’un ön grubu olarak Avrupa turnesine katıldı. Babes in Toyland, Gumball ve hatta The Ramones’u da izlediğimiz 1991: The Year Punk Broke ile belgelenen bu turne, olağanüstü bir konser grubu olan Nirvana’yı “Smells Like Teen Spirit” öncesi günlerde Sonic Youth ve Dinosaur Jr. kitlelerinin karşısına çıkarıyor ve grubun bu denli büyüyeceğini kimsenin öngöremediğini gösteriyor. Nirvana son stüdyo albümü In Utero’yu 1993’te yayınladı. 1994’te Kurt Cobain’in intiharıyla son bulan muazzam Nirvana külliyatı dışlananlar, sevilmeyenler, itilenler ve yanlış anlaşılanların müziği olmaya devam edecek. 

OASIS

Noel Gallagher’ın hâkimiyetinde Manchester’da 90’ların ilk yarısında kurulan, Blur ve Suede ile birlikte Britanya gitar popunun listebaşlarına taşınmasının en büyük sorumlusu olan grup. Kurt Cobain’in ölümünden bir hafta sonra “Supersonic” ile çıkışını yapan, İngiltere müzik tarihinin en başarılı ilk albümlerinden biri sayılan Definitely Maybe’nin yayınlanmasından bir ay önce “Live Forever” teklisiyle zirve yapan Oasis, The Jam, The Kinks, The Stone Roses ve The Who’dan aldığı ilhamı Beatles-vari muhteşem melodilerle buluşturarak çığır açtı. 90’lar Britpopunun yükselişinin İngiltere’de işçi sınıfının bir zaferi olarak kutlanmasının baş aktörü Gallagher kardeşlerdi. Oasis, Blur ve Radiohead gibi ayrıcalıklı bulduğu rakiplerine saydırarak medyada sansasyonel tartışmalarla da bolca gündemde kalan Oasis’in müziğinin hayranlar nezdinde bulduğu karşılık müzik tarihinde bir daha tekrar etmesi güç bir heyecana işaret ediyor. 1995 tarihli (What’s the Story) Morning Glory? albümüyle adeta bir hit makinesine dönüşen Oasis, döneminin en büyük rock’n’roll fenomeni unvanını tereddütsüz hak etti. Noel Gallagher çok iyi bir şarkı yazarıydı. Liam Gallagher’ın hayattan tek isteği bir rock yıldızına dönüşmekti. Ve Oasis’in hikâyesi ezilenlerin pop dünyasında yakaladığı büyük başarının hikâyesi olarak okundu. 

PJ HARVEY

Solo kariyerine 1991’de başlayan ve 90’lar alternatif rock infilakına en ilham verici şarkı yazarlarından biri olarak adını yazdıran İngiliz müzisyen. Karanlık riffleri şiirsel bir yaklaşımla ele alan Polly Jean Harvey, tesiri 90’lardan bugünlere saygıyla taşınan diğer pek çok isimden farklı olarak daha ara bir konumda kaldı. Fakat bu meseleye belki de 90’lar Grammy’lerinin kadınlara karşı pek adil davranmadığı üzerinden de bakmak gerek. Nitekim dönemin en büyük kahramanlarından üçü 90’ları aday oldukları Grammy’lere layık görülmeden kapadı: Grubu Sugarcubes’un dağılmasının ardından 1993’te Debut albümüyle solo kariyerini başlatan ve güncel müziğin seyrini baştan aşağı değiştiren Björk, marjinlerin süperstarı Tori Amos ve PJ Harvey. Dry ve Rid of Me, PJ Harvey’nin leziz çiğlikteki erken dönem üretimleriyken, triosuyla yolları ayırdıktan sonra 1995’te yayınladığı ve onu ana akıma taşıyan ilk albüm olan To Bring You My Love ve ardından gelen Is This Desire? elektroniklerin katılımıyla şekil değiştirmeye başlayan bir soundla dinleyici karşısındaydı. Kırmızı satenler içindeki klibiyle herkesi ekran başına mıhlayan “Down by the Water”, PJ Harvey’nin dehası karşısında yükselen “Lo-fi mı?”, “Grunge mı?”, “Indie rock mı?”, “Punk mı?” gibi kafa karışıklıklarına en iyi cevabı veriyor ve onu 90’ların baş kahramanlarından saymayanlara ne denli büyük bir yanılgı içinde olduklarını hatırlatıyor. 

RADIOHEAD 

Ergenlikten yetişkinliğe geçişini 90’larda yaşayan ve alternatif rock’u milenyuma hazırlamada büyük rol üstlenen, Thom Yorke öncülüğündeki İngiliz grup. Radiohead, ilk teklisi “Creep” ile 90’lara çok hızlı bir giriş yaptı. Ucube var oluşu ana akıma kabul ettiren bu şarkı ile dönemin ruhunu doğru yerinden yakalamış, ancak grungy ilk albüm Pablo Honey ile muazzam bir başarı tutturamamıştı. Radiohead tutkusu 1995 tarihli The Bends ile bulaşıcılık kazanmaya başladı. Fakat gruptan en büyük hamle 1997’de gelecekti. OK Computer, Radiohead’in sanatsal üretimine dair sözünü söylediği bir işti. OK Computer, rock müziği ambient, elektronica ve avangart dokunuşlarla buluşturan son model bir albümdü. Robotik şiir “Fitter Happier”ın albümün en iyi parçası olduğunu söylemek çok havalı olduğunuz anlamına gelirdi. OK Computer’ı en özel kılan unsur ilhamını dünyanın 90’lardaki gidişatından alarak yüzünü milenyumun eşiğinde yüzünü yaklaşan daha karanlık geleceğe döndürmüş olmasıydı. Albümün distopik teması (6,5 dakikalık “Paranoid Android” gibi) şarkı formlarında da belirgindi. Radiohead, şatafat günlerinin sona erdiğini olgunluk içinde çığırıyordu. Onlar için ise bir anlamda yeni de başlıyordu. 

SMASHING PUMPKINS

Kontrolcülüğü ve hırsıyla sık sık tat kaçıran Billy Corgan’ın D’arcy Wretzky, James Iha ve Jimmy Chamberlin ile Chicago’da kurduğu, 90’lar alternatif müzik tahtının gediklisi olan grup. Smashing Pumpkins, ana akımı domine etmeye ikinci albümü Siamese Dream ile başladı ve 1995 tarihli epik double albüm Mellon Collie and the Infinite Sadness ile zirveye taşındı. Grubun Siouxie & The Banshees’den Joy Division’a, Black Sabbath’tan Bauhaus’a uzanan ilham kaynaklarını kendini sessizlikten gürültüye teslim eden şarkılarında hissetmek mümkündü. Punk rock enerjisinin her daim görünür olduğu, grunge’ı özümsemiş Smashing Pumpkins soundu çok karakteristikti. “Today”, “Tonight Tonight”, “Disarm” ve “Zero”, grubun 90’lara bıraktığı ikonik parçalardan yalnızca birkaçı. 1998 tarihli Adore ise üyelerinin birbirine zor tahammül ettiği, disfonksiyonel grubun parçalanmadan önceki son albümü oldu. Billy Corgan’ın albümlerinde kovaladığı görkemli prodüksiyon yaklaşımı grubun ismini stil sahibi klipleriyle de 90’lar tabelasına kazıdı. Smashing Pumpkins müziği içedönüklüğü ana akıma taşıdı; gençliğin melankolisi, dünyaya yabancılaşma ve kimlik arayışı odaklı bir külliyat bıraktı bu yıllara. 

TORI AMOS

1980’lerde Y Kant Tori Read grubunun solisti olarak tanınan, 90’ların başında atıldığı solo kariyeriyle büyük başarı yakalayan Amerikalı müzisyen. Tori Amos bugün ana akımla mesafeli, kült bir konumda yer alsa da Little Earthquakes ve Under The Pink albümlerini yayınladığı günlerde hit üstüne hit çıkaran, üzerinde kendi fotoğrafının bulunduğu cornflake kutuları satılan –“Cornflake Girl” yayınlandığı zaman– , videoları düzenli olarak MTV yayın akışında dönen gerçek bir 90’lar ikonuydu. Piyano odaklı rock’n’roll anlayışıyla, 90’lar alternatif müzik repertuvarına muazzam 70’ler etkileşimleri taşıdı. Onu çok özel kılan bir diğer unsur da kimlik, cinsellik, din, cinsel şiddet gibi konuları büyük açıklıkla ele almaktan hiçbir zaman geri durmamasıydı; birçok zor konunun kısaca konuşulmaz ilan edildiği o yıllarda Tori Amos’un müziği yolunu bulmaya çalışan pek çok ruha ışık tuttu. 

UNPLUGGED

MTV’de 90’lar boyunca yayınlanan, sanatçıların akustik performanslarına dayanan televizyon serisi. Şarkıların akustik gitar ya da piyano gibi, elektriğe ihtiyaç duymayan enstrümanlarda çalınması (bas genelde amfiye bağlansa da) anlamına gelen “Unplugged” serisi kapsamında 90’larda session yapan müzisyenlerin birçoğu bu kayıtları sonradan albüm olarak da yayınladı. Bu albümler sırasıyla Eric Clapton (1992), Mariah Carey (1992), Rod Stewart (1993), 10,000 Maniacs (1993), Tony Bennett (1994), Page and Plant’s No Quarter (1994), Nirvana (1994), Los Tres (1995), Alice in Chains (1996) ve Shakira’ya (1999) ait. 

VS. 

Eddie Vedder, Mike McCready, Stone Gossard, Jeff Ament ve Matt Cameron’dan oluşan Seattlelı grup Pearl Jam’in ilk albüm Ten ile yakaladığı benzersiz ivmenin ardından 1993’te yayınlanan ve rock’n’roll tarihinin en başarılı ikinci albümlerinden biri olarak kayıtlara geçen uzunçalar. Pearl Jam, klasik rock’a ve punk’a yeni bir ruh kazandırarak milyonlara dokunan grunge devriminin kalbiydi. Nevermind’dan kısa süre önce yayınlanan Ten, Pearl Jam’e eşi benzeri görülmemiş bir ün kazandırdı. Pearl Jam’in Ten’den sonra yapacağı ilk hamlenin yarattığı beklenti o kadar büyüktü ki, tarifi için kelimelerin yetersiz kaldığı söyleniyor. Hayranları tarafından davayı satmakla suçlanmak ile en az Ten kadar iyi bir albüm ortaya koymak arasında muazzam bir sıkışma yaşayan Pearl Jam, bu gerilimin neticesinde çok daha çiğ ve çok daha öfkeli bir albümle çıkageldi. Vs. albümü bu anlamda 90’ların alternatif/ticari ikilemini en iyi özetleyen işlerden biri olabilir. Albümde yer alan “Go”, “Animal”, “Rearviewmirror” ve elbette “Daughter”, Pearl Jam külliyatının başyapıtları arasındaki yerini koruyor ve grubun o günden bugüne popüler müzik üzerindeki yadsınamaz tesirini ortaya koyuyor.

Y KUŞAĞI

80’lerin başından 2000’lerin başına kadar geçen süreçte doğmuş kuşağa Batının verdiği isim; millenniallar olarak da adlandırılmaktalar. Bir süre öncesine kadar her kuşağın popüler kültür üzerinde yaklaşık 30 yıllık bir ayak izi bıraktığına inanılıyordu; ilk olarak kendilerinden önce üretilmiş kültürün tüketicileri ve ardından yeni bir kültürün üreticileri olarak. Yani X harfiyle adlandırılan, millenniallardan bir önceki kuşak, 80’lerde II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş arasında doğmuş kesimin (baby boomers) yaptığı müzikleri dinlerken 90’larda kendi müziğini üretme safhasına geçmişti. Bugüne kadar popüler kültürün 20 yıl aralıklarla kendini tekrar ettiğine dair olan inanış, 80’lerin 60’lar etkileşimi, 90’ların 70’ler etkileşimi, 2000’lerin 80’ler etkileşimiyle bir çeşit mantık çerçevesine oturtulabildi. Ama 2019’un sonuna geldik, 90’ların ortasında ergenliğe adım atmış yaşı ileri millenniallar 40’ına merdiveni dayadı, lakin (moda sektörünün 90’ları geri çağırışını, Nirvana’nın hiçbir zaman gözden düşmeyişini ve Friends dizisinin muazzam popülaritesini bir kenara koyarsak) 90’lar alternatif müzik açılımlarının 2010’lar üzerindeki tesirini anlamak hiç de o kadar kolay olmadı. Kimileri yeniden bir araya gelmeye karar veren dönem gruplarının da etkisiyle 2020’lerde, 90’lar grunge ve Britpop’unun en büyük yeniden canlanmasına tanıklık edileceğine inanmakta… 2020’lerin gitar ve davula duyulan sevgiyi yeniden yükselterek punk temelli bir müzikal devrime sahne olup olmayacağını ise ancak yaşayarak göreceğiz.

ZACK DE LA ROCHA 

Tom Morello, Tim Commerford ve Brad Wilk ile birlikte kurduğu Los Angeleslı rock grubu Rage Against The Machine ile popüler 90’lar rock’u etrafında oluşturulmaya çalışılan nihilizm algısını parçalayan müzisyen, aktivist. Rage Against The Machine’in 1993 tarihli ilk albümü, Amerika sokaklarındaki şiddet, yoksulluk, ırkçılık ve zulme karşı sesini yükselten müzikal bir manifestoydu. Led Zeppelin kadar Public Enemy’den, The Clash kadar Gil Scott-Heron’dan da ilham alan dörtlü, 90’lar süresince şarkıları aracılığıyla yaydığı mesajlar ve sosyal adalet için yürüttüğü politik aktivizm kampanyalarıyla popüler müzik tarihinin en tesirli gruplarından biri haline geldi. “Öfkenin bir lütuf olduğu” inancını benzersiz şarkı söyleme stiliyle ortaya koyan Zack de la Rocha, Meksikalı devrimci bir aileden gelmekteydi. Grubun rap/metal karışımı soundunu dünyayla ilk kez buluşturan şarkı “Killing in the Name” olmuştu. Bu şarkı özellikle hep bir ağızdan eşlik edilen son dizeleriyle adaletsiz dünyaya karşı hiddeti daha önce görülmemiş bir enerjiyle ortaklaştırdı. Çoğu harika müzikal oluşum için geçerli olduğu gibi, Rage Against The Machine’den etkilenerek kurulan gruplar hiçbir zaman onun kadar iyi tınlamadılar.

Yükleniyor...