/dergi/no-56/yasami-neden-hep-ureyebilme-uzerinden-tanimlayalim-ki-svalbard-kuresel-tohum-deposu/
192250

Norveç’e bağlı Svalbard takım adalarında yer alan Küresel Tohum Deposu’nda saha araştırması yapan Sophia Roosth’la, evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara uzanan, kafa açıcı bir sohbet. 


Geçen sayımızda Joanna Radin’in Westworld eleştirisini yayımlayarak başladığımız kafa açıcı Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies, STS) serisine bu sefer Sophia Roosth söyleşisiyle devam ediyoruz.

Modernden postmoderne çalan zamanlarda yapılan biyoloji, yerbilim ve uzay araştırmalarını feminist siyaset, kültürel çalışmalar ve antropoloji külliyatıyla birlikte yeniden okuyan Roosth, insanda büyük beklentiler uyandıran ileri teknoloji dünyalarıyla kıyıda köşede kalmış, ancak X-files‘dan Müfettiş Mulder’ın ilgisini çekecek bilimsel figürleri, projeleri bir arada düşünmeyi önemseyen biri. Üzerine çalıştığı yeni kitabı için geçtiğimiz sene Norveç’e bağlı Svalbard takım adalarında saha araştırması yapan Roosth’a Svalbard’daki Küresel Tohum Deposu hakkındaki izlenimlerini sorduk. Kuzey Kutbu Dairesi’nin dibinde, yeri yurdu belli bir tohum deposu özelinden yola çıktığımız sohbette konu evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara kadar uzandı.

2011’den beri Harvard Üniversitesi Bilim Tarihi’nde öğretim görevlisi olan Roosth, kendini ”bilim tarihçilerinin arasına gizlice sızmış bir sosyal/kültürel antropolog” olarak tanımlıyor. Antropolojinin insan merkezli perspektifiyle doğa bilimlerinin araştırma odağı nesnelere kimi zaman atfettiği kuvvet ve irade hallerini ortak bir zeminde buluşturmaya çalışan Roosth için ilginç ve üretken entelektüel iş demek, kuramsal düşüncesini hakkında konuştuğu kişiler ve şeyler üzerine dayatan değil, o kişileri ve şeyleri bitmek tükenmek bilmeyecek bir enerjiyle kendi kuramlarını üreten makineler olarak düşünmek demek. Laboratuvar ortamında deney kabına sığmayarak bağıran mantar hücreleri, Siberya’da donmuş toprağın altında bekleyen zombi virüsler, garajlarında geliştirdikleri korsan molekül sentezi yöntemleriyle büyük firmalara meydan okuyan biohackerlar, Roosth’un geçtiğimiz on senede kaleme aldığı metinlerin enteresan figürlerinden sadece birkaçı. Kimi öncülleri tarafından “etraflıca düşünme” (lateral thinking) diye adlandırılan akıma kendini yakın gören Sophia Roosth’un bilim, teknoloji, ses, gürültü ve güncel sanat alanlarında yazdığı metinlere kişisel web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Image

Yakın zamanda Norveç, Svalbard‘a saha çalışması için gittiğini biliyorum.

Evet, doğru. Neredeyse bir sene oldu aslında Svalbard’a gideli. Ama üzerine düşünmek ve bir şeyler çiziktirmek vakit aldı tabii. Svalbard hakkında sana ne anlatmamı istersin?

Nasıl oldu da kendini dünyanın bu ücra köşesinde saha çalışması yaparken buldun? Oradayken senin dikkatini çeken ve etkileyen şeyler nelerdi? İstersen bu iki soruyla başlayalım.

Elbette. Aslında Svalbard’a gidiş hikâyemle yakın zamanda yayımlanan kitabım Synthetic: How Life Got Made birçok açıdan birbiriyle bağlantılı. Kitabın son bölümünde sentetik biyologların (synthetic biology) ve koruyucu biyologların (conservation biology), mevcut DNA sentez teknolojileri ve nesli tükenmiş hayvan kalıntılarını kullanarak nesli tükenmiş hayvanları, mesela donmuş alt toprak tabakası altında kalmış mamutlar, yaşama döndürme çabaları hakkında konuşuyorum.

Bir nevi Jurassic Park senaryosu yani?

Kesinlikle. Bahsettiğimiz biyologlar Buzul Çağı (Pleistocene) Parkı olarak adlandırıyorlar bu vizyonu. Kitabın o bölümünü bitirdiğim zaman, aklıma takılan birkaç mesele vardı ve hakkında yazdığım sentetik biyologların nesli tükenmiş hayvanları laboratuvar ortamında yeniden inşa etme çabalarına dair daha söylenecek çok fazla şey olduğunu fark ettim. Öncelikle, zaman ve sıcaklık derecesi arasındaki ilişki ve de biyolojik zamanın biyolojik sıcaklığa ne şekillerde bağlandığı ilgimi çeker olmuştu. Tabii bu ilişki hakkında daha önce yazan insanlar oldu, mesela Hannah Landecker’in derin dondurucular hakkındaki çalışmaları akla ilk gelen örneklerden biri. Aynı dönemde biyoloji ve nostalji arasındaki ilişki de ilgimi çeker olmuştu. Tabii, sentetik biyoloji hakkında yazdığım kitabın son bölümünde DNA sentezi gibi en ileri teknolojilerin laboratuvar şartlarında nasıl kullanıldığına odaklanmış durumdaydım. Ama sonra donma/dondurma işlevinin biyoloji tarihindeki rolünü laboratuvar dışındaki mekânlara, sadece ileri teknolojik aygıtlara değil de eksi yirmi derece dondurucuları gibi daha mütevazı teknolojilere bakarak da takip edebileceğimi fark ettim.

Sonra biraz düşündüm ve kendi kendime dedim ki: Ah! Gittiğim yer öyle soğuk bir yer olmalı ki donmuş ve yeniden canlandırılmayı bekleyen yaşam formu örnekleri bulabileyim. Ve bu yeniden canlandırılma, ille de biyologların istekleri doğrultusunda değil, doğal yaşam koşullarının bir parçası olarak ortaya çıksın. Bu bağlamda aklıma gelen ilk örnek mekânlardan biri Svalbard’daki tohum deposu oldu. Svalbard Küresel Tohum Deposu daha önce medyada sıkça yer almıştı ve ben de bu haberleri okumuştum. Dolayısıyla bu depo çok iyi bir başlangıç noktasıydı. Svalbard’a deponun kuruluş fikrini ilk ortaya atan ve tasarımında aktif rol oynayan insanlardan biri olan Cary Fowler‘ın davetiyle gittim. Kuzey Kutup Dairesi’nin dibindeki bu ufacık takım adalara gittiğim zaman beni en çok şaşırtan şey, Svalbard’a dair belki de en az ilginç yerin bu küresel tohum bankası olmasıydı. Yerin üstünde ve altında dikkatimi çeken çok sayıda biyolojik olay vardı. Mesela jeobiyologlarla kömür madencileri arasındaki ilişkilere dair zengin bir tarih ya da donmuş toprak altında kalmış İspanyol gribi virüsünü canlandırma çabaları söz konusuydu. Ve tabii ki, günümüz biyoteknolojilerini düşünecek olursak, bir gen bankası olarak düşünülebilecek olan tohum deposu vardı. Svalbard’da donmuş halde bulunan bu üç yaşam formu (İspanyol gribi kurbanlarının donmuş bedenleri, kömür yatakları ve bitki tohum örnekleri) ile birlikte düşününce, biyoloji biliminin varsaydığı doğrusal zamansallığı yeniden düşünmeye ve karmaya (reshuffling) imkân veren gizlilik/latans (latency) ve durma/durdurma (pausing) kavramları üzerine eğilmeye başladım. Svalbard’a dair ilginç bulduğum şeyler kısaca bunlar ve ikinci kitabımı jeobiyologlar hakkında yazmama da ilham kaynağı oldular diyebilirim.

“YAŞAM KAVRAMINI, ANLAMAYA ÇALIŞTIĞIMIZ FAİLE AİT BİR KATEGORİ OLARAK DÜŞÜNEBİLİR MİYİZ? YANİ DIŞARIDA, DÜNYADA KENDİ KENDİNE VAR OLAN BİR ŞEY OLARAK DEĞİL, ÇEŞİTLİ SÜREÇLER DAHİLİNDE BİRİLERİ TARAFINDAN TANIMLANAN BİR OLAY OLARAK YAŞAM…”

Yani Svalbard, daha önceki çalışmanda derinlemesine incelediğin bilim insanları tarafından inşa edilmiş olabilecek bir yapay laboratuvar, doğal bir peyzajın parçası bir laboratuvar alanı gibiydi senin için.

Evet, doğru. İlk kitabım Synthetic: How Life Got Made için sekiz yılımı araştırma laboratuvarlarında ve bilimsel konferanslarda geçirdim. O araştırma sırasında sentetik biyolojiden başka bir şeyi pek gözüm görmüyordu. Sentetik biyoloji, biyomühendislik araştırmalarının içinden çıkan yeni bir disiplin ve çok fazla para ve iktidar talep eden bir araştırma alanı. Şunu da eklemeden geçmeyeyim. Sadece ilk kitabım için yaptığım araştırma değil bütün araştırmalarıma yön veren ve ivme kazandıran başlıca soru şuydu: yaşam kavramını, anlamaya çalıştığımız faile ait bir kategori olarak (actors’ category) düşünebilir miyiz? Yani dışarıda, dünyada kendi kendine var olan bir şey olarak değil, çeşitli süreçler dahilinde birileri tarafından tanımlanan bir olay olarak yaşam. Unutmayalım ki yaşamla etkileşime giren, bağ kuran ve hakkında düşünen tek grup biyologlar değil. Yine de ilk kitabımda laboratuvar ortamında yaşamı sıfırdan imal etmeye çalışan bilim insanlarına baktım. Deneysel yöntemlerle değil de üretim, imalat (manufacture) yoluyla anlamaya çalışınca yaşam nedir? İmal edilebilmesi, üretilmesi (manufacturing) dahilinde yaşamın tanımları nasıl değişir? Kitap üzerine çalışırken fark ettim ki bu soruları cevaplamanın tek yolu yaşama teknik ya da zanaat yoluyla yaklaşan gruplara bakmaktan geçmiyor.

Böylece –çoğunlukla jeobiyologların bilimsel faaliyetlerini araştırdığım– ikinci kitap projeme geçiş yolunu bulmuş oldum. Jeobiyoloji çok geniş bir alan, yerkimyagerleri (geochemists), mikrofosilbilimciler (micropaleontologists) ve başka birçok uzmanlık dalından insanın bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu insanlar, aktif bir biçimde ”Yaşam nedir?” sorusunu cevaplandırmaya ve bir maddenin canlı olup olmadığını, bir fosilin kendisi mi yoksa kalıntı izi mi olduğunu ve de bu fosilin bir takım fiziko-kimyasal süreçlerin sonucu mu yoksa daha önceden var olan bir yaşam formunun geride bıraktığı izler mi olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Kendi araştırmamın ilk safhasında beni en çok şaşırtan şeylerden biri, 1960’lı yıllar sırasında jeobiyoloji bilimini kuran insanların özgeçmişlerinin, aynı dönemde ekzobiyoloji (exobiology) bilim dalını kuran insanlarla örtüştüğünü görmek oldu. Yani, bu dünyadaki yaşamın kökenlerinin nereden geldiği sorusunun cevabıyla bu gezegende yaşamı nasıl tanımlarız sorusunun cevabı birbiriyle bağlantılı olabilir. Şimdi bu bilim dalına astrobiyoloji diyoruz ama o dönemde ekzobiyoloji deniyordu.

Image

Sonuçta yapılan araştırmalara baktığımız zaman Kuzey Kutbu bölgesinde antropolojik saha çalışması yapan çok da insan yok. Kuzey Kutbu’nu ve jeopolitik önemini, çevresinde yaşayan yerli halkları çalışan insanlar var; ama ben yine de senin oraya varış hikâyeni biraz daha detaylı dinlemek istiyorum. Bir Bilim ve Teknoloji Çalışmaları (Science and Technology Studies, STS) uzmanı ve antropolog olarak Kuzey Kutbu’na yakın bir takımadada araştırma yapmak başka neler ortaya çıkardı?

Svalbard gibi bir yerde saha çalışması yapınca bilim antropolojisi ne demektir, nerede nasıl yapılır gibi sorulara dair ufkum genişledi sanırım. Svalbard’a gitmeye dair ilk motivasyonum neredeyse tamamıyla STS alanından çıkma sorulara dayanıyordu. Gidip bir tohum bankasını yakından inceleyip anlamaya çalışacaktım. Bu bakış açısı oldukça standart bir laboratuvar antropolojisine dayanıyor sonuçta. Daha sonrasında, bahsettiğimiz konulara dair bakış açım genişledi ve bu saha çalışmasını bir çeşit gezi günlüğü üreteceğim ve insanlara eski usulleri icra eden bir etnograf gibi –işte şu zamanda bu yere geldim, bunları gördüm ve gördüklerim bana bunları düşündürdü türevinden– birtakım hikâyeler anlatacağım bir yolculuk olarak düşünmeye başladım. Adaya vardığımda etrafta dolanmaya başladım. Mesela hakkında yazdığım mezarlığa gittim. Biliyorum, mezarlık deyince insanın zihninde tipik bir Bilim ve Teknoloji Çalışmaları sahası canlanmıyor. Amma velakin, Svalbard’daki bu açık hava mezarlığı tepeden tırnağa bir bilim antropoloğuna hitap eden ilginç detaylarla doluydu: İspanyol gribi tarihi ve kriyobiyoloji (cryobiology) bağlantıları, mezarlıktaki donmuş bedenlerin kime ait olduğu ve kim tarafından ne amaçlar için kullanılabileceği gibi sorular. Bu donmuş bedenlerin hâlâ bulaşıcı hastalık yayma riski taşıyıp taşımadıkları ya da hangi toplumsal grupların –Norveç vatandaşları, bedenler üzerinde çalışma yürüten biyologlar, salgın hastalık uzmanları– neye nasıl müdahil olabileceklerine dair halen devam eden birçok tartışma var. Araştırmacıların 1918 yılından kalma virüs üzerinde ilk çalışmaları başlattıkları dönemi hatırlıyorum, çünkü söz konusu çalışmalarda sentetik biyologlar da yer alıyordu. Ama 1918 grip virüsünü yeniden canlandırmaya çalışan biyologların bu virüsü sıfırdan sentezlemeleri mümkün değildi, mutlaka o dönemden kalmış donmuş bedenlere, İspanyol gribi mağdurlarına erişimleri olması gerekiyordu. O yüzden de Kuzey Kutup Dairesi’ne yakın yerleşkelere ve mezarlıklara gitmek durumunda kaldılar.

Yani, bu tip gizli (latent) yaşam formlarının güncel biyoloji ve biyoteknoloji çalışmalarının sınırlarını zorladığı yer ve zamanlar bir hayli ilgimi çekiyor ve bu örneklere bakarak kuramsal açıdan birkaç yeni manevra alanı açılıyor gibi geliyor bana. Mesela yaşam bilimleriyle uğraşan kişi ve kurumlarda gördüğümüz hız takıntı ve abartısı, teknolojinin giderek daha da hızlanacağı vaadi. Ben de bir an durdum ve biyolojinin gerçekten yavaş işlediği bir yer ve zamanda neler düşünülebilir sorusu aklıma geldi. Hız takıntısıyla değil ağır tempoda işleyen teknolojilerin ve yaşamın üreteceği değerler neler olacaktır? Henüz ikinci kitabımın hazırlık aşamasındayım ve boyumu aşan laflar etmek istemiyorum; ama biyolojiyi yavaş bir ritim ve hızda düşünmenin güncel bazı queer kuram tartışmalarına da müdahale imkânı sağladığını düşünüyorum.

“ÜREMENİN/ÜREYEBİLMENİN BİYOLOJİDE CANLILARI NİTELENDİRMEK İÇİN AYRICALIKLI BİR YERE SAHİP OLDUĞUNU BİRÇOK BİLİMSEL YAYINDA GÖREBİLİYORUZ DEĞİL Mİ? HALBUKİ BİR YAŞAMI YAŞAM YAPAN BAŞKA BİR SÜRÜ DİRAYET, GÜÇ VE YETERLİKTEN BAHSEDEBİLİRİZ; ANCAK BİZ HEP ÜREME HAKKINDA KONUŞUYORUZ…”

Evet, o meseleyi biraz daha açar mısın? Svalbard özelinde yaptığın gözlemlerle güncel queer kuramı tartışmaları birbirleriyle nasıl konuşuyor?

Elbette. Önsöz mahiyetinde şunu söyleyebilirim: Svalbard’dayken düşüncelerime yön veren ve şimdiye kadar anlattıklarımla alakalı iki ana hat varmış gibi geliyor queer kuramı içerisinde. Bunlardan birincisi, canlılık (animacy) kavramını yeniden düşünen yaklaşım. Burada kast ettiğim grup kesinlikle yeni maddeciler (new materialists) değil. Daha çok Mel Chen gibi canlılık kavramının kendisini sorgulayan ve bu kavramın çoğu zaman ırksal ve cinsiyetçi hiyerarşilerle bir arada işlediğini gösteren kuramcıları düşünüyorum. Chen bu hiyerarşik örtüşmeleri dilsel antropoloji (linguistic anthropology) kullanarak çok hoş bir biçimde gösteriyor. Canlılık sorunsalının üzerine doğrudan biyoloji yoluyla da gidilebilir tabii. Biyoloji bilimine antropolojik bir lensle bakan insanlar, bu işin için biçilmiş kaftan aslına bakarsan.

Queer kuramı içerisinde bana ilginç gelen diğer bir düşünce hattı ise queer zamansallığı üzerine son dönemde yazılıp çizilenler. Bu son dönemdeki muhteşem çalışmalar, queer bakış açısının, zamanın doğrusallığı, binyılcılık (millennialism) ve ilerlemecilik fikirlerini bozma potansiyelini ne şekillerde barındırdığı üzerine. Söz konusu bu anlatıların hepsi içlerinde birtakım Yahudi-Hristiyan (Judeo-Christian) ve heteronormatif öğeler barındırıyorlar. Bunlara yaşamın seyrinin önceden belirlenmiş bir dizi adımlar içerdiği fikri, yani üreme bile dahil.

İşte bu noktada biyolojiye dair vurgulamak istediğim noktaya geliyoruz, çünkü biyoloji bilimi üzerine yazılan pek çok şeyde bazı üstü örtülü heteronormatif şeyler varmış gibi geliyor bana. Mesela tür (species) denilen kategorinin tanımını bir düşünelim. Biyolojinin hangi alt dalıyla ilgilendiğinize bağlı olarak tür kavramının yirmi altıdan fazla tanımı olduğunu biliyoruz. Ama türün çoğunlukla kullanılan, kabul edilmiş tanımına göre bir tür, üreme faaliyetine göre ayrık ve kendine has özellikleri bir kuşaktan diğerine aktarabilen biyolojik gruplara verilen addır. Svalbard’da denk geldiğim gizli yaşam formlarına baktığımız vakit, bu tanımın onlar için geçerli olmadığını görüyoruz. Ayrıca, üremenin/üreyebilmenin biyolojide canlıları nitelendirmek için ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu birçok bilimsel yayında görebiliyoruz değil mi? Halbuki bir yaşamı yaşam yapan başka bir sürü dirayet, güç ve yeterlikten (capacity) bahsedebiliriz; ancak biz hep üreme hakkında konuşuyoruz. O halde yaşamı üremeyi esas almayan bir şey olarak düşünmek ne demek? Durdurulmuş, dondurulmuş ve yeniden canlanmak/canlandırılmak için bekleyen ama bunun için şimdilik hiçbir şey yapmayan şey. Peki, yaşamı sürekliliği olmayan (discontinuous) bir şey olarak düşünmek ne demek? Doğrusal bir düzen boyunca birbirini takip eden kuşaklar değil de durup durup tekrar başlayan ve şimdiki zaman içinde farklı katmanlarda, farklı zamansallıklarda var olan bir şey olarak yaşam. Svalbard’da yaptığım saha çalışmasının feminist STS ve biyoloji antropolojisine bu sorular ışığında bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum.

Svalbard’daki tohum deposuna geri dönecek olursak, orası hakkında başka neler söylemek istersin? Deponun beyaz ırkın üstünlüğünü perçinlemek için bir grup küresel elit tarafından geliştirilen bir proje olduğuna dair tonla komplo teorisi var internette. Başkalarına göreyse depo, bir çeşit Nuh’un Gemisi ama içinde hayvanlar değil bitki tohumları var. Tabii küresel boyutta cereyan eden tarım ve gıda üretimi dengeleri de bu tartışmaların bir parçası.

Küresel Bitki Tohum Deposu’nun kurucularının amaçlarıyla haberlerde bu depo hakkında yazılıp çizilmiş olanları ayırt etmemiz çok mühim. Komplo teorileri dünyasına kapılıp gitmeye meyilli bir insanım aslında, depo hakkında yakın geçmişte yazılanların bazıları hakikaten hayranlık uyandırıcı teoriler. Öte yandan depo hakkında hazırlanan bazı tipik habercilik metinleri de var, öyle değil mi? Mesela senin de bahsettiğin gibi, depoyu bir gemiye, Nuh’un gemisine ya da bir kıyamet günü sığınağına benzeten hikâyeler. Bunların hepsi deponun çevresinde esrarlı bir gizem duygusu yaratan hikâyeler; ancak depoyu kuran kişilerle konuştuğunuz zaman, deponun asıl kuruluş amacının kıyamet gününü beklemek değil, yaşadığımız dünyadaki tarım mahsulü çeşitliliğini korumak olduğunu görüyoruz. O açıdan, aslında fikir olarak çok da yeni olmayan bir projenin medyalaştırılması riski söz konusu. Sonuçta tohum bankaları –1960’lar sırasında gelişmekte olan ülkelerin tarım üretkenliğine büyük katkıda bulunduğu savunulan– yeşil tarım devrimi için çok büyük öneme sahiptiler. Meksika ya da Hindistan gibi ülkelerde bitki tohumları Svalbard’dakine benzer depolarda bekletiliyor ya da oralardan başka yerlere dağıtılıyordu. Yeşil tarım devrimi denilen olay geçen yüzyılda gerçekleşti tabii. Başa bela olacak bir bitki hastalığı salgınına ya da kuraklığa karşı bir sigorta olarak tohumları muhafaza etmenin başka birçok yolunu da tarih boyunca görmek mümkün. Tohum depolama yöntemleri bunca zamandır kullanılıyor olmasaydı, işler ters gittiğinde yaşanan sezonluk bir ürün kaybı, o ürünün tamamen kaybedilmesi ile sonuçlanabilirdi. Uzun lafın kısası tohum deposu dediğimiz olay çok da yenilikçi bir şey değil aslında. Peki o zaman Svalbard’daki depoya dair yeni ve ilginç olan şey nedir? Aslına bakarsan, sırf bu deponun varlığı bile yeşil tarım devriminin aslında bir tür başarısızlıkla sonuçlandığını bizlere anlatıyor. Öncelikle, aynı çeşit pirinci bir ülkeden diğerine taşımakla ürün çeşitliliğini korumak birbirinden çok farklı iki farklı tarım uygulaması modeli. Dünyayı besleyen gıda ürünleri sadece yeşil tarım devrimi ürünü olan bu standart tohumlardan değil, yüzyıllardır çeşitli tohum depoları ya da bankalarında saklanan, tabiri caizse geçmiş tarım toplumlarından bize yadigâr tohumlardan da büyütülüyor. Küresel Bitki Tohum Deposu’yla ilgili bir diğer önemli detay ise bu deponun Amerika Birleşik Devletleri’nde değil de Norveç’te kurulmuş olması. Artık kimse küresel tarım çeşitliliğinin baş koruyucusu iddiasında bir tohum bankasını ABD topraklarına kurmak istemiyor.

“DEPO İLK AÇILDIĞINDA SVALBARD’A KENDİ TOHUM ÖRNEKLERİNİ GÖNDERMEK İSTEYEN ÜLKELER, GENELDE TOPLUMSAL VE SİYASİ OLARAK ÇATIŞMALI VE ÇALKANTILI DÖNEMLERDEB GEÇEN ÜLKELERDİ. MESELA, HALEP CİVARINDA BİR YERDE KENDİ TOHUM DEPOSU OLAN AMA BİR SÜREDİR İÇ SAVAŞIN DEVAM ETTİĞİ SURİYE.”

Neden ABD’ye kurulmazdı diyorsun bu depo için?

Yani, ben kesinlikle yeşil tarım devrimi konusunda uzman bir tarihçi değilim ama sömürge toplumlarından sömürge sonrası toplumlara geçiş sırasında sadece hangi tarım ürünün nerede yetiştirilmesi gerektiğine dair değil, hangi ürünün ve tohumunun kim tarafından sahiplenilmesi ve depolanması gerektiğine dair de önemli bir tartışmanın ortaya çıktığını düşünüyorum. Dolayısıyla bu deponun Norveç’te kurulmasının bir dizi siyasi sebebi var. Ayrıca bu deponun akıllara durgunluk veren bir mimari yapı olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir kere, içerisi dondurucu derecede soğuk. Ve içerinin bakımı şaşırtıcı biçimde doğal yöntemlerle yapılıyor. Koskoca bir dağın içinde, donmuş toprak tabakasının altındasınız. Yerin altındaki kayaları kazıp içini oyduktan sonra eldeki yapıyı beton ile sağlamlaştırıp, üzerini beyaz boyayla örttükleri için depo koskoca bir katedrale benziyor. Öyle güzel, öyle büyük bir yapı ki… Ve bir bilimsel araştırma laboratuvarı ya da gen bankası değil de sanki bir dini tapınağın içinde gibi hissediyor insan deponun içinde yürürken. Cary Fowler’la irtibata geçip, Svalbard’da onu ve depoyu ziyaret etmek istediğimi söylediğimde, Fowler bana şöyle demişti: “Bu tohum deposunun niçin buraya kurulduğunu anlamak için ta buralara Kuzey Kutup Dairesi’ne gelmene gerek yok, fotoğraflardan göremeyeceğin başka hiçbir şey yok burada.” Yine de, oraya gitmeden orası hakkında yazamayacağım gibi geldi. Sonuçta fotoğraflardan bakmak yerine, bizzat orada olmak bambaşka bir deneyim. Ayrıca, tohum deposundaki dondurulmuş bitki örnekleriyle Svalbard’da dolanırken karşıma çıkan diğer donmuş yaşam formları arasındaki bağlantıları kurmadan, şu an üzerinde çalıştığım kuramsal argümanlara ulaşamazdım. Şunu da eklemek istiyorum: deponun içine inşa edildiği dağ ve donmuş toprak tabakası, içerideki bitki tohumu örneklerini öyle doğal ve soğuk bir ortamda tutuyor ki mekânda elektrikler kesilse bile iki yüz sene boyunca tohumlara bir zarar gelmesi mümkün değil.

Bir nevi sürdürebilirlik projesi de yani.

Evet. Deponun bir sürdürülebilirlik projesi olması onu kuran ve bakımından sorumlu insanlar için bir gurur kaynağı. Deponun bakımı ve takibi çok kolay. Yılın birkaç günü yapılan kontroller dışında, sürekli bir personel bulundurulması gerekmiyor.

Peki Fowler ve ekibinin bu tohum deposunun gelecekte ne tür ihtiyaçlar için kullanılacağına dair tahmini senaryoları var mı?

Var, evet. Sorunla bağlantılı olduğunu düşündüğüm için demin konuştuğumuz kıyamet günü senaryolarına da geri dönmek istiyorum. Yazılı ve görsel medya Svalbard’daki bu tohum deposunu daha çok olası bir küresel ekolojik felakete karşı bir güvence olarak resmediyor. Tabii bu beklenti şu soruyu akla getiriyor: “Kardeşim eğer büyük çaplı bir medeniyet çöküşü yaşarsak, zaten Kuzey Kutbu’na nasıl gideceğiz de bu tohumları yeniden kullanıma sokacağız?” Deponun kurucuları için, öncelikli hedef bu tarz gelecek senaryoları için hazırlıklı olmak değil. Onlar için önemli olan deponun güncel anlamda, şimdiki zamanda nasıl ve kimler tarafından kullanılabileceği. Depo ilk açıldığında Svalbard’a kendi tohum örneklerini göndermek isteyen ülkeler, genelde toplumsal ve siyasi olarak çatışmalı ve çalkantılı dönemlerden geçen ülkelerdi. Mesela, Halep civarında bir yerde kendi tohum deposu olan ama bir süredir iç savaşın devam ettiği Suriye. Halep’teki tohum deposundan sorumlu insanlar, Levant Bölgesi’ne geçmişten miras tohumları koruma altına alabilmek için, bu tohumları önce Svalbard’a gönderdiler, daha sonra da aynı tohumlar yanılmıyorsam Lübnan’da ve Fas’ta başka yerlere gönderildi. Mesela bu örnek, aslında Svalbard’daki deponun bir kıyamet senaryosuna hazırlık için kurulan bir bilim kurgu tesisi değil, tam tersine günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde siyasi ve ekolojik olarak korunmasız bölgelere olumlu anlamda müdahil bir oluşum olduğunu gösteriyor. Depo 2008’de açıldığında, Svalbard’la ilk iletişime geçen ülkelerden biri de Pakistan. Benazir Bhutto’nun suikaste uğradığı dönemde, ülke birçok sel felaketiyle de mücadele ediyordu ve bölgedeki tohum depolarından birindeki örnekler yine Svalbard’a gönderilmişti.

Sürdürebilirlik demişken, Peter Galison’ın ABD’de ve Japonya’daki nükleer atık yönetimi örneklerini işlediği yeni belgeseli Containment‘ı izledikten sonra, orada işlenen konuyla senin üzerine çalıştığın tohum deposunun vizyonu arasında bir takım paralellikler gözüme çarptı. Sen ne dersin?

Evet, Peter Galison’ın belgeseli nükleer atık yalıtımı pilot projeleri ve derin zaman (deep time) kavramını göz önünde bulunduran mimari yapılar hakkında. Derin zamanla ilgili başka örnek mimari yapılar da var. Arazi Kullanım Yorumlamaları Merkezi’ne (Center for the Land Use Interpretation) aşina mısın bilmiyorum. Derin zaman mimari yapılarına kafa yoran bir grup entelektüelin oluşturduğu bir sanat kolektifi. Bu tarz mimari yapılar için uydurdukları çok hoş bir tabir var. Onlara göre derin zaman yapılarının her biri birer “teknojeomorfik höyük (technogeomorphological mound)”. Sanırım bu tabirin geçtiği aynı makalede Galison’ın belgeselinde işlediği nükleer atık yalıtım projeleri için de birer “anakronistik ölümcül zaman kapsülü” diyorlar. Hem söz konusu kolektif hem de Galison için bu yapılar kendi haline bırakılması gereken mekânlar. Sonsuza kadar kurcalanmaması gereken, zaten tasarımları yüzünden kolay kolay içlerine girilemeyecek yapılar. Bence Svalbard’daki tohum deposu ve benzerleri de birer teknojeomorfik höyük olarak düşünülebilir. Sonuçta bahsettiğimiz bina da sonsuza kadar sağlam kalması hedeflenen bir bina. Ama tersi de mümkün değil mi? Çünkü, depo söz konusu olunca, dışarı sızıntı yapmaması için dikkat ve çaba gerektiren bir nükleer atık tesisi gibi çok ciddi bir tehlike söz konusu değil. Buradaki durum çok daha ilginç. Bu depo ve içinde barındırdıklarına kimsenin ihtiyacı olmayacağı umulsa da hâlihazırda kullanılıyorlar bile. Ama bir çeşit ekolojik felaketi önlemek yerine, deponun amacı dünyanın dört bir yanından gönderilen bitki tohumu örneklerini muhafaza etmek; büyük bir yıkımın önüne geçmek yerine biyolojik kurtuluş hikâyelerini garanti altına almak. Benzer mimari yapı sistemlerini (architectonics) dünyanın başka yerlerinde de görmek mümkün. Soğuk iklimde, mimarlık ve derin zaman arasındaki ilişkileri gösteren başka bir örnek olarak Rusya’da donmuş toprak tabakasının altında bitki tohumları değil arşiv dokümanlarının saklanacağı bir yapı tasarısı üzerinde çalışıldığını biliyorum. Son olarak da şu izlenimimi paylaşayım: Birkaç ay önce Princeton Üniversitesi’nde, Medya ve Modernite Programı dahilinde araştırmamla ilgili bir sunum yapıyordum ve odadaki mimarlık tarihçileri daha önce hiç aklıma gelmeyen bir bağlantıya işaret ettiler. Ortaçağ’da inşa edilen katedral ve kiliseler de kıyamet gününe kadar ayakta kalmaları hedeflenerek tasarlanan ve inşa edilen yapılarmış. Ortaçağ mimarisi hakkında çok fazla şey bildiğim söylenemez, uzmanlık alanımın dışına çıkıyorum ama daha önce de söylediğim gibi, Svalbard’daki depoya girdiğim zaman kendimi bir kilisede yürüyor gibi hissetmiştim. Bu histen yola çıkarak, bazı kuramcıların başka yer ve zamanlarda inşa edilen dini yapıları düşünerek ürettikleri “techno-yüce” (techno-sublime) kavramını acaba görkemli bilimsel mekânlar için de kullanabilir miyiz, merak ediyorum.

Image
Image
  1. Seks turizmi ve kupa eşler peşinde: Ekaterina

    Romain Mader’den, kadınların iyi bir eş olmak ve güzel fiziklerini korumak için eğitim aldıkları ve sadece evlenerek terk edebildikleri Дреамтовн isimli bir kasabada geçen, hiciv dozu yüksek kurgu bir öykü...

  2. Regl öncesi sendromu üzerine bir artırılmış gerçeklik sergisi: PMS

    14 Nisan’da sanatçı ve illüstratör Meltem Şahin küratörlüğünde Bant Mag. Havuz’da açılan PMS, Türkiye ve farklı ülkelerden kadın sanatçıların regl öncesi sendromundan yola çıkarak hazırladığı GIF’leri bir “artırılmış gerçeklik” sergisinde bir araya getiriyor.

  3. Gezegenin “öteki” suratları: “İnsan Dışı”

    Barselona’da sanatın çocuk eğitimindeki rolü alanında yaptığı doktora çalışması ve hem yurt içinde hem de dışındaki çeşitli karma sergilerinden sonra 3 Haziran’da Bant Mag. Havuz’da açılacak ilk solo sergisi İnsan Dışı için hazırlanan Heval Tonger Yazıcı ile sohbet ettik.

  4. Air Max Günü şerefine: Paris Running Club & Nike Air Quarters buluşması

    Nike Air Max Günü, İstanbul’da başta Paris Running Club üyeleri olmak üzere birçok yaratıcı ismin yer aldığı ve Bünyamin Aydın’ın küratörlüğünde gerçekleşen etkinlikle kutlandı.

  5. A’dan Z’ye: Can

    Bu ay kuruluşunun 50. yılını kutlayan efsanevi gruba dair A’dan Z’ye bilinmesi gerekenler...

  6. Aklımdakiler: Pentagram

    Türkiye’de metal müzik denince akla gelen ilk grup Pentagram, otuz yıllık yolculuğuna çeşitli şekillerde tanıklık etmiş yazar, müzisyen ve organizatörlerin sorularını yanıtlıyor.

  7. Eski kafalı ve fütürist: Allred & Broderick

    Cappadox’tan hemen önce, Peter Broderick’le Erased Tapes etiketiyle yayınlanan taptaze işbirliği üzerine...

  8. Köklere dönüş: Trans Am

    Trans Am üyesi Phil Manley, yeni albüm California Hotel’in hazırlık aşamalarını anlatıyor.

  9. Onuncu yılında: Record Store Day

    Müzik sektörünün en çok tartışılan kutlamalarından biri olan Record Store Day, bu yıl onuncu kez düzenleniyor.

  10. “Müzik kolay kısmıydı”: ESG albümü “Step-Off” 15 yaşında

    ESG üyesi Renee Scroggins’le on beşinci yılı şerefine yeniden yayınlanacak Step-Off üzerine.

  11. “Kolektif olmayan bir yapı düşünmek insanlığa aykırı”: Tampon

    1 Nisan’da İstanbullu efsanevi punk grubu Tampon’un tarihi değer taşıyan ilk albümü Planet Tampon çok özel duyulan ve çok özel hissedilen bir plak baskısı olarak bizlerle buluşuyorken grupla arayı kapatıyoruz!

  12. “Severim iğneyle kuyu kazmayı!”: Prof Sny Records

    Bizleri Planet Tampon plağına kavuşturan Prof Sny Records bugüne kadar yaptığı tüm yayınlarının detaylarını; neyi, nasıl ve neden yaptığını anlatıyor.

  13. Karşılıklı bir teslimiyet: Anadol

    Anadol’un tahrik edici bir pop içliliğine sahip yeni albümü Hatıralar müptelalarını bekliyor.

  14. Teftiş: Bu ay ne dinlesem?

    Yakın zamanda keşfettiğimiz, etkilendiğimiz ve paylaşmak istediğimiz müziklerden bir seçki.

  15. Juliette Binoche ve kafamıza sıkan 10 unutulmaz performansı

    Dünyanın en özel birkaç oyuncusundan biri olan Juliette Binoche, Nisan ayı itibariyle Ghost in the Shell’de karşımıza çıkacak. Kendisinin muazzam kariyerinden on şahane performansa aşk mektubu yazmak için bulduğumuz en iyi bahane, şimdilik bu.

  16. Müdanasız bir oyuncu: Nur Sürer

    Türkiye sinemasının nev-i şahsına münhasır kimliklerinden Nur Sürer’le şöhreti kulaktan kulağa yayılan online dizi Masum’daki harika performansından başlayan sohbetimiz koyulaşarak akıp kendi yolunu buldu. Buyrun, kendisinin hayata baktığı o harika yerde tüm hayranlığımızla beraberce eriyip bitelim.

  17. Ölümsüzlüğü hedeflemeyen bir efsane: Ian McKellen

    “Homofobiyle mücadele sürecinde küçücük bir rol oynayabilmek bile ayrıcalıktır.”

  18. İyisiyle kötüsüyle: Favori animasyonların canlı aksiyon uyarlamaları

    Nisan ayında vizyonda izleyeceğimiz anime uyarlaması Ghost in the Shell’den de hareketle, favori animasyonların canlı aksiyon uyarlamalarını, iyisiyle kötüsüyle masaya yatırmakta karar kıldık.

  19. “Unutmanın sınırı ne olabilir?” sorusunun peşinden: Kaygı

    Ceylan Özgün Özçelik’le Nisan ayında İstanbul Film Festivali Ulusal Yarışma Bölümü’nde Türkiye izleyicisiyle buluşacak ilk filmi Kaygı’yı konuştuk.

  20. Mekân içinde mekân, beden içinde organ: “YU”

    Mart ayında Ah! Kosmos olarak Together We Collide isimli yeni EP’sini yayınlayan Başak Günak, daha önce Şimdi düşünüyorum da senin için yok olmak ne zor olurdu performansında birlikte çalıştığı dansçı ve koreograf Gizem Aksu’yla bahar aylarında da İstanbul ve yurtdışındaki yolcuğunu sürdürecek son işi YU üzerine konuştu.

  21. Yaşamı neden hep “üreyebilme” üzerinden tanımlayalım ki?: Svalbard Küresel Tohum Deposu

    Norveç'e bağlı Svalbard takım adalarında yer alan Küresel Tohum Deposu’nda saha araştırması yapan Sophia Roosth’la, evrimsel biyolojiye, queer kuramına, biyolojide ve siyasette hızlı-yavaş ritim tasavvurlarına ve zamanı derinlemesine düşünen mimari yapılara uzanan, kafa açıcı bir sohbet.

  22. Künye