Arşivden: İnsanın dünyadaki izlerinin peşinde - Kacper Kowalski

Gönül rahatlığıyla sehayat etmeyi, yeni yerler keşfetmeyi, kültürler tanımayı çok özledik, değil mi? Mart 2018 tarihli Bant Mag. No:62’nin kapak sanatçısı Kacper Kowalski’nin kuşbakışı kareleriyle gökyüzünde süzülüp, gezegenin farklı esinti ve renklerini soluduğunuzu hissedebilirsiniz. 

Röportaj: Yetkin Nural
Bu röportaj, Mart – Nisan 2018 tarihli Bant Mag. No:62’de yayımlanmıştır.

Kacper Kowalski fotoğraf çekmek için uçmuyor, uçabilmek için fotoğraf çekiyor. Onu diğer hava fotoğrafçılarından ayıran ve ödüllere boğan da galiba tam olarak bu. Yere bastığında aile fotoğrafı dışında ne çekeceğini bilmediğini söylerken, irtifa kazandığında bize dünyayı bambaşka gösteriyor.

Polonyalı Kacper Kowalski için hava fotoğrafçılığı aslında ikincil bir üretim olarak başlamış. İlk tutkusu, saplantısı ve bağımlılığı olarak bahsettiği uçmak için aile mesleği olan mimarlığı terk eden Kowalski uçma macerasını hem maddi hem de manevi olarak destekleyecek bir “bahane” ararken fotoğrafçılıkla tanışmış. 1996’dan bu yana göklerden dünyaya bakan ve insanlığın dünya üzerindeki izlerine dair hikâyeleri kendi yaşam bölgesinde gördükleri üzerinden anlatan Kowalski’nin fotoğrafları dokuları, renkleri ve kompozisyonları ile bakanı yaşadığımız dünyaya dair yepyeni perspektifler içinde düşünmeye itiyor. Fotoğraflarıyla sık sık World Press Photo, Grand Press Photo, POYi gibi prestijli ödüllere layık görülen Kowalski ile uçmak, değişim, deneyimler, dronelar, bakmak ve görmek üzerine konuştuk.

Side Effects – Czarna Gora
Side Effects – Autumn

Uçmaya ilgin nasıl gelişti? Fotoğraf işin içine nasıl girdi?

Sanıyorum keşfetme ve görüntüleme dürtüsü her zaman kanımda vardı. Uçmayı 1996’da keşfettim. Fırsat yakaladığım ilk anda küçüklüğümden beri var olan uçma hayalimi gerçekleştirdim. Polonya ilginç bir dönemden geçiyordu, komünizm birkaç yıl önce yıkılmıştı, (havacılıkta o dönem yeni bir spor olan) yamaç paraşütü Polonya’ya yeni gelmişti ve ben gençtim. Daha üniversiteye bile başlamamıştım.

Uçarken büyülü bir bahçe keşfettim. Benden başka kimse oraya nasıl gidileceğini bilmiyordu. O ağaçların üzerinden ilk uçuşumu hatırlıyorum. Gördüklerim beni büyülemişti. Ufuk çok yakın gözüküyordu ve ben orada ne olduğunu keşfetmek için uçmaya devam ettim.

Birkaç sene sonra uçmak benim uyuşturucum haline geldi. Hava ne zaman müsait olsa işten veya evden sıvışıp bitap düşene kadar havada süzülüyordum. Dünyaya geri döndüğümde işime konsantre olamıyordum, çünkü hep gökyüzündeyken gördüğüm görüntüleri düşünmekle veya bir sonraki uçuşum için hava durumunu takip etmekle meşguldüm.

İşimi de arkadaşlarımı görmeyi de bıraktım, evde hiç zaman geçirmez oldum. Ancak zamanımı sürekli uçarak geçirmek için bir nedene ihtiyacım vardı. Fotoğraf o zaman işin içine girdi. O zamanlar dijital kameralar veya hava droneları henüz yoktu. Yeri geldiğinde havada kameranıza yeni bir film makarası takmak zorundaydınız. Evimin yakınındaki bir meradan gökyüzüne süzülüyordum ve 150 metre yüksekliğin büyülü, rengârenk dünyasına giriyordum. Geriye getirdiğim fotoğraflar bir korsanın hazinesi gibiydi benim için. O fotoğraflar sayesinde yaptığım işin bencil bir heves olmadığına kendimi ikna ettim. Benim misyonum bu bilinmeyen ve görülmeyen dünyayı insanlara göstermek, bir medeniyetin portresini gökyüzünden kaydetmek haline geldi. Kendimi eğitici ve aydınlatıcı hissettim. Ödüller kazandım, sergiler yaptım ve fotoğraf kitaplarımı imzaladım.

Sık sık gökyüzünde olmak ve yukarıdan insanlığın dünya üzerindeki izlerine, insanların yaptığı binalara, yollara, tarlalara bakmak… Böyle bir deneyimi sık sık yaşamak seni nasıl değiştirdi?

Bence bütün deneyimler önemlidir. Öğretimimden, sanattan, ikisi de mimar olan anne babamdan, arkadaşlarımdan, ailemden, kitaplardan ve mimarlıktan aldıklarım… Hepsinin önemi var.

Üniversitedeki en zor sınavımı hatırlıyorum, Polonya mimari tarihi üzerindeydi. İlkel zamanlardan çağdaş mimariye uzanan geniş bir dönemi kapsıyordu. Her şeyi hafızamdan çizmem gerekiyordu. Tüm projeksiyonları, kesitleri, detayları… Her şeyi. Bugün artık tarihleri ve isimleri hatırlamasam da fikirler ve kurallar kafama kazınmış durumda.

İkinci katman ise duygular. Mesela büyük annemin ve büyük babamın konuşmalarına eşlik eden gerilimi hatırlıyorum. Baltık kıyısındaki Sopot’ta bulunan ormanın bir ucunda üç katlı siyah ahşap bir ev ve güzel bir bahçeleri vardı. Ressam olan büyük annem bahçedeki salyangozları çiçek yedikleri için ormana taşıyordu. Ben de ona yardım ediyordum. Büyük babam ise onları kuru ormanda aç kalıp ölecekleri için bahçeye geri taşıyordu, ona da yardım ediyordum. Yani başından beri etrafımdaki gerilimi ve çatışmaları izliyordum… Hangi karar daha önemli, kimin doğrusu daha doğru? Ben benim görme şeklimi oluşturan tüm deneyimlerin fotoğraflarımdaki formlarda ortaya çıktığını, duyguların ise hangi konuların ilgimi çektiğini etkilediğini düşünüyorum.

China

Gökyüzündeyken çekmek için ne gibi manzaralar ve görüntüler arıyorsun?

Bazen bir yer veya konu hakkında bir öykü anlatmak için manzara arıyorum. 2010’da Sandomierz’de gerçekleşen sel felaketi sırasında güney Polonya’da sel altında kalmış bir bölgenin üzerinde uçuyordum. Bu felaket hakkında bir belgesel çekimi projesiydi. Bakanların duygularını harekete geçirmek için bulabildiğim en sembolik yerleri kullandım. Mezarlıkların, tren istasyonlarının, çocuk parklarının, okulların ve bu gibi yerlerin fotoğraflarını çektim. Hepimizin bildiği ve evrensel mekânlar…

Başka zamanlar, çok iyi bildiğim yerlerin üzerinde uçuyorum. Uçuyorum ve uçarken gördüklerimin gerçek olup olmadığını merak ediyorum. Altımdaki manzaranın ve hareketlerin doğasını merak ediyorum. Aynı yer üzerinde tekrar ve tekrar uçuyorum. O zaman benim en sevdiğim konu olan değişiklikleri net bir şekilde görebiliyorum. Gördüklerim doğanın insan tarafından yerleşilmiş hali mi? Yoksa doğaya benzemesi için bizim yarattığımız alanlar mı? Bu bakış açısının sonucu Side Effects projemde ortaya çıktı. Aslında bu bir fotoğraf serisinden ziyade görsel bir hikâye anlatıcılığı.

Kimi zaman ise bir yerden, o yerin kendine has yapısından çok etkileniyorum. Çocukluğumu deniz kenarında geçirdim. Plaj benim doğal mekânım ve bu nedenle fotoğrafçılığımın da bir parçası haline geldi.

Son olarak, OVER projesi ile benden başka kimseye ait olmayan bir dünyayı keşfetmeye çıkıyorum. İçeriği sadece hissettiren bir form arıyorum. Tanımlamadan rehberlik eden bir form. Bu forma bakarken ne gördüğüm değil ne hissettiğim önemli. Manzaranın kendisini bir araç olarak kullanmak için kendime izin verdim. Korkuyu, heyecanı, coşkuyu, saplantıyı, yorgunluğu ve daha başka pek çok duyguyu gösterebilirim. Bu duygular doğru manzarayı bulmam için bir anahtar görevi görüyor. Bazen sonsuza uzayan manzaralar içinde neden bir kareyi seçtiğimi, bilinçaltımın bu karede bana ne demek istediğini merak ediyorum. Yamaç paraşütüyle uçmak, aynı zamanda hem pilotluk yapıp hem de fotoğraf çekmek benim için bir meditasyon görevi de görüyor.

“BEN İZLEYİCİNİN BENİM UÇARKEN HİSSETTİĞİM GİBİ HİSSETMESİNİ İSTİYORUM. BEN DÜNYAYI İSİMLENDİRİLMİŞ VE ETİKETLENMİŞ GÖRMÜYORUM. ANCAK FOTOĞRAFIN NEREDE ÇEKİLDİĞİNİ BİLİYORUM, O NEDENLE KOORDİNATLARI PAYLAŞABİLİYORUM. BÖYLECE EĞER İZLEYİCİLERİN MERAKI TEMBELLİĞİ YENERSE, GOOGLE MAPS’E GİRİP LOKASYONA BAKABİLİRLER.”

Side Effects – On The Floe
Side Effects – Flood From The Sky

Kadrajlarında oldukça özgün bir perspektif var. Grafik hislerinin yanısıra farklı dokular, desenler ve renkleriyle harika soyut resimlere benzer bir yapıları var. Sen hava fotoğrafçılığında kendi estetiğini nasıl tanımlıyorsun?

Teşekkürler. Ben aynı anne ve babam gibi mimar olacaktım. Bu alanda öğretim görmek keyifliydi ve babam bana mimarlığın okulda öğretilmeyen tüm diğer detaylarını da gösterdi. O zamanlar üzerimde en büyük etkisi olan ve bugün hâlâ düşünme şeklimi etkileyen iki konsept evli Katarzyna Kobro ve Władysław Strzemiński çiftinin öğretilerinden çıktı. Kobro tasarımın temelde insanların planlanmış bir mekândan geçerken hissettikleri deneyimin orkestrasyonu olduğunu, onların mekândan “geçişinin” zaman-mekân ritimlerinin insan vücudunun oranlarına ve altın orana uyumu tarafından regüle edildiğini söylüyordu. Strzemiński ise görüş üzerine bir teori üretti. Ona göre “görüş” insan gözünün mekanik olarak gördüklerinden ziyade bilincin algıladığıyla alakalıydı. Dünyayı algılama şeklimiz bir objeden diğerine bir virüs gibi aktarılıyordu.

Bu teorilerin mekâna ve gördüklerimiz ile görüşü neyin yarattığı arasındaki ikili karşıtlığa dair söyledikleri beni çok etkiledi. Öğretimimi bitirdikten sonra bir mimarlık ofisinde çalışmaya başladım.

Öğretimim, mimarlık ofisindeki deneyimlerim, bilinçli bakışımla saygı duyduğum sanat işleri ve trendleri… Tüm bu deneyimler, benim bakma/görme şeklimi etkiledi. Gözlerimi istenmeyen etkilerden korumaya çalıştım. Özellikle bana benzer alanlarda çalışan diğer sanatçıların işlerine bakmamaya çalıştım çünkü etkilenmek istemiyordum. Bu şekilde kendi görme şeklimi korumaya, diğerlerinin bir ortalaması olmamaya çalıştım. Ben üretmekten keyif alıyorum, kopyalamaktan veya benzer süreçlerden değil. Bu bilinçli bir seçim. Elbette günümüz dünyasında etkilenecek çok şey var. Basın, reklamlar, haberler, televizyon, sokaklar, arabamız hatta cep telefonlarımız bizi etkileyecek imajlarla dolu. Bu yüzden kendini korumak o kadar kolay değil.

“FARKINA VARDIĞIM ŞÖYLE BİR AYRIM DA VAR: ONLAR FOTOĞRAFÇILIK UÇUYORLAR, BEN UÇMAK İÇİN FOTOĞRAF ÇEKİYORUM. BU DÜŞÜNCELER SONRASINDA BENİM VİZYONUM ŞEKİLLENMİŞ OLDU: DÜNYAYA VE DÜNYANIN PROBLEMLERİNE DAİR OLDUKÇA YEREL BİR BÖLGEYİ KULLANARAK BİR ŞEYLER SÖYLEMEK. BENİM FOTOĞRAFLARIMIN %90’I EVİMİN 50 KİLOMETRE ÇEVRESİNDE ÇEKİLDİ.”

Side Effects – Toxic Beauty

Fotoğraflarını neredeyse hiç isimlendirmiyorsun, bu kararın altında ne gibi sebepler yatıyor?

Aslında bu fotoğraflarımın nerede kullanıldığına göre değişiyor. Eğer basında veya editöryel bir konu için kullanılıyorsa, o zaman aslında başka bir kişinin konusunu görselleştirme görevi görüyorlar ve editörün ne gibi bir görsel içerik kullandığını bilmesi gerekiyor. Böyle durumlarda fotoğrafları etiketliyorum, böylece yanlış kullanım riskinden kaçınmış oluyorum. Ancak kendime ait sanat projelerimde isimlendirmek veya etiketlemekten kaçınıyorum. Ben izleyicinin benim uçarken hissettiğim gibi hissetmesini istiyorum. Ben dünyayı isimlendirilmiş ve etiketlenmiş görmüyorum. Ancak fotoğrafın nerede çekildiğini biliyorum, o nedenle koordinatları paylaşabiliyorum. Böylece eğer izleyicilerin merakı tembelliğini yenerse, Google Maps’e girip lokasyona bakabilirler.

Bildiğim kadarıyla sadece Polonya’da fotoğraf çekiyorsun. Hiç dünyayı dolaşıp değişik göklerde uçmayı, dünyanın başka bölgelerini fotoğraflamayı düşündün mü?

Aslında farklı yerlerde uçuyorum. Vietnam, Avustralya, Moğolistan, Çin, Hindistan, Nepal, İspanya, İskoçya ve pek çok başka yer… Hatta Türkiye’de de uçtum, Ölüdeniz’e yakın Babadağ’da… Bunlar genel olarak yarışmalarda da yer aldığım yamaç paraşütü uçuşları oluyor. Bütün bu uçuşlara perspektif içeren bir bakış açısıyla yaklaşıyorum, çünkü altınızda uzanan manzarayı anlamanın ve okumanın doğal yolu bu. Daha sonra, bu farklı yerlerin detaylarını bulmaya çalıştığımda ise kendimi cahil hissettim. Bir manzaranın gerçek ve hassas bir imajını yaratabilmek için orada çok zaman geçirmeniz lazım. Ben ise kendi yaşadığım bölgeyi çok iyi biliyorum. Ve bu benim için daha en başlarda ciddi bir karar anına yön verdi: birincisi ben hava fotoğrafçılığı yapıyorum çünkü ilk tutkum olan uçmayı destekleyecek bir nedene ihtiyacım var. Bu yüzden evimin çevresinde uçmaktan zaten çok keyif alıyorum. İkincisi, hali hazırda Ed Burtynski, George Steinmetz veya George Gestler gibi evrensel konulara dair bir şeyler söylemek için dünyayı dolaşan sanatçılar var. Ben onların fikirlerini tekrarlamak istemiyorum. Farkına vardığım şöyle bir ayrım da var: onlar fotoğrafçılık için uçuyorlar, ben uçmak için fotoğraf çekiyorum. Bu düşünceler sonrasında benim vizyonum şekillenmiş oldu: dünyaya ve dünyanın problemlerine dair oldukça yerel bir bölgeyi kullanarak bir şeyler söylemek. Benim fotoğraflarımın %90’ı evimin 50 kilometre çevresinde çekildi.

Side Effects – Toxic Beauty
Side Effects – Flood From The Sky
Side Effects – Garage Sales

İşin teknik kısmını biraz daha açabilir misin? Nelerle uçuyorsun, nelerle fotoğraf çekiyorsun?

1996’dan beri yamaç paraşütü, 2010’dan beri ise otojirle uçuyorum. Uçma ekipmanlarım bana ait. Şimdilerde orta format Pentax645z kullanıyorum. Daha önceki yıllarda standart Nikon D3X kullanıyordum. Kameram hiçbir zaman uzaktan kumandaya bağlı değil ve hiçbir zaman fotoğraf çekmek için drone kullanmadım. Her zaman gökyüzünde elimde kameramla bir başıma olmak istiyorum. Böylece kendi vizyonumu bir pilota anlatmak veya onun mekânsal hayal gücüne bel bağlamak zorunda değilim. Ben kendim oldukça güvenilir bir keskinlikle uçabiliyorum. Ve bundan keyif alıyorum. Ancak bunun da bir paradoksu var, eğer uçarken pilim biterse yukarıda kamera çalışmadan ne yapacağımı bilemiyorum. O yüzden yere iniyorum. Yerde ise kamerayla ne çekeceğimi bilemiyorum (aile fotoğrafları dışında). O yüzden çalışan tek kombinasyon benim tek başıma elimde kamerayla uçmam.

“TÜM GÖZLEMLERİM UÇUŞLARIM SIRASINDA, KALKIŞIM VE İNİŞİM ARASINDA ORTAYA ÇIKTI. HAVADA, İÇİNDE BULUNDUĞUM EŞSİZ ORTAMI KULLANARAK MEDİTASYON YAPIYORUM: MEKÂNDA HAREKET EDİYORUM, OBJELERİ DENEYİMLİYORUM, PERSPEKTİFİMİ DEĞİŞTİRİYORUM, HAVAYI, BULUTLARI HİSSEDİYORUM, YAMAÇ PARAŞÜTÜ VE MOTOR İLE BİR OLUYORUM. MEDİTASYON YAPIYORUM. ÜRETİYORUM.”

Hava fotoğrafçılığının zorlukları neler?

Günümüzde her şey hızla değişiyor. Hava fotoğrafçılığı için insanların kendilerinin uçması gerektiği devir kapandı. Dronelar gökyüzünde her yerdeler. Kimi zaman benim hava fotoğrafçılığımın bir manası kalmadığını düşünüyorum. İnsanların her şeyi gördükleri bir çağda fotoğraf çekmenin anlamı ne? Eğer görmedilerse bile kendilerine bir drone alabilirler. Elbette ben de kendime bir drone aldım. Ancak dronelar yerde yaratılıyor ve sonrasında çektikleri dünya bir ekranda keşfediliyor. Oysa ben uçmak zorundayım. Sırtımda bir motorun titreşimi ile bitap düşene kadar uçmak, etrafımdaki alanı hissetmek zorundayım ve ancak ondan sonra deklanşöre basabilirim.

Bugün artık sadece benim orada, havada olmamı gerektiren kareleri çekmeye, bugüne kadar kaçırdığım şeyleri anlatmaya, sonrasında ise bu görevden hayatta kalarak eve dönmeye çalışıyorum. Aslında bir bakıma drone devrimi beni özgürleştirdi. Örneğin birkaç sene önce bir pazar günü saat sabaha karşı dörtte uyanıp, saat altıda bir triatlonun başlangıç noktasında havada olmam, eve akşam saat onda varıp insanlara bu inanılmaz manzarayı göstermek için ajansa fotoğrafları atmam gerekiyordu. Bu benim görevimdi. Ben olmasam dünya bu manzarayı kaçıracaktı. Şimdi başka birinin aynı işi bir drone ile canlı olarak yayınlayacağını (ki bu bence inanılmaz ve harika) biliyorum ve artık bu benim görevim değil. Böylece daha fazla uyuyabiliyor ve çocuklarımla zaman geçirebiliyorum.

Over, the photobook by Kacper Kowalski

Geçtiğimiz sonbaharda bir fotoğraf kitabı olarak da yayınlanan OVER projesi hakkında, fotoğrafçılık anlayışındaki bir dönüşümün sonucu ifadesini kullanıyorsun. OVER serisini çekme sürecinden ve senin için nelerin değiştiğinden bahseder misin?

OVER benim bağımlılığımdan kurtulmam hakkında. Benim başlangıçta tutkum olan uçmak, öncelikle bir saplantıya, sonrasında ise bir bağımlılığa dönüştü. Bu projeyle eski inancım olan “uçmak zorundayım” düşüncesinin yerini “uçmak zorunda değilim” düşüncesi aldı. Eğer uçmak istersem uçabilirim, eğer uçmak için bir nedenim olduğuna inanıyorsam. Bu yüzden yeni bir perspektif yaratacak bir neden arıyorum. Bu perspektif yerdeyken üretebileceğim hatta düşünebileceğim bir şey olmamalı. Zira tüm gözlemlerim uçuşlarım sırasında, kalkışım ve inişim arasında ortaya çıktı. Havada, içinde bulunduğum eşsiz ortamı kullanarak meditasyon yapıyorum: mekânda hareket ediyorum, objeleri deneyimliyorum, perspektifimi değiştiriyorum, havayı, bulutları hissediyorum, yamaç paraşütü ve motor ile bir oluyorum. Meditasyon yapıyorum. Üretiyorum. Şimdi tüm bu süreci başka sebeplerle kullanıyorum. Kendi “kutsal kasemi” bulmak, riske değecek ve toplumsal alana bir şeyler kazandıracak fikirlerin peşindeyim.

OVER fotoğraf kitabının yanısıra sergisiyle de dünyayı geziyor. Peki sen bu aralar ne gibi yeni projeler için çalışıyorsun?

Birkaç yeni projem var. Bir tanesi müzikle alakalı, çağdaş müzik bestecisi Jaroslaw Kapuscinski ile beraber çalıştığımız bir proje. Daha önce Side Effects projesinde konsept müzik ve video için beraber çalışmıştık ve ürettiğimiz iş 2017’de Amerika’da Charlestone’nda gerçekleşen Spoleto Müzik Festivali’nde prömiyer yapmıştı. Şimdi 2019’da prömiyer yapacak başka bir iş üzerinde çalışıyoruz. Bunun yanısıra iki fotoğraf projem daha var, ormanın doğası üzerine bir çalışma olan Missing Trees ve hava fotoğrafçılığında benden önce gelen ustaların önünde saygıyla eğildiğim Tribute To projeleri. Bir de devam etmekte olan Afterimage/Weaving projesi var.