/dergi/no72/insanin-kor-noktasi-nasipse-adayiz-ercan-kesal/
195697

Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş… 

Yazar, senarist, oyuncu ve hekim kimlikleriyle tanıdığımız Ercan Kesal’ın otobiyografik ögeler taşıyan romanından uyarladığı ilk yönetmenlik çalışması; belediye başkan aday adayı olan bir doktorun, bir günde geçen trajikomik öyküsüne ortak ediyor izleyiciyi. Yurtiçi ve yurtdışı yolculuğunun ardından sinemalara konuk olan Nasipse Adayız’ı izledik; filmi Kesal’ın ağzından dinleme, aklımıza takılanları sorma şansı bulduk.

“Tüm hayallerimiz aslında kendi gerçeğimiz ama bizim başka bir gerçek yokmuş gibi yaşadığımız her şey de hayatın kurmacası.”

Cin Aynası’nın girizgahında “Bütün yazdıklarımın kaynağı deneyimlerimden başkası değildir” diyorsunuz. Gazete/dergi yazılarından romanlara, anlatılardan senaryolara uzanan üretiminizde otobiyografik unsurların baskınlığı epey hissedilir. Bu durumu yazarlık ediminiz açısından neye yoruyorsunuz?

İnsan deneyimlerinden başka nedir ki! Sanatçı belleğinden beslenir ve başkaca bir kaynağı da yoktur. Yazarak, bende birikenleri yeniden icat ediyorum, sonra başka bir biçimde asıl sahiplerine, aldığım yere, sokağa iade ediyorum. Yaptığımız şey önünde sonunda gerçekliğin yeniden kurgulanmasından başka bir şey değil. Bunu yaparken aslında gerçeği de yeniden keşfediyoruz. Hayata dair bitmeyen anlam arayışımızda edebiyat belki de onu tanımamıza vesile oluyor. Derinlemesine tanıdığımız bu gerçeklik esasında kendimizde ve muhatabımızda onu değiştirmeye başlamanın da ilk adımı. Metin Erksan “Sinemayı ne için yapıyorsunuz?” sorusuna cevap olarak, “Sanat benim içindir, kendim için yapıyorum” derdi. Galiba yazmayı da öncelikle kendim için yapıyorum.

Nasipse Adayız da kendi başınızdan geçen tecrübeleri kaleme aldığınız, 2015’te yayınlanan aynı adlı romanınızın beyazperde uyarlaması. Öyle ki zamanında o olaylara dâhil olmuş kişileri ve mekânları da olabildiğince filme dâhil etmişsiniz. Kendi romanınızı filme dönüştürme kararını nasıl verdiniz? 

İyi bildiğim bir mevzuydu, aşina sulardı. Bu türden, tüm incelikleriyle vakıf olduğum meselelerde diyalogları daha kolay, daha sahici ve içeriden yazabiliyorum. Karakterlerin sırrına ermiş oluyorum. Tüm ayrıntıların, detayların farkında oluyorum. Öte yandan gerçeklik ve kurmaca konularında epey kafa yorduğum için bu geçişkenlik hoşuma da gidiyor. 

Bu aslında ilk yönetmenlik deneyiminiz değil. 2018 tarihli Fındıktan Sonra adlı belgeselde kapitalizmin Düzce’nin Çiçekpınar köyündeki dayanışmacı yaşamı zaman içinde nasıl dönüştürdüğüne odaklanmıştınız. O öyküyü anlatma deneyimini kurgusal üretiminizle nasıl karşılaştırırsınız? 

Kurmaca ve gerçeklik arasında çok da kalın bir çizgi olduğunu düşünmüyorum. Bir Zamanlar Anadolu’da filminde yıllar önce ücra bir kasabada başımdan geçen bir cinayet hikâyesinin replikasını yapmak  için, aynı kasabaya yirmi beş yıl sonra yeniden gitmiştik.

Nasipse Adayız’da da kendi başımdan geçen hikâyenin senarist ve oyuncularından biriydim. Yirmi yıl önce Okmeydanı sokaklarında “Acaba beni belediye başkanlığına aday gösterecekler mi?” sıkıntılarıyla dolanan adamın duygularının benzerini yirmi yıl sonra artık kamera arkasındaki bir yönetmen olarak ilk filmimi hakkıyla çekip çekemeyeceğime dair kaygılarla yaşadım. Birinin bir hikâye uydurup yazması, kendisini de bu hikâyenin kahramanı olarak görmesi… Olayı anlatan bendim, dışardan da bakabiliyordum ama aynı zamanda içindeydim de! 

Her şey birbiriyle ilintili ve birbirinden azade. Her şey birbiriyle kaim ama tek başına da aynı zamanda. Tüm hayallerimiz aslında kendi gerçeğimiz ama bizim başka bir gerçek yokmuş gibi yaşadığımız her şey de hayatın kurmacası.

Yine Cin Aynası’ndan: “Eğilip her seferinde baktığım uçurum, içimdeki derin karanlıktan başka bir şey değil. Nasipse Adayız’ın tekabül ettiği karanlık nasıl bir karanlık? Anadolu’nun “bağrından” gelip kendini var edebilmiş, sıfırdan bir hastane kurmuş bir doktoru efsunlanmış gibi bir belediye başkanlığı adaylığı peşinde koşturan ne?

İnsanın kör noktası koşturuyor! Çünkü kişinin kör noktası aynı zamanda onun gerçek öznesi. “Ben” bir başkasıymış meğer. Bu yüzden sorduğunuz sorunun benzerini çeşitli aşamalarda kendime o kadar çok sordum ki. Hep söylüyorum: “Kendimden bunu beklemezdim.” Hiç kimse hiçbir şey için bu kadar bedel ödemeyi göze almaz ve razı olmaz bu zillete. İnsanın içindeki iktidar hırsı ve başkalarına hükmetme isteği bütün bunları yaptırabilecek kadar güçlü bir itkiymiş meğer.

Romanda daha geniş bir süreye yayılan olayları filmde bir güne sıkıştırmanın zorlukları nelerdi?

Kolaylaştırıcı etkisi daha fazla. Elbette zorlukları var ama filmin akıbeti açısından bu daha kolay ve doğru bir tercih  oldu.

Roman olan Nasipse Adayız’ı Doktor Kemal Güner’in ağzından dinliyoruz. İç konuşmalarına ve rüyalarına tanık olup karakter ile daha yakından hemhal oluyoruz. Film olan ‘Nasipse Adayız’da ise Doktor Kemal Güner daha dışarıdan, belli bir mesafeyle izlediğimiz bir karakter. Birinci şahıstan üçüncü şahsa geçmenin anlatı üzerindeki etkisi nelerdi?

Romana başlarken kullanacağım dile karar vermeden önce epeyce düşünmüştüm. Kahramanı yani kendimi konuşturursam meseleyi daha kolay anlatabileceğimi fark ettim. Üstelik bir metni değişik üsluplarla yazıp bu konuda güvendiğim arkadaşlarımın da önerisini aldıktan sonra karar vermiştim romanın üslubuna. Filmde ise her şey kameranın ucundadır. Bu yüzden kamerayı bir röntgenci gibi, orada ama hiç yokmuş gibi kullandık.

Romandaki doktor kendiyle dalga geçebilen, içine düştüğü trajik durumun daha farkında olan ve işi biraz daha dalgaya vurabilen biri. Filmdeki doktor ise biraz daha çaresiz ve edilgen, içindeki kahkaha daha sönük. Mizah hissini kaleme dökmek ve görüntüye yansıtmak arasında ne gibi farklar mevcut?

Sinema yönetmen sanatıdır. Edebiyatta okur kendi hikâyesini özgürce kurabilir, kimse onun muhayyilesine müdahale edemez. Sinemada ise yönetmen kendi dünyasını kurmak ve seyirciyi bu dünyanın gerçekliğine inandırmak zorundadır.

Filmdeki takım elbiselerin bolluğunun yanı sıra erkek karakterlerin kadınlar ile kurduğu ilişkilerin kıskançlık, bencillik, mülkiyet gibi olgular üzerinden şekillendiğini görüyoruz. Doktor Kemal’in eski karısı Figen ile ilişkisinin filmde bıraktığı tat da romana göre daha acı. Erkekliğin filmdeki izdüşümüne dair ne söylersiniz?

Erkeklik adıyla müsemma ve kökenini “erk”ten alan bir hal. İktidarın hem efendisi hem de kölesi olmak. Bu yüzden trajik! Acıklı ve korkutucu.

Romen Yeni Dalgası’nın son dönemdeki tanımlayıcı filmlerinden olan Sierranevada ile tanıdığımız görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu ile çalışmışsınız. Görsel tercihlerinizi yönlendiren unsurlar neler oldu?

Set öncesi filmi nasıl çekeceğime karar vermiştim zaten. Uzun plan sekanslar olacağı aşikârdı. Bu tür işlerin üstesinden başarıyla gelmiş görüntü yönetmenlerini aradım. Seçeneklerden en uygunu Barbu Balasoiu oldu. Mekânların ve anlatacağım dünyanın kendi doğal gerçekliğinde kalmasına gayret ettim.

Romanda Belgrad Ormanları’nda geçen bir sahnede Sevmek Zamanı’na bir gönderme var. ‘501 Numaralı Oda’ başlıklı yazınızda da kendisini “en sevdiklerim” dediğiniz kişiler arasında sayıyorsunuz. Metin Erksan’ın üzerinizde nasıl bir tesiri mevcut?

Erksan çok özel bir insandı. Nev-i şahsına münhasırdı. Çok parlak bir hafızaya sahipti. Zengin bir kütüphanesi vardı. Tarihi, sosyolojiyi, siyaset bilimini çok iyi bilirdi. 15 yılı aşkın dostluğumuzda belki sinemaya dair çok şey konuşmamışızdır ama anlattığı her şey beni sinemacı yapan yolculuğun kilometre taşlarını oluşturmuştur. 

Nasipse Adayız festival yolculuğuna salgın öncesinde Rotterdam Film Festivali’nde başlamıştı, daha sonraki yolculuğu maalesef başka koşullarda devam etti. Siz bu dönemi nasıl geçirdiniz? 

Bu kadar olumsuzluğun ortasında yine de şükredilecek bir yolculuk yaptığımızı düşünüyorum. Her filmin kendi kaderi vardır. Nasipse Adayız’ın şansına da böyle bir dönem denk geldi. Sabırla ve cesaretle yeni filmimize hazırlanıyoruz.

  1. Manga kültüründe bir dönüm noktası: Moto Hagio

    Shōjo mangalarının kurucu annesi Moto Hagio’nun hikâyesi, kadınların erkek egemen bir disiplinde var olabilme, toplumun onlar için biçtiği kalıplardan sıyrılabilme mücadelesini temsil ediyor.

  2. Koşarak özgürleşmek, koşarak punk dinlemek ve mükemmel olmamak: Running Punks

    Murakami 2008 tarihli kitabında iyi bir yazar olmasının her gün koşmasıyla neden bağlantılı olduğunu anlatmıştı. Bu özgürleştirici eyleme dair söyleyecekleri olan bir başka figür de koşarken punk albümü değerlendirmeleri yapan Jimmy Watkins.

  3. Özel olan özel değil, özel olan politiktir: “Her hanede bir Emine Hanım var”

    Yıllarca depoda duran eski fotoğraf albümünün yeniden başına oturmak, karikatürist Aslı Alpar'a uzun süredir atmayı arzu ettiği adımı attırdı. 2011 yılında kaybettiği anneannesi Emine Hanım'ın hayatını değersizleştirenlere inat, onun hikâyesini yaşatmak için kalemine sarıldı.

  4. Kayra ve Ege Avcı’yla “Bütün Ayazların Ortasında”

    Ege Avcı: “Hiçbir dinleyici şarkı sözlerinin yüzde yüz ne anlattığını bilmek istemez. Hele bunu sanatçı dışında birinden duymak asla istemez. O yüzden ben yalnızca işaret ettim, göstermedim.”

  5. Elvedalar ve ah, merhabalar: Tsar B’den “Unpaintable”

    Gergin ve vahşi geçirdiğini söylediği son iki yılından “Unpaintable” isimli bir EP çıkaran Tsar B ile yeni parçaları, dans tutkusu ve müzikle kurduğu ilişki üzerine.

  6. Güven bağları yeniden kurulurken: Future Islands

    Solist Sam Herring’den yeni albüm “As Long As You Are”ı ve başarıyla gelen zorlayıcı psikolojiden arkadaşlıklarına tutunarak nasıl çıktıklarını bir Zoom sohbetinde dinledik.

  7. Nova Norda, Birkan Nasuhoğlu, Canozan ve Sedef Sebüktekin’in ekosistemi: “Şarkıların Ev Hali”

    Eylül ayında Sapanca’da bir eve kapanan dörtlü, 2021’in ilk günlerinde Universal Müzik Türkiye’den yayımlanacak ortak albümlerini nasıl bir ortamda ve ruh hâlinde yarattıklarını anlatıyor.

  8. Şarkı şarkı: Y Bülbül ve “Fever” albümü

    Ölümle hesaplaşma, cırcır böceği oratoryosu, teremin çalan Teoman ve “Fever”.

  9. Feza psikolojisi başka şeye benzemez, uzayda çığlığını kimse işitmez

    Hayatta kalma mücadelesindekiler, insan ırkını kurtarmakla yükümlüler, fezayı bahane edenler, uzay yarışının ortasındakiler, bilmeceleri çözmesi gerekenler… Üç astronot adayını merkezine alan bir ofis komedisi olan “Moonbase 8”den hareketle, fezada tanıştığımız karakterler ve bu zorlu mesleğin benzersiz yükleri.

  10. Chicago Film Festivali’nden 2020 Keşifleri

    Yunanistan’ı bu seneki Oscar yarışında temsil edecek olan “Apples”, İstanbul Film Festivali’nin Filmekimi Galaları bölümüne de konuk olan “Sweat” ve takip ettiğimiz 56. Uluslararası Chicago Film Festivali’nden diğer keşifler.

  11. İnsanın kör noktası: “Nasipse Adayız”ı Ercan Kesal’dan dinledik

    Pazarlıklar, politik stratejiler, iktidar savaşları, imaj operasyonları, anket çalışmaları, bitmek bilmeyen koşuşturmacalar, göze girme çabaları, oy ve ilişki peşinde delice bir uğraş…

  12. Kaçınılmaz olarak fantastik, “Ah Gözel İstanbul”

    Alışıldık nostaljik İstanbul belgesellerine kıyasla şehri "bir tür hayal perdesi/bellek oyunu" içinden resmeden yönetmen Zeynep Dadak ile “Ah Gözel İstanbul"u konuştuk. Şehre dair klişe perspektifleri gözden geçirtmesi dileğiyle.

  13. Künye