/dergi/no-60/halil-altindere-ve-das-art-project-welcome-to-homeland/
192254

Halil Altındere’nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı’nda sergilendi. İstanbul’un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project‘in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.


Image

Halil Altındere ile Das Art Project’in (DAP) yolları nasıl kesişti? İsterseniz oradan başlayalım.
Halil Altındere: Geçen yıl, Haydarpaşa’nın arka tarafındaki Muhacir Misafirhanesi’nde iki günlük bir sergi vardı. Bir arkadaşım ısrarla bu sergiye gitmemi tavsiye etti ve ben her şeyi bırakıp akşamüzeri gittim. Tabii hava kararmıştı ve atıl bir bina, elektrik sınırlı, böyle karanlıkta tanıştık.

Bu hangi serginiz? “Genetiğiyle Oynanmış” mı?
Alper Turan: Yok, o değil. Burada bahsettiğimiz sergi “Oksitosin: Güven üzerine Denemeler”, ilk sergimizdi, daha önceydi. Mimar Kemaleddin’in inşa ettiği Muhacir Misafirhanesi’nde düzenledik Ekim 2016’da.
H.A.: Cilalı alanlarda, güzel kokteyllerde, bol parlak granit zeminli beyaz galerilerin olduğu bir dönemde, böyle atıl ve alternatif bir mekânda, kısa süreli ve düşük bütçeli, düşük teknolojili bir sergi olması ilgimi çekmişti. DAP’ın kendi platformunu yaratıp, kendi jenerasyonundan no-name isimleri alıp, onlarla birlikte bir gündem yaratması hoşuma gitmişti. Bunlardan da önemlisi, sanatçı ve küratoryal diktanın hâkim olduğu bir dönemde, isimlerini geriye çekip, kolektif biraradalığı öne çıkarmaları ilgimi çekmişti. Bir kolektif olarak birlikte var olmaları, ayrı bir şey. O gün çok sıcak bir karşılaşma ve tanışma oldu. Ve hemen ardından, kısa bir süre sonra, Mercan’da benim atölyemin olduğu bir yerde karşılaştık, bir açılışta. İleride bir sergi yaparsam sizinle çalışmak isterim, dedim onlara. Onlar da düşünüp, bir ay sonra bana geri döndüler.

Peki DAP açısından nasıl gelişti olaylar?
A.T.: İşte önce tanıştık. Sonra bir akşam aniden Halil’den bir telefon aldık. Oğulcan’ı aramıştı sanırım. Çok heyecanlanmıştık. Sonra apar topar ne oluyor derken, sergiyi düzenleme süreci başladı.

Berlin’de sergilenmiş işlerden haberiniz var mıydı? 2016 Eylül ve sonrasındaki işler.
Çisem Asya Albaş: Vardı ama görme şansımız olmamıştı.

Image
Image

Homeland videosunun prodüksiyon aşaması hakkında konuşmak istiyorum biraz daha.
H.A.: Homeland’i Berlin Bienali istemişti. Yaşanmış olayları yeniden kurgulamam gerekiyordu. Çok sayıda insana ihtiyacım vardı ve zor olan kısmı, videoyu figüran ya da cast edilmiş insanlarla çekmek istemiyordum. Mülteci diyorsak, mültecilerle birlikte çalışmalıydım. Tabii bürokratik birtakım işler, o insanları bulma, onları ikna etme söz konusu oluyor. İki üç sahnede profesyonel dublörlerle çalıştık. Akrobatik hareketlerle sınırdan geçen, tellerden atlayan insanlar için. Hem Homeland hem de Köfte Airlines için Göç İdaresi ile işbirliği yaptık. İkisinde yer alan insanların bir kısmı aynı grup zaten. Video çekimini Çanakkale’de gerçekleştirdik. Köfte Airlines çekimini Tekirdağ’da yaptık. Oradan oraya otobüsle insanları taşımak durumundaydık. 45 tane oyuncu var zaten, 20 kişi de prodüksiyon ekibi derken sette 80 kişi oluyorduk. Çok kolay bir çekim değildi ama Çanakkale Bienali bize destek oldu. Alınacak izinler açısından da kolaylık oldu çünkü başka ülkede düzenlenen bir bienal için o izinleri almamız daha uzun sürerdi. Normal koşullar altında Yerebatan Sarnıcı’nda çekim yapmak için izin almak kolay değil ama orada çekim yapabildik. Zamanında başka çekimler yapılmış, insanlar zarar vermiş, ondan sonra da bir yasak gelmiş. Bu tür kâğıt işleri, izinler… Çanakkale’de, denizin ortasında çekim yapıyorduk ama bir yandan bir gemi trafiği akışı vardı. Çanakkale Boğazı’ndaki askerî komutanlıktan, emniyet müdürlüğünden izinler almak gerekti. Çünkü izin almazsanız, iki dakikada Sahil Güvenlik yanı başınızda beliriveriyor ve izin belgelerinizi soruyor. Prodüksiyondan çok, öncesinde alınan izinler, toplanan belgeler, o hazırlık süreci çok vakit aldı. Bu detaylar açısından büyük sorumluluk aldığım bir iş oldu ama sonucundan memnunum. Zaten benim elimden çıktı biraz da, kendi yolunda devam ediyor, birçok yerde gösteriliyor aynı anda.

Space Refugee kapsamında gösterilen Muhammed Farsi hakkındaki videoda da büyük bir emek var. NASA’dan insanlarla Skype görüşmeleri yapıldı. Farsi’nin çocukluğundan bugüne hayat hikâyesini toplamak adına yapılmış bir araştırma var, aile fotoğrafları, Rus arşivlerinden toplanan belgeler ve fotoğraflar… Çünkü adam sınırdan geçip Türkiye’ye gelirken yanında hiçbir şey getirememiş, nasılsa kısa süre sonra dönerim, savaş biter diye düşünmüş.

İki videoyu hazırlamak için de bazı zorluklar karşımıza çıktı ama Space Refugee’deki belgesel ve Homeland birbirleriyle paslaşıyorlar da. Filmlerdeki baş karakterlerin ikisinin ismi de Muhammed, ikisi de filmlerin sonunda “hiçbir kültürün yardımına, baskısına ve bizim için bir şey üretmesine gerek yok” diyor. O iki Muhammed’i bir araya getirip tanıştırmıştım Fatih’te. Aslında Homeland’deki şarkıyı söyleyen Muhammed Abu Hajar Berlin’de yaşıyor ama videonun İstanbul’da geçen sahneleri için buraya gelmişti, o ara tanıştılar. Umut veren iki tane mültecilik hikâyesi. Birçok ülkede gösterildiğinde insanlar bir yumruk yemiş gibi dışarı çıkıyorlar sergi alanından. Genelde bu tür konular acıma, yardım etme hisleriyle ilişkilendirilir. Öncelikle burada umut hissi üzerinden alınan bir pozisyon var.

Sırf umut mu yoksa başka duygular da var mı?
A.T.: Agresyon da var bence. Özellikle Homeland’de şarkının sözlerine dikkat edince. Eklemek istediğim bir şey daha var. Daha önce Berlin’deki “Space Refugee” sergisi hakkındaki yazılan yazılardan birinde şey denmiş: VR videosundaki o Mars’a gitme anı ve oradaki yabancılık ve tedirginlik hali aslında tam olarak mültecilerin buraya geldikleri ya da başka yerlere gittikleri zaman hissettiklerini andırıyor. Benim için Mars’a gitme deneyimi bu açıdan önemli.
Ç.A.A.: Evet, benzer bir tekinsiz yolculuk deneyimi. O noktada artık bizim mültecileri yolda görünce duyacağımız sempati ya da empatiye evriliyor.
H.A.: Ya da klasik anlamda, denizde botun üstünde bilinmezliğe doğru gidiş olarak da düşünülebilir. Bir tür journey (seyahat).

Image

Peki, bu bina nasıl seçildi? Bu sergi nasıl Sadık Paşa Konağı’nda yerleştirilmiş oldu? Karar süreci nasıl gelişti?
Ç.A.A.: Aslında önce bir galeride olsun diye konuşmuştuk, Pilot Galeri‘de. Ama onlar bir tadilattan geçiyordu ve zamanlama açışından birtakım sorunlar oldu. Biz de alternatif mekân arayışına girdik.
H.A.: Aylarca mekân baktık o dönem. İtalyan Hastanesi’nin bir kısmı düşünüldü.
Ç.A.A.: Evet. Sonra Azra’nın [Azra Tüzünoğlu] önerisiyle burayı bulduk. Girdiğimiz an büyülendik zaten, daha sonra başka mekân bakmadık.

“BİZİM DAHA ÖNCEKİ SERGİLERİMİZDEKİ MEKÂNLAR DA İNSANLARIN HEP GİRMEDİKLERİ YA DA GİREMEDİKLERİ YA DA BİLMEDİKLERİ YERLERDİ. BELLİ BİR ATMOSFER YARATMAK DA ÖNCEMLİ BİZİM İÇİN, SADECE İŞ GÖSTERMEKTENSE.” – Alper Turan

Bina müsait miydi böyle bir sergi için?
Ç.A.A.: 17 yıldır kullanılmıyordu. En son bir dizi çekimi için kullanılmış. Özel mülk burası.
A.T.: Sahipleri tarafından da gayet hoş karşılandı ve desteklendi.
Oğulcan Haşlaman: Sonrasında buranın sergiye hazırlanması için bir süreç başladı ve hep beraber burayı daha gezilebilir bir yer haline getirdik.
H.A.: Biz sergiyi hayal ederken bazı insanlarla kesişmeler oldu. Mekân belli olduktan sonra Işıl Ünal ve Cem Kozar, PATTU Mimarlık’la iletişime geçtik, serginin grafik ve sergi alanı tasarımını yaptılar. Mekânı onlarla birlikte gezdik ilk geldiğimizde. DAP’ın bir diğer özelliği de mekânlara fazla müdahale etmeden sergi ya da kavram ya da esere yaşam alanı oluşturmak. Bunu Işıl ve Cem’e anlattık ve onlar sergileme tasarımına destek oldular. Bu tür bir binanın altyapısını elden geçirmek masraflı bir iş, sosyal medya platformu Famelog, serginin hayata geçirilmesi adına sponsorumuz oldu, katkıda bulundu. Bir de en önemlisi, Seyhan Özdemir Sarper ve Ferit Sarper, bu projeyi duyduklarında çok heyecanlandılar ve herhangi bir talepleri olmadan burayı bize açtılar. Serginin koordinatörlüğünü Merve Ayan yürüttü. Aslında binaya müdahale edilmemiş olmasına rağmen, burası bir sanat mekânı olmadığı için teknik altyapıya dair birçok detay söz konusu oldu. Binaya müdahale edilmemiş gibi müdahaleler yaptık.

Bu da DAP’ın daha önceki projeleri ile çok uyumlu bir durum.
A.T.: Evet, daha önceki işlerimizle aynı tonda ilerledi her şey. Bizim daha önceki sergilerimizdeki mekânlar da insanların hep girmedikleri ya da giremedikleri ya da bilmedikleri yerlerdi. Belli bir atmosfer yaratmak da önemli bizim için, sadece iş göstermektense.

Sizin Das Art Project ile tanışma hikayenize geri dönmek istiyorum. Sizin 1990’lar ortası ve sonrasında İstanbul sanat toplulukları içinde belli bir duruşunuz var. O bahsettiğiniz hegemonik sanat alanına, sabotaj olmasa da, alternatifler düşünme ve yollar açma çabanız var. Aradan yirmi küsur sene geçti. Siz şimdi sanat hayatınızda başka bir yerdesiniz. O dönemki yaşınızda olan insanlarla şimdi siz kendiniz birlikte çalışıyorsunuz. Ne dersiniz bu dönüşüm hakkında?
H.A.:  Ben kendimi ifade etme biçimimle Das Art Project’in kendini ifade etme biçimini birbirine yakın buluyorum. Çünkü 2002’de Kötüyüm ve Gurur Duyuyorum isimli bir projede küratörlük yaptığımda no-name olan, sanat işleri gelişmekte olan insanlara yer vermiştim. Bir yıl sonra da bana bir müzeden bir teklif gelmişti, ‘Proje4L’den. Türkiye’nin ilk güncel sanat müzesiydi o zaman. Oraya da 16 şehirden 37 sanatçı çağırmıştım. Türkiye’nin farklı bölgelerinden, başka yollarla kendini ifade etme şansı olmayan insanlar. Çünkü o dönem özellikle İstanbul, Ankara, İzmir’in hegemonyası altındaydı güncel sanat. Hem coğrafyayı kırmak, hem bilindik kişiler arasındaki o döngüyü kırmak, hem de dili kırmak. Başka dillerin de konuşulması önemliydi benim için, iki anlamda: kendini ifade etme biçimi anlamında da, konuşulan dil anlamında da. Ona da Seni Öldüreceğim için çok Üzgünüm adını verdik. Hem yeni bir jenerasyonun gelmesi gerektiğine ve var olan sistemin çöktüğüne işaret ediyordum; hem de onun arkasında durabilecek bir özgüveni başkalarına taşımaya çalışıyordum, yan yanalığı, kolektif biraradalığı da barındırıyordu o sergi. Bugün, Türkiye’de elenip de kalan, üretmeye devam eden insanların özgeçmişlerine baktığımızda, çoğunun o sergilere katıldığını görüyoruz çünkü 1990’ların ruhunun, küratöryel olarak 2000’lere nüfuz etmesi söz konusu. Das Art Project de, ilk sergilerinde çıkardıkları sanatçıları bilinen insanlar arasından seçebilirdi ama kendi kuşaklarından, kendileri gibi insanları sergilemeyi tercih etmişler. O açıdan, aramızda bir benzerlik görüyorum. Gerilla taktiği diyorlar sanırım Das Art Project gibi inisiyatiflerin yaklaşımına. 
Ç.A.A.: Bizim için büyük bir şans Halil Altındere ile birlikte çalışmak tabii ki. Sadece üç sergi düzenledik daha önce. Bence bu taktiği tercih etmemizin sebebi şu: Üniversite yıllarımızda büyük sanat kurumlarında stajlar yaptık ve o kurumlarda bir şeyler yapmanın ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu öğrenmiş olduk. Orada bir şeyler yapmak neredeyse imkânsız. 70 yaşında olmanız gerekiyor küratörlük yapmak için. O zaman biz bu işi kendimiz bir deneyelim, deneyerek öğrenelim, bizim için bir okul olsun istedik bu iş. Çünkü Türkiye’de küratörlüğün bir okulu da yok. Size yol gösterecek insan çok az. Hani biz bunları yaptık, biz biliyoruz, ben iyiyiz gibi bir yaklaşım ile değil de, biz öğreniyoruz ve öğrenme aşamamızı böyle kat etmek istiyoruz diye düşündük. Eğer bir gerilla ruhundan bahsedeceksek, böyle oluştu o ruh.
A.T.: Tercih etme kadar şartlar da bunu gerektirdi sanırım. Başka pek bir şansımız yoktu.

İsim niye Das Art Project bu arada?
Ç.A.A.: Kısa ve kalıcı bir isim arayışındaydık. Sadece sanat ile ilgili projeler ürettiğimizi belirtecek bir artikel olmasını istedik. “Das”ı seçtik çünkü androjenliği olan bir artikel. Feminen, maskülen bir şeyi belirtmiyor.
A.T.: Artikel olması ile ilgilendik ama. Das Auto gibi.

Birlikte çalıştığınız sanatçıları nasıl tanıyorsunuz, nasıl buluyorsunuz? İlerleyen sergiler için arayışlarınız var mı?
O.H.: İlk sergide, biraz da bir deneme süreci olarak, çevrimizdeki arkadaşlarımıza ulaştık ve sergiye katılmalarını rica ettik. İlk sergi “Genetiğiyle Oynanmış”ta 26 tane sanatçı vardı, bunların hemen hemen hiçbirinin daha önce bir sergisi yoktu. Hep bağımsız sanatçılardı. Sonrasında daha çok insan bizden haberdar oldu ve bazı insanlar bize portfolyo göndermeye başladı. Devamında bu isimlerden bir havuz oluşturduk.
A.T.: Şu an incelememiz gereken elliden fazla e-mail var mesela.
Ç.A.A.: Bir yandan da şaşkınlık verici geliyor bu durum bize. Galerisi olmayan, işleri olan ama hiçbir şekilde işlerini gösteremeyen sanatçı sayısı bu, bizde olan.
O.H: Gelen e-mail’lerin bizim dışımızda başka gruplara da aynı formatta atılmadığını, samimi bir dille yazıldığını anlıyoruz.

Image
Image

Üç ay sonra başka bir sergi düzenlemek isteseniz, bayağı bir insan var hazırda bekleyen yani.
Ç.A.A.: Evet, aynen öyle.
A.T.: Biz de şunu öğrendik ama artık. İlk sergi ayrı bir şeydi, ikinci sergi “Dekadans”da da yeni şeyler öğrendik. Üçüncüsünden sonra şundan emindik, belli bir crew‘umuz olacak ve onlar dönüp duracaklar ve başka insanlar da eklenecek ve böylece daha sistematik çalışıyor olacağız.

Sergilerin kavramsal çerçevelerini birlikte mi oluşturuyorsunuz yoksa sanatçıyla birlikte mi karar alıyorsunuz?
Ç.A.A.: ‘Welcome to Homeland’ için Halil ile birlikte çalıştık ama daha önceki sergilerimizde kavramsal çerçeveyi kendimiz oluşturuyorduk ilk planda.
A.T.: Biz bir fikir ve bir metin oluşturup sonrasında sanatçı aradık daha önceki sergiler için, kim neye uygun, nereye uygun. Fikir, metin ve mekân hazır olduktan sonra sanatçılarla görüşmeye başlıyorduk. Mekâna özgü sergiler düzenlemek genç sanatçılarla yapılması zor bir iş ama bizim düzenlediğimiz sergiler mekâna özel olsun ve yeni üretimleri içersin istedik.

Bir yandan şehirde bienal devam ediyor, belki de olabilecek en kurumsal sanat etkinliklerinden biri. Bienal bir yerde, siz bir yerde, bu farkı nasıl görüyorsunuz?
Ç.A.A.: Ya bence şu anda yakın yerlerde olmamız çok tatlı bir şey bir yandan da. Çünkü biz de bir komşuluk halinden bahsediyoruz burada.
H.A.: Komşularla da enteresan bir bağımız oldu. Çocukluğunun izinde buraya gelen insanlar var. Gelip ağlayanlar, burada eğitim görmüş insanlar.
A.T.: Bizim daha önceki sergilerimizdeki mekânlara [Abud Efendi Konağı, Pera Palas ve Haydarpaşa Muhacir Misafirhanesi] benzer bir mekân Sadık Paşa Konağı. Bir arkadaşım şöyle demişti: Sizin sergileriniz sayesinde daha önce girmediğimiz, giremediğimiz yerlere girmiş oluyoruz. Bizim için önemli bir detay bu.
Ç.A.A.: Bu konak gibi mekânların kısa süreliğine de olsa kamusallaşması söz konusu.
A.T.: Bienalin daha önceki yıllarda yaptığı bir şeydi aslında bu.

Image
Image

Serginin düzenlendiği Sadık Paşa Konağı’nın hikâyesi nedir peki?

Ç.A.A.: Aslında Sadık Paşa Konağı’nın bir hikâyesi var ama Cihangir’de yaşayanlar için çok bilinen, burası böyle bir yerdir diye anlatılan bir yer değil, aslında no-name bir yer. Hani bellek olarak imajı olan ama tarihi çok fazla bilinmeyen bir yer. Sadece yakın çevrede oturan bazı yaşlı insanlar buranın bir dönem okul olarak işletildiğini hatırlıyorlardı.
H.A.: Ama kent kültürü açısından çok önemli yine de. Cihangir’in ilk binalarından. Tam tarihi belli değil ama 1860’larda inşa ediliyor. Polonya’dan göç edip Osmanlı’ya sığınan bir general, Mehmet Sadık Paşa ismini alıyor. Üst düzeyde farklı görevlerde yer alan biri ve çok etkileniyor Cihangir’den, Şehzade Cihangir Camii dışında çok bir yapılanma yok. Dolmabahçe Sarayı da yok o sırada. Aynı zamanda Anadolu Yakası’ndaki Polonezköy’ü kuran ekip içerisinde yer alıyor Sadık Paşa. Sonra bu bina 1910’larda bir şekilde Amerikalılar’ın eline geçiyor ve Amerikan Dil Okulu oluyor, 1950’lerde bir dönem Japon Konsolosluğu olmuş, daha sonra 1970’lerden 1990’lara kadar adab-ı muaşeretin öğretildiği bir kız okulu olarak işletiliyor. Cihangir’in yaşlıları onun için de hatırlıyor bu binayı. Kimi daktilo, kimi dikiş kursuna gelmiş buraya.

Bir hayli enternasyonal bir tarihi var bu konağın yani.
A.T.: Evet. Michal Czajkowski gerçek ismi. Önce, bir ajan olduğu söyleniyor Fransızlar tarafından. Sonra Rusya’ya gidip Polonyalılar’ı birleştirmeye çalışıyor, vs.
Ç.A.A.: Tek kurşunla intihar ediyor, nedeni bilinmiyor. Değişik bir adam.

Burada mı?
A.T.: Yok, burada değil. Bugünün Ukrayna’sı, Rusya’ya gidiyor sonra, orada intihar ediyor.

Peki serginin içeriğini ve düzenlenişini konuşalım biraz da. Binaya girince Space Refugee kısmı var, üst katta Homeland ve Köfte Airlines. Bu dağılıma neye göre karar verdiniz? Çünkü uzayda yolculukla ilgili kısmı gezerken yukarıdan rap sesleri geliyor. İlginç bir soundscape var sergide. Onu biraz açabilir misiniz?
A.T.: Aslında daha farklı planlarımız vardı konakla ilgili. Space Refugee kısmının ışık almaması önemliydi bizim için. Şu an kapalı olan aşağı kata yerleştirmek istiyorduk o işi. Ama olmadı. Space Refugee’nin ilk alan olmasını şu açıdan önemsiyoruz; Muhammed Faris özelinde, belleklerdeki o Suriyeli göçmen imajını silen, yeniden kuran bir şey. O yüzden gelenlerin Faris’in hikâyesiyle sergiye başlamasını ilginç buluyoruz. Yukarıdaki Homeland ve Köfte Airlines daha önceden alışık olduğumuz mülteci hikâyeleri bir açıdan düşününce.

İyi tamamlıyorlar birbirilerini yine de. Nasıl konuşuyor bu üç iş birbiriyle?
Ç.A.A.: Bir uzay yolculuğuyla başlıyoruz. Muhammed Faris’in önderliğinde bir uzay yolculuğu. Yukarıda Homeland ile gerçek bir yolculuğa tanıklık ediyoruz. Köfte Airlines’da ise artık bir yolculuktansa bir yerden bir yere nasıl gidileceğine odaklanıyoruz.
A.T.: Hepsinde bir yolculuk hissi var, evet.
H.A.: Burası dört katlı bir yer. Biz her bir katı kullanmak istiyorduk. Son üç yılda ürettiğim işlerle birlikte, küçük konseptlere ayrılacaktı mekân. O fikir gitti geldi, sonra bütçe meseleleri vesaire derken, sonunda mekânı bir konsept çerçevesinde değerlendirmeyi uygun bulduk. Ayrıca kuratörler, mültecilerin denizle olan bağını korumak istiyorlardı. Alt kat olasılığı elenmiş oldu Homeland ve Köfte Airlines için, çünkü orası daha az deniz görüyor. Sonuçta Homeland’de denizin ortasında rap yapan biri var, Köfte Airlines’da da benzer temalar var.

Peki sadece Space Refugee mi daha önce Berlin’de ve New York’ta gösterildi? Yoksa üç iş de mi?
H.A.: Üçü de daha geçen yıl ürettiğim işler. Birbiriyle paralel zamanlarda yaptığım işler, o yüzden örtüşüyor zaman olarak. Ama hepsi aynı anda bir yerde gösterilmedi.

“GÜNCEL SANATTA GÜNCEL KONULARLA İLGİLENME DURUMU BİRAZ RİSKLİ. ÇÜNKÜ ÖZELLİKLE ORTADOĞU VE TÜRKİYE’DE GÜNDEM ÇOK HIZLI DEĞİŞİYOR VE ARTIK HABERLER BİLE YETİŞEMİYOR OLAN BİTENE.” – HALİL ALTINDERE

Peki İstanbul’daki sergi öncesinde, geçtiğimiz bir sene boyunca nasıl tepkiler aldınız? Sizin bakış açınız değişti mi? Sonuçta mülteci krizi devam ediyor.
H.A.: Güncel sanatta güncel konularla ilgilenme durumu biraz riskli. Çünkü özellikle Ortadoğu ve Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor ve artık haberler bile yetişemiyor olan bitene. Birisi bir açıklama yapıyor, gündem değişiyor, savaş çıkıyor, kapılar açılıyor, kapılar kapanıyor, rest çekiliyor. Ve biz yetişemiyoruz artık bunlara. Eskiden bir durum olurdu, onu çalışırdık, özümserdik, ona göre iş üretirdik. Şimdi hayat, önünde çok hızlı akıyor. Bunu Homeland videosunda özellikle irdelemeye çalıştık. Gerçek hayatta yaşanmış durumlar, mesela bu yoga yapan kızlar ya da baba ve oğluna çelme takan gazeteci gibi şeyler. Birçok şeyin kaderini değiştiren şeyler bunlar. Mesela Aylan bebeği koymadık, çok trajik bir durum olduğu için. Ama bazı kilometre taşı durumları ekledik, bazı kapıların açılması, Merkel’in mültecilere kucak açması gibi. Tabii çok büyük bir değişim olmadı bir sene içerisinde. Dolayısıyla bu işleri ilk yapmaya başladığım dönemki hisler devam ediyor bende. Bu işlere dair duruşum ile politik, sosyolojik gerçeklik hemen hemen aynı gibi. O yüzden de Mars’a dair önerimiz hâlâ geçerli. Artık ütopya mı, distopya mı nasıl yorumlanırsa.

Muhammed Faris Bey’in anlatısına geçecek olursak. Hem geçmişe dair nostaljik bir anlatı, hem de geleceğe dair bir vizyon. Space Refugee hakkında ne düşünüyorsunuz? Video işiniz olsun, Virtual Reality [Sanal Gerçeklik] işinizin içeriği olsun. Sonuçta bu uzay temalı meseleler son dönemde Hollywood’da çekilen film ve dizilerde daha da fazlalaşmaya başladı. Siz bu içerik hakkında ne düşünüyorsunuz merak ediyorum?
A.T.: Muhammed Faris ilginç bir karakter her şeyden önce. Suriyeli bir mülteci ve uzaya çıkmış ilk Suriyeli. Zaten bir kahraman. Ama Halil onun üzerinden bir soru soruyor, mültecileri kimse istemiyorsa Mars’a mı gönderelim onları, diye. Biraz bu açıdan bakılıyor sergi boyunca uzaya. Mars şu an kimsenin hegemonyası altında olmayan ve dünya dışı bir yer. Dolayısıyla bir ütopya mekânı. Bu dünyanın çivisi çıktı ve oraya yerleşebilir miyiz? Onun devamında göçmenler özelinde ama aslında hepimizi ilgilendiren bir soru. O yolculukla ilgili denemeler var Space Refugee’de.

[Halil Altındere’ye yönelerek] Siz daha önceki işlerinizde teknolojik aygıtları çok kullanan bir sanatçı değilsiniz. Çukurova Üniversitesi’ndeki eğitiminizi de düşününce, resim-heykel bölümünden çıkıp Virtual Reality ortamına gelmiş durumdasınız. Bu açıdan sanat-teknoloji ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?
H.A.: Aslında ben Resim Öğretmenliği hatta Resim-İş Öğretmenliği bölümü mezunuyum ama hayatımda elime tuval almamışımdır. Baştan beri benim o kanaldan gitmeyeceğim belliydi zaten. Birçok farklı ortamda çalışıyordum. Sonra Marmara’da yüksek lisans yaparken çalıştığım hocam da böyle bir insandı. Teknolojiye ilgiliydim ama daha önce bunu çok ön plana çıkardım. Video yapıyordum ama ille 4K olsun ya da 8K olsun diye bir derdim yoktu, kamera ne varsa onunla çekiyordum. Önemli olan konu ve konunun doğru aktarılmasıydı. Teknolojinin işlenen konuya göre daha çok ön planda olduğu projelere sıcak bakmıyorum. Daha ulaşılabilir, masrafın teknolojiye değil de içeriğe aktarılacağı işler üzerinden hareket ediyorum. Ama bu sergide, konunun doğası gereği bu aygıtların kullanılması gerekiyordu biraz da. Çünkü, Space Refugee’yi yaparken ve mültecileri kimse istemiyorsa onları Mars’a mı yollayalım dediğimizde, izleyicinin o empatiyi yaşamasını istedik. Bu yüzden de mesela VR geçtiğimiz senelerde üzerinde yeni çalışılan bir teknolojiydi ve var olan örnekler de daha çok stüdyoda yapılmış 3D işlerdi. Hiç gerçek zamanlı bir video izlememiştim ben. Londra’da bir arkadaşım [Evre Ergun] VR ile ilgili bir eğitim alıyordu. Onu davet ettim. Bir de hazırlık olarak, öyle bir yerde çekelim ki bunu, stüdyo olmasın istedik. Kapadokya buna olanak veriyordu. Dolayısıyla gerçek zamanlı, fazla kurgu olmayan bir şey olsun istedik. Bu ütopik statement’ı izleyici için gerçekçi bir hale getirmeye çalıştık, böylece izleyici hem kavramsal olarak, hem empati kurarak, hem de görsel olarak bu işle bir etkileşime girsin istedik. O açıdan bu teknoloji olmazsa olmaz bir şeye dönüştü. Nitekim bu fikrin sergide çalıştığını da görmüş olduk.

O bahsettiğiniz arkadaşınız teknolojik danışman gibi mi sizle çalıştı?
H.A.: Yok, o zaten kendi kamerasıyla geldi. Sonra biz kurgusunu yaptıktan sonra o montajını yaptı. Bu önemli bir nokta. Çünkü o zaman Türkiye’de VR ile birlikte çalışan çok insan yoktu. Şimdi artmış durumda.

Daha önceki bir konuşmamızda, sizin Space Refugee projesine başlamanızla bu popüler kültürdeki uzay yolculuğuna yönelik ilginin son birkaç senede özellikle artması arasında bir paralellik olduğunu söylemiştiniz aslında.
H.A.: Yani, bu uzaya karşı artan ilgi 1970’lerden, mesela Star Trek‘ten beri olan bir şey ama özellikle Mars meselesi biraz da Elon Musk‘ın, bu Tesla’dan sonra, NASA’nın kullandığı tek atımlık roketleri geri dönüşümlü hale getirme girişimiyle beraber görünür oldu. İki gün önce bir açıklama daha yaptı: artık Dubai’den Londra’ya bir saatte gidebileceksin. Roket fırlatılacak, dünyanın dışına çıkıp, diğer tarafa varmak için tekrar atmosfere girecek. Yarım saat yukarıya doğru çıkış, yarım saat iniş. Demek istediğim şey şu, biz bu işe başladığımızda, konsept gereği örtüşmeler oldu… Mesela o patates olayı bile tesadüf. Çocuklar Space Refugee’de gidiyorlar, Mars’ta patates buluyorlar. Biz sanki uzaylıların yapmış olabileceği bir mekân araştırması yapıyorduk ve o oyulmuş mağaralar, aslında Kapadokya’daki bir patates deposu. Soğuk hava deposu olarak yapılmış. Sonra Hollywood filmi çıktı, adam orada patates yetiştiriyor. Onun dışında NASA’dan destek aldık. NASA’lıların önerdiği ya da tahmin ettiği Mars’ta kurulacak yer altı şehirleriyle Kapadokya’da 2 bin yıl önce kurulmuş olan yeraltı şehirleri arasında da benzerlikler oldu. Mekân seçme ve onun geçmişi ve gelecekte olası şeylerin çakışması da önemli.

Peki uçak ile uzay mekiği benzer işlevler gören ama başka açılardan çok farklı araçlar. İkisi de bu sergide var.
H.A.: Aslında bu journey durumu, trenle yolculuk eden mültecilere sınırı açsak mı açmasak mı anları üzerinden çok düşünülür. Abartılı bir şekilde tren üzerinden mültecilerin tasviri söz konusu. Köfte Airlines’da mültecileri uçakla yolculuk eden insanlar olarak sunarak o ezberi kırmaya çalıştık biraz da. Homeland videosunda da Köfte Airlines’dan kısımlar kullanıldı, yakın zamanlarda yapılan işler olduğu için.
Homeland videosu 2020’ye kadar başka ülkelerde, bazı müzelerde sergilenecek. Mesela şu anda aynı anda 7-8 ayrı yerde gösteriliyor. Ben işlerimi YouTube ve benzeri yerlere koyma taraftarı değilim. İzleyen insanlar da düzgün bir ses sistemiyle, büyük ekranda, iyi bir ortamda izlesinler istiyorum. İzleyiciye saygımdan dolayı. Çektim, gösterdim, koydum bir kenara değil de. Anını kaybetmesin istiyorum. İşlenen konu da önemli bir konu. Sanatçılar için limited edition plak yapıyorlar. Homeland’i geçen yıl Berlin Bienali’nde sergilediğimde, vinyl formatında audio hali de çıktı. Soundcloud’dan da dinlenebiliyor sanırım.

Image

Foto: Azra Tüzünoğlu

  1. Yeniden hayal edilen kadim figürler: The Black Power Tarot

    Le Guess Who? 2017 sırasında sergilenecek The Black Power Tarot’un yaratıcısı King Khan, bu eşsiz setin arkasında yatanları, ilhamlarını, seçim kriterlerini ve Michael James Eaton ile Alajandro Jodorowsky işbirliğini anlatıyor.

  2. Halil Altındere ve Das Art Project: Welcome to Homeland

    Halil Altındere'nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı'nda sergilendi. İstanbul'un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project'in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.

  3. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (I)

    Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.

  4. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (II)

  5. İnsan faktörünü müziğe dahil etmek: LIIMA & GRIZZLY BEAR

    Liima üyesi Casper Clausen ve Grizzly Bear üyeleri Chris Taylor ve Chris Bear, birlikte yaptıkları Avrupa turnesi sırasında Bant Mag. için müziklerinin yaratım süreçleri üzerine sohbete koyuldu.

  6. Taner Öngür tarafından doldurulmuş bir plak: Elektrik Gramofon

    Araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, Taner Öngür’e telefonla bağlanarak yeni çalışması Elektrik Gramofon üzerine konuştu.

  7. Çizgilerle: Pharoah Sanders

    Le Guess Who? 2017 programının en heyecan verici isimlerinden biri olan efsanevi müzisyen Pharoah Sanders'ın kariyerine, Furkan 'Nuka' Birgün'ün illüstrasyonlarıyla bir bakış.

  8. Fransız Art Rock'dan Arap Synth Pop'una açılan tünel: Ahmed Fakroun

    Awedny ve Nisyan gibi iki funk harikası yaratmış, İngiltere’nin saygıdeğer prodüktörlerinden birisi olan Tommy Vance ile birlikte kayıtlar yapmış, Madonna’dan David Bowie’ye birçok etkileyici isimle beraber çalışmış olan Jean-Baptiste Mondino'nun hayranlığını kazanmış, kariyerine bir süre jön olarak devam etmiş ve artık herkesçe bilinen “Arap dünyasının Talking Heads’i” lakabını kazanmış bir sanatçı olan Fakroun'un global bir dinleyici kitlesini etkisi altına almış olduğu aşikâr.

  9. Şarkı şarkı: Jane Weaver “Modern Kosmology” albümü

    12 Kasım Pazar günü Le Guess Who? 2017 sahnesinde olacak Jane Weaver, Mayıs ayında yayınladığı Modern Kosmology albümüyle kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyor. Weaver’a psikedelik pop harikası albümündeki 10 parça için 10 soru yönelttik. Yanıtları Ethem Onur Bilgiç resimledi.

  10. Yırtılan bir gerilimin sesleri: Ben Frost

    Geçtiğimiz günlerde Mute Records’dan çıkan son albümü The Centre Cannot Hold’un ertesinde ve Le Guess Who? performansının öncesinde 1 Kasım akşamı Salon İKSV’de çalmak üzere İstanbul’a gelen Frost’un geçmiş çalışmaları ve projelerine kısaca göz atıyoruz.

  11. Kürasyonun ifade ettiği söylemler: Jerusalem In My Heart

    Radwan Ghazi Moumneh, bu seneki Le Guess Who? festivalinin Jerusalem In My Heart tarafından oluşturulmuş programına dair yol gösterici detaylar ve ilginç hikâyeler anlatıyor.

  12. Çizgilerle: Linda Sharrock

    Le Guess Who? 2017'de Jerusalem In My Heart'ın konuğu olarak sahne alacak efsanevi müzisyen Linda Sharrock'ın kariyerinin satırbaşlarını, Deniz Pasha'nın illüstrasyonlarıyla hatırlıyoruz.

  13. Fırtına öncesi sessizlik: METZ

    Kanadalı vahşi noise rock üçlüsü METZ, diskografisinin üçüncü albümü Strange Peace’i Sub Pop etiketiyle yayınladı. Utrecht’te gerçekleşecek Le Guess Who? festivaline iki yıl sonra geri dönecek olan grubun solisti ve gitaristi Alex Edkins’le Steve Albini’nin ses mühendisliğini üstlendiği yeni albümü hakkında konuştuk.

  14. A’dan Z’ye: Liars

    Le Guess Who? kapsamında vereceği konserin ardından 1 Aralık’ta da Salon İKSV’de izleyeceğimiz Liars’ın yolculuğundan önemli karakterler, detaylar ve ilginç hikâyelere, A’dan Z’ye bakıyoruz.

  15. Değişebilen biçimler: EKİN FİL

    Le Guess Who? 2017’de Grouper’ın küratörlüğünü üstlendiği programın konuğu olarak sahne alacak Ekin Fil ile bu sene yayınladığı son albümü Ghosts Inside ve üretim dinamikleri üzerine bir sohbet.

  16. Julianna Barwick: Hayatımı değiştiren kadınlar

    Amerikalı sanatçı Juliana Barwick, küratörlüğünü Perfume Genius’ın üstlendiği program kapsamında Le Guess Who? izleyicisini büyülemeye hazırlanıyor. Kendi jenerasyonunun en özgün şarkı yazarlarından biri olan Barwick, hayatına farklı şekillerde dokunmuş ve ona ilham vermiş kadın sanatçıları anlatıyor.

  17. Çizgilerle: James Holden

    Bu seneki Le Guess Who? programının mucitlerinden biri olan James Holden, yeni albümü The Animal Spirits'le festivalin en ilgi çekici isimlerinden biri. Holden'ın heyecanla beklediğimiz performansı öncesinde, kariyerinden öne çıkan detaylara Sadi Güran'ın çizimleriyle bakıyoruz.

  18. Çizgilerle: Linton Kwesi Johnson

    Dub şairleri arasında bir ikon haline gelen Linton Kwesi Johnson'ın kariyerini Sedat Girgin'in illüstrasyonlarıyla gözden geçiriyoruz.

  19. Altın Gün’ün Türkiye’den favori psikedelik seçkisi

    21 Ekim’de Garaj’da İstanbul izleyicisiyle buluşan ve Le Guess Who? sahnesini Ahmed Fakroun ile paylaşmaya hazırlanan Hollanda menşeli psikedelik rock grubu Altın Gün’den, Türkiye’den en sevdiği 10 parçayı sıralamasını istedik.

  20. Le Guess Who? deneyimi

    Ben Shemie, Mario Batkovic ve Jessica Moss, önceki yıllarda Le Guess Who? festivalinde nasıl deneyimler kazandığını yazdı.

  21. Çizgilerle: William Basinski

    Deneysel müzik sahnesinin öncü isimlerinden William Basinski'nin müzikal yolculuğundan öne çıkan detayları, Burak Dak'ın çizimleriyle mercek altına alıyoruz.

  22. Beyaz perdede tehdit altındaki çürümüş aileler

    Yorgos Lanthimos’un çürümüş aile yapısının damarlarını kestiği, çok konuşulan yeni filmi The Killing of A Sacred Deer bu ay gösterime girerken, sinema tarihinin tehdit altındaki ailelerine göz gezdirmenin tam sırası.

  23. Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?: Call Me By Your Name

    Kusursuz bir filmin ne tamamen orijinal bir hikâye, ne de sadece sıradışı bir görsel tecrübeden ibaret olamayacağını kanıtlarcasına, yalnızca ele aldığı öyküyü ona en uygun şekilde anlatmayı seçmiş, özel bir tecrübeyle karşı karşıyayız.

  24. Gerçeklik leş gibi kokunca büyüyü yaratmak kime kalır?: Körfez

    Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.

  25. “Herkes gibi film sevmekle başladım”: Sarı Sıcak

    Yönetmen Fikret Reyhan, çocukluğunun geçtiği mekânlarda canlandırdığı ve 1 Aralık’ta vizyona gelecek ilk filmi Sarı Sıcak’ın, içindeki bundan sonra film yapma isteğini de alevlendirdiğini anlatıyor.

  26. Geçmişi Hatırlarken: 2010’lardan Amerika Sivil Haklar Mücadelesi Belgeselleri

    Le Guess Who? 2017 programındaki The Invaders belgesel gösterimi ve The Black Power Tarot sergisinden yola çıkarak 2010’larda yayınlanan etkileyici ve önemli Sivil Haklar Mücadelesi belgesellerini sıraladık.

  27. Mesafenin İçinden 1: KIVILCIM GÜNGÖRÜN

    Fotoğraf ve çeşitli disiplinler arasında üretim yapan sanatçı Kıvılcım Güngörün’ün “Mesafenin İçinden 1” sergisi, 25 Kasım’da Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Güngörün’ün sadece bu sergi için çektiği ve geçtiğimiz birkaç aydır üzerinde çalıştığı fotoğraflarının yanı sıra yazdığı şiirler, dolaştığı yerlerde karşılaştığı çeşitli objeler ve bazı kolajlar da sergide görülebilecek. “Mesafenin İçinden 1” öncesi Kıvılcım Güngörün merak ettiklerimizi konuştuk.

  28. Tövbeler Tövbesi: ETHEM ONUR BİLGİÇ

    Bant Mag. dahil pek çok yayın ve projede sık sık işleriyle karşımıza çıkan Ethem Onur Bilgiç’in yeni sergisi “Tövbeler Tövbesi”, 28 Ekim cumartesi günü Bant Mag Havuz / Bina’da görücüye çıkıyor. Bilgiç’le günahları ve tövbeleri konu olan yeni sergisi, dijital ve “geleneksel” çalışmanın farkları ve sürekli izinsiz kullanılan işleri üzerine kısa kısa sohbet ettik.

  29. Ortama yaraşır posterler yaratma tutkusu: Le Gig Poster?

    Le Guess Who? festivali kapsamında bu sene beşincisi gerçekleşecek Le Gig Poster? sergisinin yaratıcısı sanatçı Joris Diks, geçmişten günümüze bu poster deneyimini anlatıyor.

  30. Diyarbakır’daki genç sanatçıların yeni alanı: Loading

    Diyarbakır’da açılan yeni sanat alanı Loading’in Deniz Aktaş, Erkan Özgen, Şener Özmen, Cengiz Tekin’den oluşan ekibi, en önemli derdin ayakta durma çabaları olduğunu vurguluyor.

  31. Künye