/dergi/no-60/zaman-her-zaman-cok-sey-ogretiyor-ezgi-mola-ve-kalben-ii/
192254
Image
Image

KALBEN: Onları ben taşıyacağım hayat boyu çünkü.
EZGİ: Hayatımın son yedi yılı şu söylediğin şeyle geçti.

KALBEN: Onunla hep oynamak lazım yani. Çocuk Kalben, çocuk Ezgi… Yani çünkü çocuk Ezgi’nin bir karakteri vardı ama bu Ezgi’nin karakteri değildi. Ona öyle bir karaktermiş gibi bakamayız, o çok daha oluşmaya hazır, o çok daha enerji dolu, çok daha sıcacık, çok daha böyle akışkan bir şey, çok özgür bir karakterdi o yani. Geri dönüp onu düğümleyen şeyleri bulmamız lazım diye düşündüm. O kadar özgür ve akışkan bir enerjiyi bile düğümledilerse kimbilir ne yaptılar yani… Bir çocuğun taşındıktan iki hafta sonra oyuncak kutusunu açmayıp kavga ediyorlarmış yanımda, bu. Mesela bir tane düğüm çıktı hemen ortaya.
EZGİ: Ay ne acayip.

KALBEN: Bu kadar. Bu beni çok rahatlattı mesela. Bu kadar basit… Çünkü çocukla ilgileneceksin, senin aranda ne olduğu çocuğun derdi değil yani.
EZGİ: Aynen öyle, çünkü bir çocuk, sen olmadan yaşayamayacak bir şey ya aslında ve onu sevginle de vereceğin yemekle de yaşatmaya devam etmelisin. Bir çiçek gibi yani, suyunu vermezsen solar gider ya da ara sıra ne güzel görünüyorsun demezsen o yeşil yapraklar sarı kalır, çok basit. Ve az önce abinle aynı şehirde yaşayıp görüşmediğinden bahsettin, bence olay aynı şehir de değil. İnsanlar aynı evde yaşayıp, aynı koltukta oturup, aynı yatağa girip birbirleriyle tanışmıyorlar. Bu çok hüzünlü bir şey. Sadece dışarıdan beklentiler ve toplumun içinde yerine getirilmesi gereken görevler yerine getirilsin diye o insanların yan yana geldiğini görüyoruz ve ne üzücü ki bir de çocuk var. Çünkü o çocuk, biz iyi ki birbirimizle beraberiz, hadi gel bizden bir de ortak bir şey yapalım denilerek oluşturulması gereken bir misafirken, bu sadece toplumun senden beklediği ve sana sorulan soruya somut bir cevap vermek için yapılan bir şey oluyor.

KALBEN: Evet. Bir kadın olarak bunu sundum, bir erkek olarak bunu sundum. Ben de anne oldum, ben de baba oldum.
EZGİ: Evet çünkü yaşım geçiyordu ya da yaşın geçmesin, ay bak ne kadar güzel genç yaşta anne oldum, hepsinin cevabı hepimizde mevcut. Evet hepsi güzel şeyler ama o iki insan ve o çocuk buna hazır mı?

KALBEN: Ve herkes anne baba olmalı mı?
EZGİ: Evet, bir de öyle bir şey var.

KALBEN: Birbirini seven herkesin ebeveyn olmasına da gerek yok. Çocuğu sevmek için çocuğa sahip olmaya gerek yok. Sistemimiz her şeyine sahip olunca onu sevebileceğimizi anlatıyor ya bize, aman sahip olmadan sevme. Uzaktan mesela bir tabloyu sevemiyorsun, uzaktan bir insanı sevemiyorsun, bir heykeli sevemiyorsun. İlle sen satın alıp evine koymak zorundaymışsın gibi hep. Çocuğa bile öyle davranıyoruz, ille onu yapmalıyız. Ama başkasının çocuğunu sevmiyoruz ya da sokaktaki o dünya tatlısı 12 yaşında mendil satarken ona araba çarpacak filan, onu sevmiyoruz. Böyle garip bir yerde yaşadığımızı görünce gerçekten önemli olan tek şeyin sevgi olduğuna karar verdim ben mesela. Şu an yeni bir kararım var ve onu uyguluyorum yani. Birlikte gülebilmek, sevebilmek…
EZGİ: Daha önce öyle değil miydi ki, şu an diyorsun? Asiliği bir tarafa bırak, her şeyi eleştirdiğin bir dönem de olabilir, hiçbir şeyden zevk almadığını düşündüğün bir dönem de olabilir; hiçbir şeyden zevk almama hissinin sana iyi geldiğini düşünmedin mi?

KALBEN: Çok iyi geldiğini düşünüyorum. Çok kıymetini anladım yani.
EZGİ: Değil mi? Belki de oradan besleniyordun o dönemde, belki de her şeyden nefret ediyorum dediğinde, hoşuna giden şey, her şeyden nefret ettiğini düşündüğün duygunun kendisiydi. Çünkü belki de bunu yaptığında ve sen o gitara dokunduğunda, aa oha bu benim hoşuma gitti diyeceğin bir şeyler çıkıyordu…

KALBEN: Evet, o duyguyu o kanaldan öyle çıkarabiliyordum yani.
EZGİ: Ama bunu yaparken Uluslararası İlişkiler’de de okumaya devam ediyordun.

KALBEN: Onu da bitirdim. Anı saklamanın yolları üzerine yüksek lisans tezimi yazdım, çok mutluyum.
EZGİ: Ben de onu soracaktım, yüksek lisansını ne üzerine yaptın?

KALBEN: Yadirgârlar üzerine yaptım. Bu sevdiğimiz ama kaybettiğimiz insanlardan eşyalardan saklarız ya işte dedemin tesbihini saklarız, annemin ceketini saklarız, onlarla ilgili gittim insanlarla görüştüm, kimler neleri saklıyor, nasıl saklıyorlar.
EZGİ: Yüksek lisans bölümün neydi?

KALBEN: Medya ve Kültürel Çalışmalar. Çok seviyorum, çok keyifli.
EZGİ: Bir dönem gazetecilik de yapmışsın…

KALBEN: Onu da yaptım valla. Sonra işte, çok gariptir ki, düzenli bir iş var ya, onu bulmak, o faturayı, o kirayı ödemek ama o sırada evde olmamak aslında. O sırada keyifle bir lamba açıp da o lambanın altında bir kitap okuyamama hali, o hal mesela benim için beş yıl kadar sürdü. İstanbul’a geldiğimde beş yıl o şekilde çalıştım. Senaryo yazarlığı da yaptım. Bir dönem oyunculuk bile yaptım.
EZGİ: Ben de onu soracaktım.

KALBEN: Çok da keyifli bir işti. Sete o kadar saygım ve sevgim oluştu ki, sadece bir yazar olarak değil, orada o insanlarla o sıcak ilişkinin içinde olmak da her anlamda çok iyi geldi.
EZGİ: Yazdığın projede mi oynadın?

KALBEN: Yazdığım proje başkaydı, bu projede yazıyordum, sonra senaryo ekibinden ayrıldık, sonra Gel bakalım dedi Seray Sever, gittim bir tane bir rol verdiler bana, onu oynadım ama şu anlamda çok güzel, setin nasıl bir yer olduğunu anlamak, mutfağını tanımak, insanların ne kadar çok emek verdiklerini görmek, ne kadar iyi insanların o seti ayakta tuttuğunu anlamak için çok kıymetli bir deneyim oldu ve bundan sonra bir daha öyle kıymetli bir şeyle karşılaşırsam mesela koşullarını daha iyi belirlemem için çok güzel bir mutfak dersiydi.
EZGİ: Peki bir daha böyle bir şey gelirse oynamaya sıcak bakar mısın?

KALBEN: Senaryoyu okuyup heyecanlanırsam çok isterim.
EZGİ: Ne güzel. Ben böyle şeyleri çok seviyorum, yani bu bana çok renklilik gibi geliyor.

KALBEN: Müziği ben kaç yıldır yapıyorum, o benim işim ama ben yazı da yazıyorum, çeviri de yapıyorum, seslendirme yapacağım yarın öbür gün. Daha önceleri jingle yapıyordum, birkaç kere Ankara’dayken denedim. Ben mesela marangoz da olmak istiyorum günün birinde. Permakültür yapıp kendi küçük bahçemi yetiştirmek istiyorum, tavuğum olsun istiyorum, pilicim olsun istiyorum. Neden olmasın? Neden bir insan kalıbına sıkışıp kalalım ki? Neden hepimiz her şeyi yapmakta özgür olmayalım? Neden sadece ille hep kameranın önünde olalım ya da mikrofonun arkasında olalım? Belki gün gelicek sesçi olacağım abi, gidip ses yapmak isteyeceğim. Ya da gün gelecek işte sadece resim yapmak isteyeceğim hayatımın o döneminde. Bunu yapabilmek için herkes bir özgür alan arıyor işte bence. Onu diliyorum herkese. Sevdiği her şeyi yapabilmeye imkânı olabilecek, zaman ayırabilecek kadar cebinde ya da bir kenarında bir şeyi olsun. Ben çocukluğumdan beri bir daha para kazanmak zorunda kalmayacağım kadar param olsun demişimdir. Hiçbir ilişkim yok parayla yani. Çünkü insanı hep sıkıştıran bir şey, hep seni mecbur bırakıyor. O yüzden böyle inşallah kendi kendimi çekip çevirebilen, çok doğal, arkadaşlarımızla, sevdiğimiz dostlarımızla kurduğumuz büyük bir yerimiz olsun. Bir toprak, bir dağın dibi, çok istiyorum bunu mesela. Orada böyle üretelim, yaşayalım, pazara çıkalım…
EZGİ: Şirinler Köyü gibi.

KALBEN: Gerçekten aynen öyle. İstiyorum bunu yani, bunu istemekten utanmıyorum daha doğrusu. Eskiden bu bana aptal bir nostaljinin uzantısı gibi geliyordu ya da işte yeni moda bir fikir olacak bu, bir gün mutlaka sistem bunu da pazarlayıp satacak ama olsun yani…
EZGİ: Kalben, şu anda bence şu anlattıklarından ve genel olarak izlediğim ülkenin profilinden yola çıkarak hissettiğim şey, şu söylediğin şeyi farklı cümleyle, seninle tam tezat fikirde olan adam da kuruyor. Dönüp dolaşıp aslında üç aşağı beş yukarı aynı yerde buluşuyoruz. Sadece uslübumuz ve tahammül sınırımız farklı. Günün sonunda hepimiz keşke iyi şeyler olsa diyoruz. İyi biraz tehlikeli bir kelime, tanım olarak ama…

KALBEN: Kendimize göre iyilerimiz var çünkü. Birilerine göre üç vasıta değiştirip işe gitmek çok kötü bir şey, bana göre değildi.
EZGİ: Kesinlikle. Bana göre otobüste ayakta olmak dert değildi, hiçbir zaman olmadı.

KALBEN: Hayatımızda koşullara karşı çok fazla tahammülsüz ve böyle kızgın bir dönemdeymişiz gibi hissediyorum ben. O yüzden müzik beni bu dönemde çok kurtardı. Benim başka bir çıkışım yoktu. O yüzden şu an bu işi yapıyorum galiba, aslında biraz kendimi kurtarmak için.
EZGİ: Peki istediğin müziği yapıyor musun?

KALBEN: İstediğimiz müzik bu bizim. Bu bizim Berkant’la en başında birlikte yola çıkarken, 250 liralık gitar, bir de 300 liralık bass gitarla, ta yolun başında, birbirimizle tanışıp, 20 gün sonra aynı evde yaşamaya başlayıp, birlikte müzik yaptığımız dönemden beri böyle ve o zamandan itibaren ne hissediyorsak hep öyle ilerledi yani.
EZGİ: Kaç yıl oldu?

KALBEN: Üç yıl. Daha çok yolun başındayız, bana üç ömür gibi de geliyor. O kadar çok paylaştık, o kadar birlikte hızlı hızlı, keskin keskin zaman dilimlerinden geçtik, Türkiye’de onlar oldu, dünyada bunlar oldu, dostlarımız oldu, dostlarımız gitti, iş kurduk, iş batırdık, birlikte çok fazla şey yaptık. O yüzden hem üç yıl, hem üç ömür yani.
EZGİ: Hem özel ilişkinizi birlikte yaşayıp hem de işinizi birlikte yapıyor olmak sıkıcı geliyor mu?

“SİSTEMİN KENDİSİ BİZE ARTIK YA STATÜ ATLA YA DA ORADA KALIYORSAN, ÖYLE OLAMAZSIN DİYOR VE BENİM EN KORKTTUĞUM İNSAN TÜRÜ, STATÜ ATLAMAYA ÇALIŞAN İNSAN. HİÇ SEVMİYORUM BUNU.” – Ezgi Mola

Image

KALBEN: Sıkıcı gelmiyor, sadece onun da çok incelikleri var ve o incelikleri anlamak zaman alıyor. Yani öğreniyoruz. Çünkü bir gün Uşak’ta bir otel odasında evini çok özlemiş oluyorsun ve birbirine bağırmaya başlıyorsun ama aslında ikiniz de evi özlemişsiniz. Bu kadar. Yani onun altında yatan sebepleri anlamak… Her insan ilişkisi gibi işte, en yakınında olan insanla bile bazen aynı derdi paylaştığını göremiyorsun, yaranın, özleminin aynı şey olduğunu hissedemiyorsun; insan olmak o kadar da kendine ihanet ettiren bir durum. O kadar kör olabiliyorsun bazen. Ulan aynı şey, o da evden uzakta yatıyor ve o da senin âşık olduğun insan yani. Onun dışında birlikte müzik yapmak, birlikte çalışabilmek, günün 18 saatini ayrı geçirmemek, aksine birlikte olmak filan beni çok mutlu ediyor. Ben evlilikten bunu beklerdim açıkçası, yani bir hayat paylaşmaktan ve ben dünyadaki herkesin evlenebilmesini, isteyen her insanın bir yuva kurabilmesini, devlete karşı biz bir çiftiz, bize aynı anda vize ver, biz birlikte bir banka hesabı açabilelim, biz kendimizi koruyacağız denebilmesini çok istediğim için evliliğe hep bir mesafem vardı. Çünkü evliliği hep çok kapitalist ve heteroseksüel, normatif bir şeye dönüştürüyoruz ya… Ne zaman evleneceksin sorusu evlilik bizim için ya da çeyiz ya da en az 15 bin liralık banka kredisi, artık o semte taşınmak, öyle mobilyalar satın almak, artık öyle davranmak, artık öyle bilezikler takmak.

EZGİ: Ne acayip gerçekten ya… Sistemin kendisi bize artık ya statü atla ya da orada kalıyorsan öyle olamazsın diyor ve benim en korkttuğum insan türü, statü atlamaya çalışan insan. Hiç sevmiyorum bunu. Neden?

KALBEN: Biz bu statüleri yok edelim diyoruz, bu sosyokültürel ve ekonomik farklılıkları ortadan kaldıralım, insanlar çalıştıkları her seviyede mutlu olabilsin, özgür ve eşit hissetsin istiyoruz; o gelmiş bana statü atlayacağım diyor, bir semtin cafesinde kahve içtiği zaman daha özel biri olacak filan.
EZGİ: Hatta diğerleri alınmadığında o cafeye alınmadığında ben kendimi özel hissedeceğim. Bir de böyle bir şey var.

KALBEN: Başka bir insanın aşağılanması üzerinden yükselen insan olabilir mi? Bu hepimizi aşağılar. Bir insanın aşağıdalığı, hepimizi aşağılar. O yüzden diyorum tabanımız çok kaygan şu an. İşte tam da bu sebebten sen çok güzelsin. Çünkü biz ölümlüyüz. Hayat çok uçup gidecek bir şey, o kadar güzel ki, burada tesadüfi bir şekilde varız, birbirimizle tanışmamız… Mesela benim seninle şu an oturup konuşabiliyor olmam, daha önce okuyup sevdiğim Bant Mag. gibi bir derginin kurucularıyla burada olmam, bunların ne kadar tesadüfi, özel ve güzel bağlar olduğunu fark edemiyor muyuz acaba? Bunlar çok kıymetli.
EZGİ: Çok!

KALBEN: Peki alakasız bir yere geçiyorum, seni sonsuza kadar bir komedyenle çalışmaya mahkûm bırakacağız. Mecbursun Ezgi yani o senin komedi partnerin olacak kimi seçeceksin? İğrenç bir soru sorduğumun da farkındayım ama cevabı komik olabilir.
EZGİ: Son zamanlardaki kadın komedyenlere baktığımda dünyadaki, özellikle Amerika’dakiler, aslında çok gülmediğimi fark ettim.

KALBEN: Evet mesela ben Amy Schumer’a çok fazla gülmem ama Sarah Silverman’ın bazı şovlarına hâlâ gülüyorum.
EZGİ: Ben de Ellen’a bayılıyorum. Çok seviyorum onu mesela. Gerçi o komedyen değil, o biraz daha programcı ya da şov kadını. Komedyen demek doğru olmaz bence ama kusursuz biri olarak bende Buster Keaton’ın yeri apayrı. Ben onun hayattaki tepkilerini ve o sessiz filmlerdeki anlarını o kadar hayranlıkla izliyordum ki… Bir de çok alakasız olacak ama mizahına bayıldığım bir yazar – yönetmen olarak John Waters, öyle bir adamın varlığı, kafası bana hep iyi gelebilir bu hayatta.

KALBEN: Bu bana kiminle düet yapmak istersin sorusu gibi oldu, öyle gıcık bir soru ama o kadar güzel cevaplar var ki orada işte.
EZGİ: Eminim sen de şarkının bir yerinde mesela keşke şu da girse diyorsundur.

Image

KALBEN: Ama işte o insan burada mı?
EZGİ: Evet tabii öyle bir durum da var. Mesela Wes Anderson’ın bir yerde beni mesela en renkli yere oturtmasını çok isterim. Yani tek birini söylersem galiba ötekilere çok haksızlık olur, çünkü hayran olduğum dünyada çok fazla insan var.

KALBEN: Ve bu çok önemli bir şey aslında değil mi üretkenlikte, hayran olduğun insan sayısının bir o kadar fazla olması? Çok farklı kaynaklardan da beslenebilmek, kendini sınırlamamak, sadece oyuncu Ezgi Mola olmamak…
EZGİ: Aynen öyle, öte yandan dünyadan bir sürü isim söyledim, hayatımın bir noktasında keşke Neşeli Günler filminin içine girebilseydim ya… Keşke. O ailede hiçbir şey söylemeden, o kızların en küçüğü olsaydım, o sette olsaydım ama keşke orada olup onlara bakıp kameranın benim güldüğüm anı yakalsaydık yani hep birlikte. İçinde olmak istediğim çok fazla resim ve an var bu hayatta. Bundan sonra da umarım bunun içinde olmak isterim diyeceğim temennilerim de olmaya devam edecek. Çünkü hayat devam ettikçe bizi heyecanlandıracak işler hep olacak. Bu zaman zaman bir üçüncü sayfa haberi bile olabilir.

KALBEN: Bizi çok kırıp yaralaması ve içimizde bir yeri uyandırması anlamında.
EZGİ: Aynen öyle, her şey bizi besliyor aslında. Bizden götürürken de bizi besliyor. Bizden kalbimizi sökerken de bizi beslemeye devam ediyor ve hayat böyle bir şey aslında. Depremler oluyor, her şey yerle bir oluyor, sonra doğa eğer müsade ederse kendi kendini kuruyor zaten. Yeter ki biz ona insani, yıkıcı müdaheleyi yapmayalım. Biraz doğayı da kendi haline bırakıp, biz de bir bitki gibi doğanın bir parçası olalım.

“BİZ TAŞI TEMİZ TUTMAYA ÇALIŞIYORUZ. HAYIR, YOSUN PİSLİK DEĞİL. BIRAK O YOSUNLU KALSIN VE SEN DE ORADA KAYSAN DA YÜRÜMEYİ ÖĞREN YA DA ORADAN YÜRÜMEMEYİ ÖĞREN” – Ezgi Mola

KALBEN: O adaptasyonu çok geride bırakmış bir uygarlığımız var şu anda.
EZGİ: Kabul edemiyoruz sanki hiçbir şeyi. Hayır bu böyle olacak diyoruz.

KALBEN: Tamamen geldiğimiz yeri reddedip, taşın üzerini yosunun kaplayacağı gerçeğini reddedip tamamen taşa taptığımız bir dönem.
EZGİ: Biz taşı temiz tutmaya çalışıyoruz. Hayır, yosun pislik değil. Bırak o yosunlu kalsın ve sen de orada kaysan da yürümeyi öğren ya da oradan yürümemeyi öğren. Çünkü oradan milyonlarca yol var. Yüzmeyi öğren mesela, oraya basma.

KALBEN: Biz şu an çok saldırgan ve hükmeden bir tavır içindeyiz galiba?
EZGİ: Çünkü genel olarak herkes böyle davranıyor. Nasıl bir çocuk annesinden ne görüyorsa ve onu yapıyorsa, biz de büyüklerden ne görürsek öyle oluyoruz. İnsanlar teknolojiyle kurdukları bağda bile kendinden farklı biri gibi görünmenin derdinde olabiliyor. Sokakta görünmez olmayı dileyen adam trafikte gerçek bir canavar olabiliyor mesela. Teknolojiyi bile böyle bir yerden kullanan var… Bu arada benim senin ilk albümünde de, ikincide de, konserlerinde de dikkatimi çeken bir şey var, tercih ettiğin zamanlar da oluyordur ama sen enstrümanı ve sesi hep ön planda tutmaya çalışıyorsun, bunun çok seçilmiş bir şey olduğunu da hep bize hissettiriyorsun ve bunu hep yapacakmışsın gibi de bir şey var bence.

KALBEN: Evet ya o konuda eski okulum, onu kabul ediyorum. Mesela single çıkarmak yerine 13 şarkılık albüm, birbirini bütünleyen hikâyelere önem vermek, ekip çalışmasına önem vermek, o enstrümanın sesini duyurmak, o enstrüman ustasının sesini duyurmak, ona o kıymeti hissettirmek çünkü o kıymet çok önemli; işi yapan insanların ne kadar kıymetli olduklarını bilmeleri çok özel bir şey yaptıklarını bilmeleri bu dünyada. Her birinin bir kıvılcım olduklarını hissetmeleri ve ben hâlâ o eski penceredeyim yani. Bunu fotoğraflayabiliriz, deli gibi selfie çekebiliriz, hep birlikte videolar yapıp hikâyelerime atabiliriz, snap atabiliriz bunlar çok tatlı, bunları çok seviyorum ben, bunlar yayılımla ilgili şeyler, sevgiyle ilgili şeyler, sevginin yayılmasıyla ilgili öyle bakıyorum fakat bir şarkıyı bağıra çağıra söyleyeceksek söyleyeceğiz yani. Telefonunuzu bir tarafa koyun şimdi önce şu şarkıyı bağıra çağıra bir söyleyelim, önce bir dans edelim, unutalım ve bir oynayalım, bir rahatlayalım ondan sonra gene çekeriz videomuzu. Benim bakış açım o yönde.
EZGİ: Bence bunun karşılığını alabiliyorsun.

KALBEN: Böyle güzel insanların varlığını bulduğum zaman şaşırdım ve umutlandım. Hiç yalnız değiliz. Hiç öteki diye biri yok.
EZGİ: Sadece fırsat tanıyıp dinlemek ya da orada biri var mı diye bakmak gerekiyor.

KALBEN: Bu kadar. Onlar ve ben diye bir ilişki yok. Biz birbirimize bakıyoruz. Zaten ben diye biri yok. Biz sahnede müziği yapıyoruz birlikte, o ekip o müziği iletiyor. Bize gelen müziği biz de o güzel insanlara iletiyoruz ve orada artık hep birlikte oluyoruz. Bir ev partisine dönüşüyor.
EZGİ: Harika… Çok iyi geldi senle sohbet etmek.

KALBEN: Ben de çok mutlu oldum. Hayallerimden biri gerçekleşti. Ezgi Mola ile röportaj yaptım. Fena gazeteci değilimdir ama!
EZGİ: Çok tatlıydı, ben de ilk kez böyle bir şey yaptım. Umarım olmuştur.

Image
  1. Yeniden hayal edilen kadim figürler: The Black Power Tarot

    Le Guess Who? 2017 sırasında sergilenecek The Black Power Tarot’un yaratıcısı King Khan, bu eşsiz setin arkasında yatanları, ilhamlarını, seçim kriterlerini ve Michael James Eaton ile Alajandro Jodorowsky işbirliğini anlatıyor.

  2. Halil Altındere ve Das Art Project: Welcome to Homeland

    Halil Altındere'nin üç kıtaya yayılmış mülteci krizini ele alan üç işini bir arada yerleştiren Welcome to Homeland, 14 Eylül – 21 Ekim tarihleri arasında Cihangir Sadık Paşa Konağı'nda sergilendi. İstanbul'un pek bilinmeyen, metruk binalarını kısıtlı süreler için güncel sanat mekânlarına dönüştüren Das Art Project'in küratörlüğünü yaptığı Welcome to Homeland hakkında Halil Altındere ve Das Art Project üyeleriyle söyleştik.

  3. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (I)

    Şu sıralar yeni film ve yeni albüm heyecanı yaşayan iki arkadaş Ezgi Mola ve Kalben bir araya gelip, birbirlerine merak ettiklerini sordu ve ortaya mutlu olmanın yollarından, çocukluk travmalarına kadar uzanan kocaman bir sohbet çıktı.

  4. “Zaman her zaman çok şey öğretiyor”: EZGİ MOLA ve KALBEN (II)

  5. İnsan faktörünü müziğe dahil etmek: LIIMA & GRIZZLY BEAR

    Liima üyesi Casper Clausen ve Grizzly Bear üyeleri Chris Taylor ve Chris Bear, birlikte yaptıkları Avrupa turnesi sırasında Bant Mag. için müziklerinin yaratım süreçleri üzerine sohbete koyuldu.

  6. Taner Öngür tarafından doldurulmuş bir plak: Elektrik Gramofon

    Araştırmacı, yazar ve arşivci Gökhan Akçura, Taner Öngür’e telefonla bağlanarak yeni çalışması Elektrik Gramofon üzerine konuştu.

  7. Çizgilerle: Pharoah Sanders

    Le Guess Who? 2017 programının en heyecan verici isimlerinden biri olan efsanevi müzisyen Pharoah Sanders'ın kariyerine, Furkan 'Nuka' Birgün'ün illüstrasyonlarıyla bir bakış.

  8. Fransız Art Rock'dan Arap Synth Pop'una açılan tünel: Ahmed Fakroun

    Awedny ve Nisyan gibi iki funk harikası yaratmış, İngiltere’nin saygıdeğer prodüktörlerinden birisi olan Tommy Vance ile birlikte kayıtlar yapmış, Madonna’dan David Bowie’ye birçok etkileyici isimle beraber çalışmış olan Jean-Baptiste Mondino'nun hayranlığını kazanmış, kariyerine bir süre jön olarak devam etmiş ve artık herkesçe bilinen “Arap dünyasının Talking Heads’i” lakabını kazanmış bir sanatçı olan Fakroun'un global bir dinleyici kitlesini etkisi altına almış olduğu aşikâr.

  9. Şarkı şarkı: Jane Weaver “Modern Kosmology” albümü

    12 Kasım Pazar günü Le Guess Who? 2017 sahnesinde olacak Jane Weaver, Mayıs ayında yayınladığı Modern Kosmology albümüyle kitleler üzerindeki etkisini sürdürüyor. Weaver’a psikedelik pop harikası albümündeki 10 parça için 10 soru yönelttik. Yanıtları Ethem Onur Bilgiç resimledi.

  10. Yırtılan bir gerilimin sesleri: Ben Frost

    Geçtiğimiz günlerde Mute Records’dan çıkan son albümü The Centre Cannot Hold’un ertesinde ve Le Guess Who? performansının öncesinde 1 Kasım akşamı Salon İKSV’de çalmak üzere İstanbul’a gelen Frost’un geçmiş çalışmaları ve projelerine kısaca göz atıyoruz.

  11. Kürasyonun ifade ettiği söylemler: Jerusalem In My Heart

    Radwan Ghazi Moumneh, bu seneki Le Guess Who? festivalinin Jerusalem In My Heart tarafından oluşturulmuş programına dair yol gösterici detaylar ve ilginç hikâyeler anlatıyor.

  12. Çizgilerle: Linda Sharrock

    Le Guess Who? 2017'de Jerusalem In My Heart'ın konuğu olarak sahne alacak efsanevi müzisyen Linda Sharrock'ın kariyerinin satırbaşlarını, Deniz Pasha'nın illüstrasyonlarıyla hatırlıyoruz.

  13. Fırtına öncesi sessizlik: METZ

    Kanadalı vahşi noise rock üçlüsü METZ, diskografisinin üçüncü albümü Strange Peace’i Sub Pop etiketiyle yayınladı. Utrecht’te gerçekleşecek Le Guess Who? festivaline iki yıl sonra geri dönecek olan grubun solisti ve gitaristi Alex Edkins’le Steve Albini’nin ses mühendisliğini üstlendiği yeni albümü hakkında konuştuk.

  14. A’dan Z’ye: Liars

    Le Guess Who? kapsamında vereceği konserin ardından 1 Aralık’ta da Salon İKSV’de izleyeceğimiz Liars’ın yolculuğundan önemli karakterler, detaylar ve ilginç hikâyelere, A’dan Z’ye bakıyoruz.

  15. Değişebilen biçimler: EKİN FİL

    Le Guess Who? 2017’de Grouper’ın küratörlüğünü üstlendiği programın konuğu olarak sahne alacak Ekin Fil ile bu sene yayınladığı son albümü Ghosts Inside ve üretim dinamikleri üzerine bir sohbet.

  16. Julianna Barwick: Hayatımı değiştiren kadınlar

    Amerikalı sanatçı Juliana Barwick, küratörlüğünü Perfume Genius’ın üstlendiği program kapsamında Le Guess Who? izleyicisini büyülemeye hazırlanıyor. Kendi jenerasyonunun en özgün şarkı yazarlarından biri olan Barwick, hayatına farklı şekillerde dokunmuş ve ona ilham vermiş kadın sanatçıları anlatıyor.

  17. Çizgilerle: James Holden

    Bu seneki Le Guess Who? programının mucitlerinden biri olan James Holden, yeni albümü The Animal Spirits'le festivalin en ilgi çekici isimlerinden biri. Holden'ın heyecanla beklediğimiz performansı öncesinde, kariyerinden öne çıkan detaylara Sadi Güran'ın çizimleriyle bakıyoruz.

  18. Çizgilerle: Linton Kwesi Johnson

    Dub şairleri arasında bir ikon haline gelen Linton Kwesi Johnson'ın kariyerini Sedat Girgin'in illüstrasyonlarıyla gözden geçiriyoruz.

  19. Altın Gün’ün Türkiye’den favori psikedelik seçkisi

    21 Ekim’de Garaj’da İstanbul izleyicisiyle buluşan ve Le Guess Who? sahnesini Ahmed Fakroun ile paylaşmaya hazırlanan Hollanda menşeli psikedelik rock grubu Altın Gün’den, Türkiye’den en sevdiği 10 parçayı sıralamasını istedik.

  20. Le Guess Who? deneyimi

    Ben Shemie, Mario Batkovic ve Jessica Moss, önceki yıllarda Le Guess Who? festivalinde nasıl deneyimler kazandığını yazdı.

  21. Çizgilerle: William Basinski

    Deneysel müzik sahnesinin öncü isimlerinden William Basinski'nin müzikal yolculuğundan öne çıkan detayları, Burak Dak'ın çizimleriyle mercek altına alıyoruz.

  22. Beyaz perdede tehdit altındaki çürümüş aileler

    Yorgos Lanthimos’un çürümüş aile yapısının damarlarını kestiği, çok konuşulan yeni filmi The Killing of A Sacred Deer bu ay gösterime girerken, sinema tarihinin tehdit altındaki ailelerine göz gezdirmenin tam sırası.

  23. Söylemek mi daha iyi, yoksa ölmek mi?: Call Me By Your Name

    Kusursuz bir filmin ne tamamen orijinal bir hikâye, ne de sadece sıradışı bir görsel tecrübeden ibaret olamayacağını kanıtlarcasına, yalnızca ele aldığı öyküyü ona en uygun şekilde anlatmayı seçmiş, özel bir tecrübeyle karşı karşıyayız.

  24. Gerçeklik leş gibi kokunca büyüyü yaratmak kime kalır?: Körfez

    Emre Yeksan’ın 74. Venedik Film Festivali’nden dünya prömiyerini yapan ilk uzun metraj filmi Körfez, geçtiğimiz ay da Ulusal Yarışma kapsamında İstanbul prömiyerini gerçekleştirdi. Filmin 1 Aralık’ta başlayacak vizyon gösterimleri öncesinde Yeksan ile ilk filmi, senaryo süreci, İzmir ve büyülü gerçekçilik üzerine sohbet ettik.

  25. “Herkes gibi film sevmekle başladım”: Sarı Sıcak

    Yönetmen Fikret Reyhan, çocukluğunun geçtiği mekânlarda canlandırdığı ve 1 Aralık’ta vizyona gelecek ilk filmi Sarı Sıcak’ın, içindeki bundan sonra film yapma isteğini de alevlendirdiğini anlatıyor.

  26. Geçmişi Hatırlarken: 2010’lardan Amerika Sivil Haklar Mücadelesi Belgeselleri

    Le Guess Who? 2017 programındaki The Invaders belgesel gösterimi ve The Black Power Tarot sergisinden yola çıkarak 2010’larda yayınlanan etkileyici ve önemli Sivil Haklar Mücadelesi belgesellerini sıraladık.

  27. Mesafenin İçinden 1: KIVILCIM GÜNGÖRÜN

    Fotoğraf ve çeşitli disiplinler arasında üretim yapan sanatçı Kıvılcım Güngörün’ün “Mesafenin İçinden 1” sergisi, 25 Kasım’da Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Güngörün’ün sadece bu sergi için çektiği ve geçtiğimiz birkaç aydır üzerinde çalıştığı fotoğraflarının yanı sıra yazdığı şiirler, dolaştığı yerlerde karşılaştığı çeşitli objeler ve bazı kolajlar da sergide görülebilecek. “Mesafenin İçinden 1” öncesi Kıvılcım Güngörün merak ettiklerimizi konuştuk.

  28. Tövbeler Tövbesi: ETHEM ONUR BİLGİÇ

    Bant Mag. dahil pek çok yayın ve projede sık sık işleriyle karşımıza çıkan Ethem Onur Bilgiç’in yeni sergisi “Tövbeler Tövbesi”, 28 Ekim cumartesi günü Bant Mag Havuz / Bina’da görücüye çıkıyor. Bilgiç’le günahları ve tövbeleri konu olan yeni sergisi, dijital ve “geleneksel” çalışmanın farkları ve sürekli izinsiz kullanılan işleri üzerine kısa kısa sohbet ettik.

  29. Ortama yaraşır posterler yaratma tutkusu: Le Gig Poster?

    Le Guess Who? festivali kapsamında bu sene beşincisi gerçekleşecek Le Gig Poster? sergisinin yaratıcısı sanatçı Joris Diks, geçmişten günümüze bu poster deneyimini anlatıyor.

  30. Diyarbakır’daki genç sanatçıların yeni alanı: Loading

    Diyarbakır’da açılan yeni sanat alanı Loading’in Deniz Aktaş, Erkan Özgen, Şener Özmen, Cengiz Tekin’den oluşan ekibi, en önemli derdin ayakta durma çabaları olduğunu vurguluyor.

  31. Künye