/dergi/no-56/olumsuzlugu-hedeflemeyen-bir-efsane-ian-mckellen/
192250

“Homofobiyle mücadele sürecinde küçücük bir rol oynayabilmek bile ayrıcalıktır.”


Çoğumuzun The Lord of the Rings ve The Hobbit serilerinin Gandalf’ı, ya da X-Men filmlerinin Magneto’su olarak tanıdığı oyuncu ve LGBTİ aktivisti Ian McKellen, 36. İstanbul Film Festivali’nin Onur Konuğu olarak ödülünü de almak üzere İstanbul’da. Festival kapsamında gösterilecek Richard III’nin Beyoğlu ve Kadıköy’deki gösterimlerine katılan aktör, 7 Nisan’da da Boğaziçi Üniversitesi’nde bir festival sohbeti gerçekleştiriyor. Bu ziyaret McKellen’ın oyunculuk kariyerinin yanısıra LGBTİ sosyal hareketlerine verdiği desteğe daha yakından bakmamıza vesile oldu.

Tiyatro yılları ve Shakespeare

İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından hemen önce İngiltere’de doğan Ian Murray McKellen, savaşın etkisinin hissedildiği bir çocukluk geçiriyor. Tüm lüks harcamalardan kaçınsalar dahi her hafta tiyatroya gitmeyi ihmal etmeyen bir aile McKellen ailesi. İlk sahne deneyimini şimdilerde de destekçisi olduğu Bolton Little Theatre’da kazanan aktör, üniversite yıllarını da Cambridge Üniversitesi’nin tiyatro topluluğu Marlowe Society’le üç yılda yirmi üç farklı oyun sahneye koyarak değerlendiriyor.

1970’li ve 1980’li yıllar boyunca Royal Shakespeare Company ve Royal National Theatre bünyesinde aralarında Othello ve Macbeth’in de bulunduğu unutulmaz performanslara imza atan McKellen, ülkesinin en tanınan aktörlerinden biri haline geliyor. Çoğu meslektaşına göre uzun sayılabilecek bir süre (birkaç istisna haricinde) sinemaya bulaşmayan oyuncunun beyaz perdeye asıl geçişi de oldukça anlamlı bir şekilde, Shakespeare’le oluyor.

1995 yapımı Richard III, klasik oyunun modern bir uyarlaması. Filmin hem senaryo sürecine katkıda bulunan hem de ortak yapımcılığını üstlenen Ian McKellen, filmden kazandığı parayı da pahalı sahnelerin çekimine harcamayı tercih ediyor. Tüm oyun yazarlarının en zoru, ama en tatminkârı olarak tanımladığı Shakespeare’in izleyicinin ve oyuncunun hayatını değiştirme gücüne sahip olduğunu söyleyen aktör, aslında kendi hayatından da bahsetmiş oluyor. Zira bu filmden sonra kariyeri bir daha düşmemek üzere yükselişe geçiyor.

Beyaz perdeye ve fantastik dünyalara geçiş

Kendisine Oscar adaylığı getiren Gods and Monsters ve Bryan Singer’la ilk işbirliği Apt Pupil’ın ardından yönetmen koltuğunda yine Singer’ın oturduğu X-Men serisi geliyor ve McKellen dünyanın en güçlü mutantlarından biri olarak, metali kontrol edebilen Magneto rolüyle karşımıza çıkıyor. Sette aldığı bir teklifle bir başka efsanevi uyarlamanın kadrosuna daha dahil olan McKellen, 2001 yılında The Lord of the Rings üçlemesinin bilge büyücüsü Gandalf karakterini hayata geçiriyor. Kendisine bir Oscar adaylığı daha getiren Gandalf rolünü yıllar sonra The Hobbit üçlemesinde de tekrar canlandırıyor.

McKellen, bir psikiyatristi canlandırdığı Asylum’da David Mackenzie’yle, The Da Vinci Codeda Ron Howard’la ve kendini canlandırdığı Extras dizisinde Ricky Gervais’le çalışıyor. Daha sonra tiyatroya dönen ve oldukça başarılı bir Waiting for Godot uyarlamasında X-Men’den rol arkadaşı Patrick Stewart’la beraber oynayan aktör, tiyatro sahnesinde kendini evinde hissettiğini ve sahnedeyken her zaman daha güvende ve özgür olabildiğini söylüyor.

Geçtiğimiz ay Beauty and the Beast’teki Cogsworth rolünde izleme şansı bulduğumuz aktörün emekli olmak gibi bir niyetiyse yok. Hâlâ fırsat varken mümkün olduğunca çok çalışma yanlısı. İleride cenazesinin büyük bir tiyatro salonunda yapılmasını isteyen McKellen’ın konuyla ilgili aklındaki tek düşünceyse bu son şovu kaçıracak olmasından duyduğu mutsuzluk.

Aktivizm ve Stonewall

1988 yılında BBC’nin bir radyo programına katılan McKellen, Section 28 olarak da bilinen homofobik yasa tasarısını muhafazakâr bir gazeteciyle tartışırken eşcinsel olduğunu açıklıyor. Daha erken politize olmadığı için pişmanlık duyduğunu belirten aktör, bir yıl sonra arkadaşlarıyla İngiltere’nin en önemli LGBTİ örgütlerinden biri olan, adını Stonewall İsyanı’ndan alan Stonewall’u kuruyor.

“Homofobiyle mücadele sürecinde küçücük bir rol oynayabilmek bile ayrıcalıktır” diyen aktör, aralarında Londra ve Oxford’un da bulunduğu birçok onur yürüyüşünün, LGBTİ hakları için mücadele eden LGBTİ Foundation, FFLAG ve GAY-GLOS gibi örgütlerin de aktif bir destekçisi.

Kendisi için hayattaki en önemli şeyin gençlere, ileride çok daha güzel günler yaşayacaklarını fark ettirmek olduğunu söyleyen McKellen, X-Men serisi ve LGBTİ hakları aktivizmi arasında da paralellikler kuruyor. Mutantlarla eşcinsellerin benzediğini çünkü iki grubun da toplumdan sebepsiz yere dışlandığını söylüyor.

Kariyerine hem klasik tiyatro hem de sinema alanında efsanevi performanslar ve tüm büyük oyunculuk ödüllerinde adaylıklar sığdıran Ian McKellen, İngiltere Kraliçesi tarafından da tiyatroya yaptığı katkıları sebebiyle şövalye ilan edilmişti. 2015 yılında verdiği bir röportajda, “Bir aktör asla ölümsüzlüğü hedeflememeli. Biz yalnızca şimdi var olmalıyız. Tiyatroyu bu kadar güzel yapan da sadece şu an ve bizim için yaşanıyor olması” diyor McKellen ve ekliyor, “Zaten hayatın ta kendisi de bu değil mi?”

Image
  1. Seks turizmi ve kupa eşler peşinde: Ekaterina

    Romain Mader’den, kadınların iyi bir eş olmak ve güzel fiziklerini korumak için eğitim aldıkları ve sadece evlenerek terk edebildikleri Дреамтовн isimli bir kasabada geçen, hiciv dozu yüksek kurgu bir öykü...

  2. Regl öncesi sendromu üzerine bir artırılmış gerçeklik sergisi: PMS

    14 Nisan’da sanatçı ve illüstratör Meltem Şahin küratörlüğünde Bant Mag. Havuz’da açılan PMS, Türkiye ve farklı ülkelerden kadın sanatçıların regl öncesi sendromundan yola çıkarak hazırladığı GIF’leri bir “artırılmış gerçeklik” sergisinde bir araya getiriyor.

  3. Gezegenin “öteki” suratları: “İnsan Dışı”

    Barselona’da sanatın çocuk eğitimindeki rolü alanında yaptığı doktora çalışması ve hem yurt içinde hem de dışındaki çeşitli karma sergilerinden sonra 3 Haziran’da Bant Mag. Havuz’da açılacak ilk solo sergisi İnsan Dışı için hazırlanan Heval Tonger Yazıcı ile sohbet ettik.

  4. Air Max Günü şerefine: Paris Running Club & Nike Air Quarters buluşması

    Nike Air Max Günü, İstanbul’da başta Paris Running Club üyeleri olmak üzere birçok yaratıcı ismin yer aldığı ve Bünyamin Aydın’ın küratörlüğünde gerçekleşen etkinlikle kutlandı.

  5. A’dan Z’ye: Can

    Bu ay kuruluşunun 50. yılını kutlayan efsanevi gruba dair A’dan Z’ye bilinmesi gerekenler...

  6. Aklımdakiler: Pentagram

    Türkiye’de metal müzik denince akla gelen ilk grup Pentagram, otuz yıllık yolculuğuna çeşitli şekillerde tanıklık etmiş yazar, müzisyen ve organizatörlerin sorularını yanıtlıyor.

  7. Eski kafalı ve fütürist: Allred & Broderick

    Cappadox’tan hemen önce, Peter Broderick’le Erased Tapes etiketiyle yayınlanan taptaze işbirliği üzerine...

  8. Köklere dönüş: Trans Am

    Trans Am üyesi Phil Manley, yeni albüm California Hotel’in hazırlık aşamalarını anlatıyor.

  9. Onuncu yılında: Record Store Day

    Müzik sektörünün en çok tartışılan kutlamalarından biri olan Record Store Day, bu yıl onuncu kez düzenleniyor.

  10. “Müzik kolay kısmıydı”: ESG albümü “Step-Off” 15 yaşında

    ESG üyesi Renee Scroggins’le on beşinci yılı şerefine yeniden yayınlanacak Step-Off üzerine.

  11. “Kolektif olmayan bir yapı düşünmek insanlığa aykırı”: Tampon

    1 Nisan’da İstanbullu efsanevi punk grubu Tampon’un tarihi değer taşıyan ilk albümü Planet Tampon çok özel duyulan ve çok özel hissedilen bir plak baskısı olarak bizlerle buluşuyorken grupla arayı kapatıyoruz!

  12. “Severim iğneyle kuyu kazmayı!”: Prof Sny Records

    Bizleri Planet Tampon plağına kavuşturan Prof Sny Records bugüne kadar yaptığı tüm yayınlarının detaylarını; neyi, nasıl ve neden yaptığını anlatıyor.

  13. Karşılıklı bir teslimiyet: Anadol

    Anadol’un tahrik edici bir pop içliliğine sahip yeni albümü Hatıralar müptelalarını bekliyor.

  14. Teftiş: Bu ay ne dinlesem?

    Yakın zamanda keşfettiğimiz, etkilendiğimiz ve paylaşmak istediğimiz müziklerden bir seçki.

  15. Juliette Binoche ve kafamıza sıkan 10 unutulmaz performansı

    Dünyanın en özel birkaç oyuncusundan biri olan Juliette Binoche, Nisan ayı itibariyle Ghost in the Shell’de karşımıza çıkacak. Kendisinin muazzam kariyerinden on şahane performansa aşk mektubu yazmak için bulduğumuz en iyi bahane, şimdilik bu.

  16. Müdanasız bir oyuncu: Nur Sürer

    Türkiye sinemasının nev-i şahsına münhasır kimliklerinden Nur Sürer’le şöhreti kulaktan kulağa yayılan online dizi Masum’daki harika performansından başlayan sohbetimiz koyulaşarak akıp kendi yolunu buldu. Buyrun, kendisinin hayata baktığı o harika yerde tüm hayranlığımızla beraberce eriyip bitelim.

  17. Ölümsüzlüğü hedeflemeyen bir efsane: Ian McKellen

    “Homofobiyle mücadele sürecinde küçücük bir rol oynayabilmek bile ayrıcalıktır.”

  18. İyisiyle kötüsüyle: Favori animasyonların canlı aksiyon uyarlamaları

    Nisan ayında vizyonda izleyeceğimiz anime uyarlaması Ghost in the Shell’den de hareketle, favori animasyonların canlı aksiyon uyarlamalarını, iyisiyle kötüsüyle masaya yatırmakta karar kıldık.

  19. “Unutmanın sınırı ne olabilir?” sorusunun peşinden: Kaygı

    Ceylan Özgün Özçelik’le Nisan ayında İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümü’nde Türkiye izleyicisiyle buluşacak ilk filmi Kaygı’yı konuştuk.

  20. Mekân içinde mekân, beden içinde organ: “YU”

    Mart ayında Ah! Kosmos olarak Together We Collide isimli yeni EP’sini yayınlayan Başak Günak, daha önce Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu performansında birlikte çalıştığı dansçı ve koreograf Gizem Aksu’yla bahar aylarında da İstanbul ve yurtdışındaki yolcuğunu sürdürecek son işi YU üzerine konuştu.

  21. Yaşamı neden hep “üreyebilme” üzerinden tanımlayalım ki?: Svalbard Küresel Tohum Deposu

    Norveç'e bağlı Svalbard takım adalarında yer alan Küresel Tohum Deposu’nda saha araştırması yapan Sophia Roosth’la, evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara uzanan, kafa açıcı bir sohbet.

  22. Künye