Cennet mi cehennem mi?: “Mank”ten hareketle, Hollywood’a bakan 10 unutulmaz film

“Hollywood, ebediyetin yel değirmenlerinde çürüyecek
Filmleri Tanrı’nın boğazına dizilen Hollywood.”

-Allen Ginsberg, Kaddish and Other Poems

David Fincher’ın altı yıl gibi uzun bir aradan sonra sinemaya dönüş projesi olan Mank, kâğıt üzerinde Citizen Kane’in senaristi Herman Mankiewicz’e odaklanan bir biyografi gibi durmakta. Gelen ilk eleştiriler filmin yozlaşmışlık ve entrika dolu bu dünyayı dürüstçe yansıttığı, Hollywood’un altın çağını romantize etmediği, ayrıca günümüz siyasi atmosferinin de keskin bir yansıması olduğu yönünde…

4 Aralık itibariyle Netflix kataloğunda yerini alan Mank’ten ilhamla sinema tarihine daldık, Hollywood’a farklı perspektiflerden bakan unutulmaz filmleri anımsadık. Bazıları bu endüstrinin bir düş fabrikası, Amerikan rüyası olduğunu söylerken; bazılarıysa onu bir tımarhane, hatta cehennem olarak tasvir etmekte.

The Player (1992)

Nasıl bir Hollywood: Yetenekten ve ruhtan yoksun bir üretim makinesi.

Robert Altman’ın âdeta Amerikan film endüstrisinde yanlış olan her şeyi resmettiği The Player, bir yapımcının gözünden Hollywood denen makinenin nasıl işlediğini aktaran, bu listedeki en acımasız -ve ziyadesiyle en eğlenceli- yapımlardan biri. 

Her gün yüzlerce senaryoyu reddeden Griffin Mill, bir gün kimliği bilinmeyen bir senaristten ölüm tehdidi alır. Meselenin peşine düştükçe işler içinden çıkılmaz bir noktaya gelecek ve rakiplerinin eline şantaj malzemesi verecektir. Büyük balığın küçük balığı yediği, yetenekli olmanın önemini yitirdiği, başarısız bir film yapmanın en büyük günah kabul edildiği bu evreni yakın merceğe alan hiciv; Hollywood’daki yetenek ve ruhtan yoksun üretimlerin olası sebepleri üzerine kafa yoruyor. 

Kendilerine hayat veren 60’a yakın konuk oyuncusuyla, çeşitli sinema referanslarıyla, film içinde film içeren yapısıyla ve ortaya döktüğü kirli çamaşırlarla oldukça keyifli bir seyirlik var karşımızda.

Lions Love (1969)

Nasıl bir Hollywood: Film yapımında esaretin başkenti.

ABD’ye yaptığı bir gezi sırasında Agnès Varda, “Peace and Love” isimli projesi için Columbia Pictures’la müzakerelerde bulunur. Stüdyo son sözü söyleme yetkisini elinde bulundurmayı talep edince Varda hayal kırıklığına uğrar ve tüm yaratıcı enerjisini bir Hollywood anlatısına aktarmaya karar verir. 

Yönetmenin California yıllarının ürünü olan, görece az bilinen filmlerinden Lions Love; Manson cinayetlerinin dünyayı sarstığı, Andy Warhol’un Valerie Solanas tarafından vurulduğu, Kennedy’nin suikaste uğradığı dönemde hippi sinemacılara çeviriyor kamerasını. Eve kapanmış oyuncu, senarist ve yönetmen karakterler üzerinden olaylar ve ruh hâllerine temas eden bir zaman kapsülü yaratılıyor. Bir sahnede stüdyo yöneticileri, Clarke isimli kadın yönetmene sanatsal kontrol verip verilmeyeceğini tartışıyorlar. Karakterin Varda’yı temsil ettiğini belirtmeye lüzum yok elbette. 

Mulholland Drive (2001)

Nasıl bir Hollywood: Kâbuslarla dolu bir cehennem.

David Lynch usulü Hollywood eleştirisi nasıl olur? Bir trafik kazasının ardından bilinç kaybı yaşayan Rita ile şöhret olma gayreti içindeki Betty’nin yollarını kesiştiren Mulholland Drive; iç içe geçmiş bir sürü kopuk hikâye anlatırken bu sorunun cevabını veriyor, bitmeyen bir kâbusa ortak ediyordu bizleri. 

Film noir formunda olup türün klişelerini bilinçli bir şekilde kullanan, iki arketip karakter üzerinden öyküsünü kuran yapım; bir yandan da sürrealist bir anlatı yaratıyor, Lynch’in bilinçaltından dökülenlerle hipnotize ediyordu seyircisini. Rüya ve hakikati iç içe geçiren güzellemelerin aksine Hollywood deneyimini bir cehennem olarak teşbih eden Lynch, aklımızdaki tüm imajın bir yanılsamadan ibaret olduğunun altını çiziyor; zihnin karanlık köşelerinde gezinen, sürrealist bir alegoriye imza atıyordu.

La La Land (2016)

Nasıl bir Hollywood: Âşıkların ve hayalperestlerin şehri.

Hollywood’un dinmek bilmeyen rüyalarına, asla uslanmayan hayalperestlerine romantik bir mektup; modern zamana adanmış nostaljik bir masal La La Land. Biri klasik sinemaya, diğeri caz müziğe, bir yandan da birbirlerine ve bu şehre âşık Mia ile Sebastian odağımızda bu kez. Geçmişe saygılarını sunarken bugünü de kucaklayan film, Hollywood’un portresini bir hayaller diyarı olarak çıkartıyor ve sinema tarihine çeşitli referanslar verirken, özellikle müzikallerin altın çağına saygı duruşunda bulunuyordu. Aslında çok da yabancı olmadığımız bir aşk ve başarı öyküsü işlense de; fantezi ile gerçek arasındaki sınırların belirsizleştiği anlarıyla, zaman mefhumunun anlamını yitirdiği dev nostalji hissiyle ve Damien Chazelle’in atmosfer kurmadaki olağanüstü becerisiyle sinemaseverlerin kalplerinde ayrı bir yer edinmişti La La Land.

Sunset Boulevard (1950)

Nasıl bir Hollywood: Sistemin çarklarında kaybolmuş hayatlar.

Sinemanın geçirdiği dönüşümle gözden düşmüş bir sessiz film yıldızı, geçim sıkıntısı çeken başarısız bir senarist ve tüm ihtişamına rağmen çürümekte olan Hollywood’un efsanevi hikâyesi… 

Hollywood hakkında yapılmış en iyi Hollywood filmlerinden biri olarak zikredilen Sunset Boulevard, yönetmen Billy Wilder’ın -parçası olduğu- sistemin acımasız tarafını, şöhretin geçici doğasını, harcanan hayatları konu edindiği bir sinema klasiği. Gloria Swanson’ın muhteşem bir performansla can verdiği Norma Desmond muzaffer bir dönüş yapmaya kararlı olsa da, içinde yaşadığını sandığı dünyada değil artık. Bu rüya fabrikasının çarklarında görevi tamamlanmış, işlevini yitirdiğine karar kılınmış, nice büyük yetenek gibi tükürülüp atılmış. Henüz çiçeği burnunda sayılabilecek bir sektörün yarattığı tahribatları bundan tam 60 yıl önce elen alan Sunset Boulevard, tekrar tekrar ziyaret edilebilecek, unutulmaz bir yedinci sanat örneği.

Hollywood Shuffle (1987)

Nasıl bir Hollywood: Fırsat eşitsizliği absürt boyutlarda.

Bobby Taylor saygın bir oyuncu olmayı arzulayan, genç ve hevesli bir adam. Maltese Falcon’ın Sam Spade’ini, Shakespeare trajedilerinin meşhur karakterlerini, hatta bir süper kahramanı lâyığıyla canlandırabileceğine inancı tam. Önündeki en büyük engel ise Hollywood’daki stüdyo sistemi: Afro-Amerikalı bir oyuncu olması, onu basmakalıp rollere mecbur bırakmakta. Anlaşılan gangster, köle veya “Eddie Murphy tiplemesi” dışında pek bir seçenek yok önünde. 

Farklı etnik kökenlerden gelen, beyaz olmayan sanatçıların yüzleştiği fırsat eşitsizliğinin ele alan film; Siyah sanatçılara “daha Siyah” performans çıkartmaları için eğitim veren beyaz oyuncu koçlarıyla olsun, açık tenli olduğundan “yeterince Siyah” olmamakla itham edilen karakterleriyle olsun, Hollywood’daki Afro-Amerikalı sanatçıların deneyimlerine hiciv dolu bir bakış atmaktaydı.

Singin’ in the Rain (1952)

Nasıl bir Hollywood: Rüyaların gerçeğe dönüştüğü bir âlem.

Beyazperdenin en aranan, en başarılı yıldızlarından Don Lockwood hayranlarından kaçarken tanımadığı bir kadının arabasına biner ve kendisine hiç yüz vermeyen Kathy’ye âşık olur. Müzikallerin altın çağının klasik eserlerinden Singin’ in the Rain; Hollywood’un kendine bakarken ortaya koyduğu en nostaljik, en romantik, en sevgi dolu eserlerden biri muhtemelen. 

Sessizden sesli sinemaya geçilen zaman aralığına odaklanmasına rağmen Sunset Boulevard’a taban tabana zıt bir Hollywood portresi ortaya koyan film, aynı periyoda daha pozitif bir noktadan yaklaşıyor, şehri bir “rüyalar âlemi” olarak tasavvur ediyor. Hollywood’u kutsarken bir yandan da şöhretin ikiyüzlülüğüne, endüstrinin gülünç doğasına dikkat çekmekte. Canlandırdığı karakterler nedeniyle zarif, göz alıcı, kibar bir oyuncu izlenimi veren; lakin gerçekte hırsları uğruna her şeyi yapabilecek bir kişiliğe sahip Linda, akıllara gelebilecek ilk örnek mesela. 

Somewhere (2010)

Nasıl bir Hollywood: Varoluşun anlamsızlığı gözler önünde.

Coppola ailesi, Hollywood hanedanları içinde ilk akla gelenlerden, malum. Francis Ford Coppola, kendisi gibi yönetmen kızı Sofia Coppola, senarist oğlu Roman Coppola, oyuncu yeğenleri Nicolas Cage ve Jason Schwartzman uzun yıllardır endüstrinin önemli simaları. 

Kameralar önünde büyüyen bu geniş ailenin en başarılı isimlerinden olan Sofia Coppola, 2010 yapımı Somewhere’de Hollywood’a içeriden bir bakış atmış; bütün bu çılgınlık içerisinde varoluşun anlamsızlığını, normal bir hayat yaşama çabasını, aile kalabilmenin nasıl hissettirdiğini gözler önüne sermişti. Film setleri ve gösterişli galalardan ziyade otel odalarını, tanıtım toplantılarını, kumarhaneleri mesken tutan Somewhere; bir baba ile kızı aracılığıyla bu evrenin sıradan yüzünü, sebep olduğu sosyal izolasyonu, yalnızlığı, ortaya çıkardığı samimiyetsiz ilişkileri yakın plana almıştı.

Barton Fink (1991)

Nasıl bir Hollywood: Kreatif zihinleri yiyip bitiren bir canavar.

Coen Kardeşler’in 1940’lar Hollywood’una bakış attığı yapımda; stüdyo yöneticileri tarafından büyük bütçeli filmler yazması için ikna edilen, fakat bitmek bilmeyen bir kreatif tıkanıklıkla mücadele eden oyun yazarı Barton Fink merkezde. Broadway’deki deneyimlerinin aksine büyük bir baskıyla karşı karşıya kalan karakterimiz, kaldığı otelde kafkaesk bir atmosferin, gerçeküstü hayallerin ortasında buluyordu kendisini. 

Film; stüdyoların hiç bitmeyen bir kâr iştahıyla yaratıcı zihinleri yiyip bitirdiğini söylerken; Hollywood’u sahteliklerle çevrili, sömürgeci bir alan olarak betimliyordu. Biricik derdi ekonomik kazanç olan, sadece belirli formüller çerçevesinde üretim yapan, yaratıcılığa alan bırakmayan bir endüstri vardı karşımızda.

Trumbo (2015)

Nasıl bir Hollywood: Farklı ideolojilere tahammülsüz bir cadı kazanı.

Tıpkı Mank gibi gerçek bir Hollywood senaristinin deneyimlerine odaklanan bu biyografi; Roman Holiday, Spartacus, Papillon gibi birçok klasiği kaleme almış Dalton Trumbo’nun kara listeye alınma sürecine, endüstriyle amansız savaşına, adalet arayışına odaklanmakta. 

Soğuk Savaş’ın başladığı 1947’de ABD’nin politik duruşu, sosyalizme bakışı bellidir ve Hollywood’da Trumbo’nun komünist olduğuna dair ciddi fısıltılar yükselmektedir. Oldukça başarılı kariyerine rağmen isminin üstü çizilir; kısa zamanda stüdyolardan aforoz, sinema dünyasından tecrit edilir. 

Film, Hollywood’u herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, entrikaların ardı arkasının kesilmediği, farklı seslere tahammülsüz bir cehennem olarak ele alıyor. Bu cadı kazanı içinde, yeteneğin ideoloji kadar elzem olmadığının altını tekrar tekrar çiziyor.

Bunlar da var:In a Lonely Place (1950), The Artist (2011), The Stunt Man (1980), Maps To The Stars (2014), Sullivan’s Travels (1941), Ed Wood (1994), Shampoo (1975), Once Upon A Time In Hollywood (2019), The Day of the Locust (1975), The Last Tycoon (1976), What Price Hollywood (1932), A Star is Born (1937/ 1954/ 1976/ 2018), LA Confidential (1997), Hail, Caesar! (2016), Gods and Monsters (1998), Who Frammed Roger Rabit (1988).

Dosyanın ilgililerine, Socrates Podcasts ve FilmLoverss işbirliğiyle hazırlanan Sinema Var’ın “Hollywood, Hollywood’a Bakıyor” bölümünü dinlemelerini de tavsiye ederiz. 

Yazı: Merdan Çaba Geçer

Yükleniyor...