/dergi/no71/kim-kime-bakiyor-stephan-gladieu-ve-kuzey-korede-ilk-kez-portrelenen-hayatlar/
193683

Kariyerine savaş fotoğrafçısı olarak başlayıp sahadaki deneyimini ilerleyen yıllarda çektiği portre fotoğraflarına aktaran Fransız sanatçı Stephan Gladieu, son projesinde Kuzey Kore’nin kapalı ve homojen toplumsal dokusu içindeki çeşitlilikleri kamerasından bizlere yansıtıyor. Propaganda posterlerine özgü ikonografik estetiği bireysel portre çerçevesiyle buluşturan sanatçı, pozlarında kullandığı ışığı karede yer alan kişilerin ve resimli temsillerin arzularının birer yankısı olarak görüyor. Dünyanın dört bir köşesinde çektiği pozlarda o arzuları kabından dışarı çıkarıp bizlere doğru ışınlayan sanatçıyla kapsamlı bir muhabbet çevirdik.

©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

En iyisi, içinde bulunduğumuz ve dünyanın neresinde olursak olalım hepimizi etkileyen COVID-19 kriziyle başlayalım. Pandemi seni kişisel ve profesyonel anlamda nasıl etkiliyor? Mesleğin gereği düzenli seyahat ettiğini varsayıyorum. Karantina süreci, günlük rutinini ve dünyanın geri kalanıyla etkileşimlerini nasıl değiştirdi?

COVID-19 pandemisi kültür sanat ve basın dünyası için elbette büyük değişimleri beraberinde getirdi. Profesyonel anlamda beni çok kötü etkiledi. Çünkü (fotoğraf sanatçılığı adına dünyanın en önemli sergilerinden) Rencontres d’Arles’daki sergimden oldum. Kuzey Kore serimin posterini hazırlıyordum. Kitabım da aynı dönem basılmıştı. Stade de France’da da büyük bir sergi yapacaktım. Ama hepsi iptal oldu. Dolayısıyla bunun beni nasıl etkilediğini az çok tahmin edebilirsin. Ama büyük annemin, kızlarımın, partnerimin, ebeveynlerimin; tüm ailemin sağlığı iyi. O yüzden her şey yolunda.

Bir yandan kısıtlamalarla mücadele etmeye alışkın olduğum için yaratıcı işlere devam ettim. İlk olarak 17. yüzyılda Avrupa’yı kırıp geçiren kara vebanın anısına siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan “Doctor Plague” serimi hayata geçirdim. Ardından da kendimi stüdyoya kitleyerek çiçeklerle natürmort çalışmalar yaptım. Benim için büyük bir yenilikti. Büyük keyif aldım.

©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Ben de “Doctor Plague [Veba Doktoru]” serisinden bahsetmek istiyordum. Fotoğraflardaki terk edilmiş Paris sokak manzaraları çok çarpıcı. Sanıyorum bu seri, suratı olmayan, maskeli ve anonim bir kişiyi fotoğraflaman bakımından portfolyondaki diğer işlerden ayrışıyor. Fakat aynı zamanda da Veba Doktoru, popüler kültür ve toplumsal hafızadaki özel konumunu düşündüğümüzde oldukça tanıdık bir sima. Bu güncel seriyi anlam ve yaratım süreci açısından önceki işlerinle nasıl karşılaştırırsın?

İlginç bir noktaya parmak bastın. Çünkü şu an ne üzerinde çalıştığımı bilmiyorsun. Bu aralar maskeler üzerine çalışıyorum. Maskeye bir nesne olarak değil; kimliğe dair çalışmalarımla bağlantıları üzerinden yaklaşıyorum. İşlerimde her zaman insanı ele aldım. Hümanistik bir yaklaşıma sahibim. Belirli bir dönemde veya kapalı toplumlarda yaşamış ya da yaşayan yabancılara saygılarımı sunuyor, onlara itibarlarını iade ediyorum.

Örneğin Benin’de, ölü akraba kültü ritüelleri yapan gizli bir grup üzerine çalışıyorum. Grubun üyeleri onlarla bir diyalog başlatmak için ölülerin ruhlarını çağırıyor. Çünkü Afrika mistisizminde zaman, alışılmışın dışında bir akışa sahip. Bu külte mensup herkes maske takıyor.

Maske aslında gizlediğinden çok daha fazlasını açığa vuruyor. Çünkü kişiyi hem sosyal kimliğinden özgürleştiriyor hem de başka biri olmasını mümkün kılıyor. Bu paralellik hoşuma gidiyor. Ne de olsa iki dünya arasında gidip gelebilmek için kendimi ve engelleri aşmak teması her daim işlerimin parçası oldu. 

“Bu seride fotoğrafladığım her şey gerçek. Benim üzerlerinde herhangi bir doğrudan etkim yok. Basitçe kişileri mekânlarla eşleştirdim. Herhangi bir montaj yok.”
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Kuzey Kore’de yaşayan kişileri ve aileleri portrelediğin yeni serin birçok açıdan ilgi çekici ve büyüleyici. Daha önce verdiğin röportajlarda Kuzey Kore seyahatinin oldukça zorlu bir projeye dönüştüğünden bahsetmişsin. Pyongyang’daki insanların fotoğraflarını çekerken birçok engelle karşılaşmışsın. Kuzey Kore’de kaldığın süreçte ortaya çıkan bu projeye dair senin için en büyük sürprizler nelerdi?

Kuzey Kore toplumuna dair bir portre çalışması yapmak istememin sebebi insanların kimliklerine dair duyduğum meraktı. Kuzey Kore’de ikonografinin çok zayıf olduğunu biliyorum. Propaganda amacıyla kullanılıyor ve genellikle seramiklerle duvar resimlerinde karşımıza çıkıyor. Kuzey Kore, bireysel portre kavramının neredeyse olmadığı bir yer. Çünkü bireyler yalnızca gruplar içinde var oluyorlar. Bu kolektivizm her türlü tekilliğin önüne geçiyor ve tekilliğe yönelik her türlü konsepti uygunsuz kılıyor.

Bir yandan da seyahatimde daima bana eşlik edileceğini ve Batılı olmamın rehberlerimi strese sokacağını biliyordum. Dolayısıyla bana verilen çerçeve içinde kendime alan açacak bir başka çerçeve yaratmak zorundaydım. Kuzey Kore’de iş yapabilmek için otoritelere karşı açık ve güven verici olmam gerektiğini düşündüm. Bundan yola çıkarak da Kuzey Kore propaganda kodlarına bağlı kalmaya ve sıklıkla kullandığım portre tekniğini abartılı bir biçimde kullanmaya karar verdim.

Portreleri önden çektim. Öznelerimiz bize bakıyor ve onları genellikle boydan görüyoruz. Öznelerimi şaşırtmaya çalışmıyor, çerçeveye oturmalarına izin veriyorum. Çerçeve konusu kareden kareye biraz değişiklik gösterebiliyor ve nesneleri koruma yaklaşımlarına saygı duyduğum için karelerdeki hiçbir postere, anıta ya da heykele müdahale etmiyorum. Fotoğraflardaki ışık da resimli temsillerdeki abartma arzularının birer yankısı gibi.

Bu seri, Kuzey Koreliler için devrimsel bir deneyimdi. Bu bireysel portre çalışmasını kabul etmelerinin sebebi onlarla etkileşimimde açık ve neredeyse anlaşılabilir olmamdı. Neredeyse diyorum çünkü kültürel kodlarımız o kadar birbirinden farklı ki yanı başımdaki rehberlerimle bile aynı şeyleri bambaşka şekillerde algılıyorduk.

Çalışmalarımda gerçek olanla olmayan arasındaki sınırlarla, illüzyon kavramıyla oynamayı seviyorum. İllüzyon hiçbir zaman beklediğiniz yerde gerçekleşmez. Gücünü de buradan alır. Ama bu seride fotoğrafladığım her şey gerçek. Benim üzerlerinde herhangi bir doğrudan etkim yok. Basitçe kişileri mekânlarla eşleştirdim. Herhangi bir montaj yok.

Işık benim için çok önemli çünkü renkleri ışık ortaya çıkarıyor. Işık, illüzyonun da kaynağı. Beni bu ışığın kurduğu hâkimiyet büyülüyor. Flaşı doğal ışıkla birlikte kullandım. Kişiler ve mekânlar arasında kurduğum bağların sürreelliğini vurgulamama yardımcı olan, flaş ve doğal ışığın dengeli ortaklığıydı. Buna ayna portre ismini veriyorum çünkü benim için portre, bir başkasıyla olan ilişkimizin samimi bir yansıması. Portreler genellikle bize, baktığımız kişiye dair olduğu kadar kendimizle ilgili de pek çok şey öğretir. Nihayetinde de kendimizi şunu sorarken buluruz: Kim kime bakıyor?

“Ben aslen savaş fotoğrafçılığından geliyorum. Sonrasında daha sanatsal bir fotoğraf pratiğine geçiş yaptım. Ama yalan söylememe, ya da mümkün olduğunca az söyleme niyeti hâlâ işlerimin merkezinde yer alıyor.”
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Fotoğraflar o kadar canlı ki, neredeyse oraya gitmeden önce insanları ve fiziksel mekânları tanıyormuşsun gibi bir izlenim verebiliyor. Bu aşinalık fotoğraflara bakanlara da geçiyor. Pyongyang Hayvanat Bahçesi’nde çekilmiş aile fotoğrafları ya da ülkenin başkentinden çok daha farklı olduğunu tahmin ettiğim Sariwon tarlalarında çalışan çiftçilerin kareleri… İzleyicilerinin fotoğrafladığın yerlerin kültürlerini ya da insanlarını tanıma ölçütlerini ne derece hesaba katıyorsun? Bu gibi varsayımlar fotoğraf pratiğini nasıl şekillendiriyor?

Arka plan ve fotoğraflanan kişi arasındaki bağlantı benim için kesinlikle çok önemli. Çünkü bildiğin gibi fotoğraf, çerçevelendirmekle ilgili bir yaklaşım. İzleyici bir fotoğrafa baktığında daima görmediğinin ne olduğunu merak eder. Fotoğraf, başka bir gözün yaptığı seçimler üzerinden ona bir şeyi gösterdiği için bu doğal bir duygu. Bu durumda da onlara benim gözümden bakıyorsunuz.

Kuzey Kore’de çektiğim portrelerin hiçbiri sahnelenmiş değil. Bunun anlaşılması benim için çok önemli. Bu seride fotoğrafları çekeceğim mekânlara ben karar verdim ve yüzde 90’ında kişileri mekânlarla ben eşleştirdim. Ama mekânları seçtim derken, hiç kimse bulunduğu yerden 50 metreden fazla hareket etmedi. Bunu açıklamam kritik çünkü gördüğünüzün gerçek olduğunu anlamanızı sağlıyor. Yani bütünüyle onların gerçekliğindeyiz ve o gerçeklik hayatın tiyatrolaştırılmasıyla bağ kuran bir gerçeklik. Bir gösterinin içinde bir gösteri. Benim gözüm, bu etkiyi pekiştirme ve onların gerçekliğine dair yoğunlaşmış bir imaj ortaya çıkarma işlevi görüyor. İzleyicinin kültüre dair bilgi birikimlerinin bir önemi yok. Benim görevim, onlara kendi bakışımdan yola çıkan bir algı sunmak. Objektif olmaktan bahsetmiyorum. Daha ziyade, paylaşmak ve insanları yeniden bir araya getirmekten bahsediyorum. Özneler bu nedenle bize bakıyorlar. Dimdik durarak, bize doğru bakıyorlar.

Ben aslen savaş fotoğrafçılığından geliyorum. Sonrasında daha sanatsal bir fotoğraf pratiğine geçiş yaptım. Ama yalan söylememe, ya da mümkün olduğunca az söyleme niyeti hâlâ işlerimin merkezinde yer alıyor.

©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Kuzey Kore serisi Fransa ve haber yapıldığı, sergilendiği diğer ülkelerden ne gibi geri dönüşler alıyor? 

National Geographic International, Géo, Figaro Magazine gibi pek çok yayında yer verildiği için çok şanslıyım. 2019’da Paris Photo’da bir sergi yaptım. Rencontres d’Arles sergisinin 2021’de gerçekleşeceğini umuyorum. Bu seriye dair yeni bir kitap yayımladım ve Fransa ve çevreden harika geri dönüşler alıyorum. İzleyicilerin etkilenmesinin sebebi bu insanları ilk kez keşfetmemiz ve 2020’de bunu hayal etmenin şaşırtıcı gelmesi. Öte yandan bazı insanlar da rejimin zulmünü ve yarattığı ızdırabı göstermediğim için bana sitem ediyor. Ama Kuzey Kore’deyiz. Totaliter bir rejimde. Yarattıkları zulmün fotoğraflanmasına izin veren totaliter devlet pek tanımıyorum. Hem zaten benim bu projedeki önceliğim, tamamıyla görmezden gelinen bu insanları portrelemekti.

Yayınlar listende 2011’de basılan Hip Hop Culture kitabı özellikle dikkatimi çekti. Müzik fotoğrafçılığına nasıl atılmıştın? Bu projenin detaylarından biraz bahsedebilir misin?

Bu proje aslen müzikal bir proje değildi. Paris’in kuzeyini çevreleyen ve haklardan mahrum bırakılan mahallelere farklı bir bakış getirmekti. Uyuşturucu ticareti, şiddet ve kompleks nüfus yapıları sebebiyle bu mahalleler yaygın olarak kötü bir imaja sahip. Fakat 80’lerin ortasında hip hop ABD’den ilk bu mahallelere taşındı. Proje için hip hop sanatçılarını mahallelerdeki sembolik mekânlarla ilişkilendirerek çektim. Eski fabrikalar, ibadet mekânları, tarihi yerleri kullanarak bir diyalog yaratmayı, daha pozitif ve yaratıcı bir imaj önermeyi denedim. Bu mahallelerde yeni bir proje daha tamamladım. Çeşitlilikle ilgili. Çünkü çeşitliliğin bir yaratıcılık kaynağı ve güçlü kültürlerin vazgeçilmesi olduğu konusunda iknayım. Göçmenlerin olmadığı bir Fransa düşünülebilir mi?

©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 
©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Portfolyondaki dikkat çeken başka bir projeyle devam ediyorum: “Dolls” serisi. Portre tekniğini bu seride canlılar yerine cansız nesnelere uyguluyorsun. Bu çok dikkat çekici çünkü portre fotoğrafçılığında canlılar (insanlar ya da Kuzey Amerika kırsalı, Kırgızistan ve Etiyopya’da yürüttüğün projelerde olduğu gibi hayvanlar) genellikle heykel misali cansız anlara dönüşüyor. Ama “Dolls” serindeki bebekler neredeyse canlı gibi görünüyorlar. İşlerinde canlı ve cansız olana nasıl yaklaştığını biraz açabilir misin?

Öncelikle önden portrelerin ikonikliğini seviyorum. Ama aynı zamanda gerçek ve gerçek olmayan arasında oynamak da hoşuma gidiyor. Bahsettiğin karşılıklı etkileşim de bu çerçeve içerisinde gerçekleşiyor. Gerçek olan ve gerçek olmayan arasındaki diyaloğun yarattığı kafa karışıklığı ilgimi çekiyor. Çünkü bir kez daha, şişme bebeklerle çevrili bu insanlar gerçekler. Başka türlü ilişkilenemedikleri için bir hayat, bir geçmiş ve bir sosyal statü atadıkları bu bebeklerle yaşamayı tercih ediyorlar. İsteyerek bir sahneyi dondurma gerçeği, fotoğraflama eyleminin neticesini belirliyor. Ben bu neticenin gücünü ışık tekniklerimle ve ikonikleştirdiğim karakterlerle arttırıyorum.

Fotoğrafçılık kariyerine başladığın 90’lardan bu yana, karşılaştıklarını ve benzersiz izlenimlerini fotoğraflarınla görsel forma aktarmak için dünyanın birçok yerinde bulundun. Bu süreç içerisinde fotoğraf çekme, depolama ve paylaşma teknolojileri de dönüşümlerden geçti. Fotoğrafa dair teknolojilerin evrimi senin duyarlılığını, estetik tercihlerini ve sanatsal üretiminin neticelerini nasıl etkiledi? Yeni teknolojileri heyecanla mı karşıladın? Yoksa alıştığın ekipmanlara sadık kalmayı mı tercih ediyorsun?

Teknoloji devrimi başlarda benim için çok rahatsız ediciydi. Her zaman filmle çalıştım ve filmler pahalı olduğu için her zaman teknik olarak çok titiz olmam gerekti. Birden bire fotoğraf yeni başlayanlar için çok daha erişilebilir bir hâle geldi. Bu iyi bir şey. Ama aynı zamanda kaliteden çok ödün verildi çünkü birçok insan fotoğrafçı olduğunu düşünmeye başladı. Ben bu durumu analog filmlerle çalışma stilimi dijitale aktararak bir fırsata çevirdim. Teknik açıdan yetkin olmam birçok olasılığı beraberinde getirdi. Özellikle de çok az ışıklı ortamlarda çalışmak adına. Ama benim için en önemli gelişme, stüdyo flaşlarını sokağa taşıyabilmemle gerçekleşti. Çok güçlü flaşlar taşınabilir olunca iki pratiği birleştirmeye karar verdim. Ancak hâlâ fotoğraflarımı crop’lamıyorum. Photoshop’u da geleneksel bir laboratuvar gibi kullanıyorum. Fotoğraflarım üzerinde pek bir değişiklik yapmıyorum.

©Stephan Gladieu. School Gallery/Olivier Castaing izniyle. 

Aynı yerden devam edecek olursak, fotoğraf çekmeyi ve paylaşmayı kolaylaştırıp hızlandıran, sosyal medya platformlarına gömülü görsel kültürün büyümesi hakkında ne düşünüyorsun? Yeni anlamda portre fotoğrafları üreten “Influencer” kültürü hakkındaki görüşlerin neler?

Sosyal ağlar büyük bir devrim yarattı. Her devrim gibi iyi yanları da felaket yanları da var. Portre fotoğrafçılığının başlangıcı resimlenen portrelere dayanıyor. Ama burjuvalar, yani yalnızca zenginler için yaratılmış bir konseptti. Portre fotoğrafçılığı bu anlamda portreleme pratiğini demokratikleştiren bir devrim etkisi yarattı. Sosyal ağlar akıllı telefonların geliştirilmesine paralel olarak hayatımıza girdi. Seneler içinde telefonlara yerleştirilen kameraların kalitesi muazzam ölçüde arttı. Böylece o telefonları kullanan herkes fotoğraf çekebilmeye, herhangi başka bir yazılımda ustalığa sahip olmadan filtrelerle o imajları kişiselleştirebilmeye başladı. Bu açıdan çok büyüleyici buluyorum.

Ama ne yazık ki bireyciliğin ve kendine tapmanın yükseldiği bir dönemde yaşıyoruz. Reklamlar, politikalar ve ekonomi toplumu bölüyor ve insanların bencilliğini besliyor. Bugüne baktığımızda insanların çoğunun bize hiçbir şey söylemediğini ve göstermediğini deneyimliyoruz. Onlara bakanların ne görmek istediğini hayal edip ona göre davranma ve bize gerçekte kim olduklarını göstermeme sendromundan muzdaripler. Dolayısıyla herkesin aynı görünme eğiliminde olduğu kültürel bir yoksullaşma içerisindeyiz. Bunun bence gençlerin tekil kimliklerini geliştirmeleri üzerinde negatif etkileri var.

Bugünden ileriye doğru baktığında yakın gelecekte gerçekleştirmek istediğin projeler neler? Seyahat kısıtlamalarının önümüzdeki senelerde azalacağını umarak, özel olarak gidip fotoğraflamak istediğin yerler var mı?

Elbette seyahat edebilmeyi istiyorum. Evimin çevresinde de olsa, dünyanın öteki ucuna da olsa. Yeni kültürleri ve sıra dışı meseleleri keşfetmeyi hep arzuluyorum. Özellikle de kapalı toplumları. Benin ve Nijerya’daki hayaletler üzerine çalışmamı tamamlamak üzereyim. Kinşasa’da bir başka seri üzerine de çalışmaya başladım. Bu aralar araştırmasını yürüttüğüm bir ABD projesi de var. Ayrıca eski fotoğraf tekniklerini modernize etmeye yönelik projelerim var. Paris’teki stüdyomda yapmayı düşündüğüm serileri daha anlamlı kılacağını düşünüyorum.

  1. Kim kime bakıyor?: Stephan Gladieu ve Kuzey Kore’de ilk kez portrelenen hayatlar

    Kariyerine savaş fotoğrafçısı olarak başlayıp sahadaki deneyimini ilerleyen yıllarda çektiği portre fotoğraflarına aktaran Fransız sanatçı Stephan Gladieu, son projesinde Kuzey Kore’nin kapalı ve homojen toplumsal dokusu içindeki çeşitlilikleri kamerasından bizlere yansıtıyor.

  2. 90’lar İngiltere’sinde kaçışın ve partileme özgürlüğünün mücadelesi: “Spiralled”

    İngiliz hükûmeti “tekrar eden beatler” eşliğinde 20’den fazla kişinin bir araya geldiği izinsiz etkinlikleri yasaklayan kanunu 1994 yılında çıkardığında Seana Gavin, underground rave sahnesine gönül vermiş bir ergendi.

  3. Korkular, şifalar ve bizi biz yapanlar: Cem Yiğit Üzümoğlu ve Metin Akdülger sohbeti

    Akdülger ve Üzümoğlu; üretimlerine, deneyimlerine, ilgi alanlarına dair içten bir sohbete koyuldu.

  4. A’dan Z’ye: Şehir ve müzik

    A’dan Z’ye serimizde bu kez önümüze dünya atlasını açıyoruz.

  5. Yıkım kuyusuna dalmadan: TOBACCO

    “Butthole Surfers olsa ne yapardı?” değil, “Cyndi Lauper olsa ne yapardı?”

  6. Laraaji’nin “Moon Piano”sunun loş ışığında: Son 40 yıldan, geceye adanmış bazı müzikler

    Geceyi mesele edinmiş ya da geceye eşlik etmek amacıyla üretilmiş tematik albümlere bir yenisi daha eklendi.

  7. 30 yılın ardından yeniden dalgalanan ilham denizi: Café Türk

    İsviçre’de ikâmet eden Metin Demiral, 80’lerde liderliğini üstlendiği Café Türk ile new wave’den psikedeliye ve çok ötesine uzanan geniş yelpazede kafasına esen müziği yapmış, kendi imkânlarıyla iki albüm yayımlamış. Zel Zele Records’ın yayımlayacağı toplamayla Café Türk kayıtları yeniden gün yüzüne çıkıyor.

  8. Berlin sokaklarında bir su perisi: “Undine” ve Christian Petzold’un tüm hayaletleri

    Farklı janrları kendi üslubuyla yorumlamayı, türlerin kodlarını değiştirmeyi pek seven Alman sinemacının büyülü gerçekçi olarak betimlenebilecek son işi “Undine”, 39. İstanbul Film Festivali’nin ekim ayı seçkisinde yer almasının ardından 27 Kasım’da vizyona geliyor.

  9. “Kendi jenerasyonumun yaşadıkları”: Azra Deniz Okyay, "Hayaletler"i anlatıyor

    “Her gün yeni bir kaosun yaşandığı ülkemde kendi jenerasyonumun yaşadıklarıydı projeyi şekillendiren.”

  10. “Cinsellik hakkında konuşmamak, kendin hakkında da konuşmamaktır”: Metin Akdemir’in Hayalindeki Sahneler

    “Yeşilçam filmlerine olan aşkım hep devam etti. Belgeseldeki üç film de başrollerinde kadınların olduğu ve kadınların hikâyeleri etrafında dönen filmler. Üçünün ortak özelliği ise iki kadın karakterin bir aşamada erkeği kenara iterek bireysel ya da beraber hayatlarına onsuz devam etmeleri.”

  11. Hayat ve ölüm üzerine kendi mitinin peşine düşen bir anlatı: “Maddenin Halleri”

    “Toplumun her kesiminden insanın girip çıktığı, pek çok insanın bir arada olduğu bu yer, bir ülke metaforuna dönüşebiliyor.” -Deniz Tortum

  12. Künye