/dergi/no75/bu-dijital-cagin-sahsi-hatira-defterleri-15-kisa-film-17-yonetmen/
206863

Her ne kadar filmlerin süre faktörüne göre etiketlendirilmesi içimize sinmese de; festivallerin, dijital platformların, video paylaşım sitelerinin kataloglarında “kısa film” başlığı altında yer alan yapımları ayrı bir ilgiyle takip ediyor, yeni yeteneklerle tanışmanın heyecanını sıklıkla hissediyoruz.

Bu vesileyle, kısa metraj çalışmalarıyla son bir sene içinde ses getirmiş bazı sinemacılara ulaştık, yanıt aldığımız 17’sine kısa filme dair aklımıza takılanları bir bir sorduk: Son filmlerinin üretim süreci nasıl gelişti? Ne gibi tecrübeler edindiler? Onları harekete geçiren, hikâyelerini anlatmaya iten motivasyonlar neler? Kısa filmin Türkiye sinemasındaki konumunu nasıl yorumluyorlar? Festivaller ve ödül sistemi hakkında ne düşünüyorlar? Kısa film çekmek isteyip de fikir aşamasında kalanlara ne tavsiye ediyorlar? Kısa filmin geleceğiyle ilgili ne gibi öngörüleri var?

Ondan Bahsetmiyorum / Yönetmen: Ayris Alptekin

Ali, Derya’nın “rahat” bir kız olduğunu öğrenir ve ailesinin yokluğundan faydalanarak Derya’yı eve davet eder. Ergenliğin doruklarında ilişki kurmaya çalışan bu iki gencin bir gününe tanıklık eden Ondan Bahsetmiyorum; yazar, kurgucu ve oyuncu da olan Ayris Alptekin’in Kot Farkı ve Ben Bir Slogan Buldum’dan sonra yönettiği 3. film.

Ayris Alptekin yanıtlıyor

“Önce kısa sonra da uzun metraj film hiyerarşisine inanmıyorum.”

“Filmin konusu ilk cinsel deneyim ve bekaret kaybı (?) olarak görünse de aslında cinsiyetler arası bir iletişim sorunuydu benim için. Yetişkinlikteki duygusal ilişkilerde tarafların birbirini sevmesinin/istemesinin işleri neden kolaylaştırmadığı hakkında düşündüğüm bir dönemde bu kavuşamama hâlinin aslında toplumsal cinsiyet yükümlülüklerine adım attığımız ergenlik döneminde temellendiğini hatırladım. Ergenlikte, henüz kendi kaleni inşa etmediğin için her şey fazlaca grotesk, zorbaca olabiliyor ve bu anlamda güzel bir alegori sunuyor aynı zamanda. Filmin ismi de buradan geliyor. Konu bekaret meselesi değil, ondan bahsetmiyorum yani.”

“Açıkçası Ondan Bahsetmiyorum özelinde en sancılı evre filmde oynamamdı sanırım. Bir daha yapmayayım bunu dediğim bir şey oldu. Özellikle kurguda kendimi görmekten pek hoşlanmadım. Ama şimdi düşününce tekrar yapabilirim de gibi. Her pişmanlık bir tecrübe ekliyor, tecrübe de insanın güvenini artırıyor. Sadece yönetmen olarak değil, çoğunlukla başka yönetmenlerle çalışan bir kurgucu olarak da üretim sürecinin buhranı ve fırtınası geçtikten sonra arkana yaslanıp düşünebilmek sancılı olduğu kadar güzel.”

“Benim için kısa bir formu kıymetli yapan şey biçim, içerik veya tavır olarak biricik olması sanırım. Kısanın kendine has kodu aslında kendine has bir kodu olmamasından geliyor sanki. Sevdiğim kısaların hiçbiri birbirine benzemiyor, hepsi biricik ve onları benim nezdimde güzel yapan bu.”

“İlk kez yönetmenlik yapacak biri için en büyük zorluk uygun ekonomik koşulları yaratmak ve size inanacak oyun arkadaşlarınızı, ekibinizi kurmak. Bu zorluğun karşısında yönetmenin en büyük meydan okuması onaylanma arzusunu bertaraf etmesi ya da bu duygu altında ezilmemesi olabilir. Çok daha özgür ve sınırlarını kendinizin belirleyebileceği bir evren vadediyor.”

“Genellikle kısa filme uzun metraj için bir adım olarak bakılıyor. Kısa filmde set deneyimi elde etmek, sorunları çözerken kendinle karşılaşmak ve sonrasında tüm bu sürecin muhasebesini yapmak önemli. Evet, bu anlamda mühim bir eşik olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Ancak önce kısa sonra da uzun metraj film hiyerarşisine inanmıyorum. Kısa film çekmeden uzun metraj film yapan yönetmenler olduğu gibi uzun metrajından sonra kısa formda hikâyeler anlatmaya devam eden pek çok yönetmen de mevcut.”

“Şahsen kısa filmleri festivallerdeki kısa film seçkisinin içindeki bir şey olarak görmekten hoşlanmıyorum ve onları çoğunlukla bu yolla değil internetten, ekran yoluyla seyrediyorum. Son zamanlarda bazı festivaller uzun metraj filmlerin öncesinde filmin evreniyle paralel bir kısa filmi gösteriyor. Bence bu, seçkide üst üste bir sürü film izlemekten çok daha anlamlı ve usullü. Çünkü birbirinden farklı ruh ve ritimdeki filmleri peş peşe izlemek bazılarını es geçme ihtimalini de doğuruyor. Aslında bir sosyal medya timeline’ında dolanıyormuşuz ancak istediğimizi geçemiyormuşuz gibi bir seyir deneyimini de getirdi şimdi aklıma. Belki yanlış düşünüyorumdur, bilmiyorum. Nihayetinde seçki dâhilinde bile olsa seyirciyle buluşmak kıymetli. Emin olduğum, bugün kısa formun hikâye anlatıcılığı anlamında tahayyülümüzden fazla bir geleceği olduğu.”

“Kısa form, üretim araçlarını da yeniden düşünebileceğimiz, buluntu ve arşiv görüntüsü gibi farklı kaynakları herhangi bir şeyi prodükte etmeden gerçekleştireceğimiz ve formu zorlayacağımız bir alan aynı zamanda. Buna somut bir örnek vermem gerekirse, çocukluğumdan ergenlik dönemime dek kayıt altına alındığım Hi8 kasetleri yeniden kurgulayıp güncel bir Instagram hesabıymış gibi kısa videolar paylaştığım, “92den_beri” isimli bir hesap mevcut. Kurgularken, görüntülerde kamerayla kurduğum ilişkinin hatırladığımdan çok daha evveliyatlı olduğunu fark ettim. Her ne kadar nostaljik bir yanı olsa da evlere giren ilk kameraların, kendilik inşasının ve kendini gösterme arzusunun dilde ve estetikte bugünle paralelliği beni harekete geçirdi. Vakit buldukça kurgulayıp yüklüyorum. Kısanın hafifliği ve özgürlüğü açısından verebileceğim güzel bir örnek benim için.”

“Festivaller kimi zaman problemli ve üzerinde tartışılmaya açık olsalar da filmlerin seyirciyle buluşması ve gerçekleştiği şehirlerde bir rüzgâr yaratmaları açısından çok kıymetliler. Ödül konusunda ise; alınca seviniyorum, almazsam üzülmüyorum. Özellikle de zihnine ve varlığına müteşekkir olduğum kişiler jürideyse kuvvetli bir motivasyon kaynağı oluyor diyebilirim dürüstlükle.”

“Son zamanlarda dijital platformların kısa filmlerin seyirciyle buluşmasında önemli bir rolü mevcut. Kitlelere ulaşırken ne hedeflendiği önemli sanırım, çünkü internete yükleyip filmi kaderine salmak da bir ihtimal. ‘Kısa filme bir kitle yaratmak mümkün mü? Kısa filmin bir kitlesi var mı?’ soruları daha önemli benim için. Bu soruları düşündüğümde cevabım kesinlikle evet oluyor, belki formun kendisini ve zamanın ruhunu yeniden düşünmek gerekiyordur.”

Kırk Mum / Yönetmen: Burcu Görgün Toptaş

Aşkını kendisine bile itiraf edemeyen akademisyen Derya’nın, apartman görevlisinin kızı Esma’yla dış dünyaya kapalı, gerçek ile hayal arasında gidip gelen ilişkisi artık son duraktadır. Kaleme aldığı film ve dizilerle de tanıdığımız Burcu Görgün Toptaş’ın ilk yönetmenlik çalışması.

Burcu Görgün Toptaş yanıtlıyor

“‘Benim bir hikâyem var ve bunu anlatmak istiyorum’ mücadelesi bence bir meydan okuma.” 

“3-4 yıl kadar önce ‘Tutulamayan / Mahrum Kalınan Yas’ üstüne bir makale okumuştum. Bu kavram; sevilen, değer verilen birinin kaybının toplumsal kabul görmediği, yas tutma hakkı elinden alınmış insanlar, durumlar için kullanılıyor. Makale bittiğinde bu konuyla ilgili bir film yapma isteğim olmuştu. Not almıştım hemen. Aradan 1-2 yıl geçtikten sonra bir üçleme yapmaya karar verdim. Kırk Mum da bu üçleme fikrinin ilk kısa filmi oldu. Tutulamayan yas kavramını, iki kadının birbirlerine duydukları aşk üstünden anlatmaya çalıştım. Kırk Mum, toplumsal görünürlüğü olmayan, toplum tarafından kabul edilmeyen, edilmeyecek olan bir aşkın ve kaybın hikâyesidir.”

“Beni harekete geçiren motivasyonlar… Bu benim için hemen sıralayabileceğim bir formül ya da liste gibi değil. Bazen okuduğum bir şiirdeki mısranın yarattığı duygunun peşine takılıyorum; bazen sokakta yürürken karşılaştığım bir ânın. Eğer hikâye anlatma gayretimi bir motivasyonla açıklamam gerekiyorsa illa, onu aklımla değil, kalbimle bulduğumu söyleyebilirim. Sezgilerimin peşine takılırım. Senaryo yazma pratiğimden ilerlersek mantığım bilgisayar başına geçene kadar devre dışı kalır çoğunlukla. Kontrol mekanizması olarak deneyimlerimi, aklımı devreye sokarım. Kırk Mum, çektiğim ilk kısa filmimdi. Set öncesinde çalışmalarım dışında, sette de, biraz mecburiyetten de olsa -prodüksiyonel ve zamansal kısıtlamalardan dolayı- sezgilerimi takip ettiğimi söyleyebilirim.”

“Kısa film çekmek zor bir iş. Ticari bir iş olmadığı için destek bulma şansınız çok az oluyor. Ama ortaya profesyonel bir iş çıkarmak istediğinizde, her aşamada çeşitli zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Bu sadece bütçesel zorluklar da olmuyor. Bütçeniz olsa bile işlerin ilerleyişi -şanslı değilseniz- çok yavaş oluyor. Ben kendi adıma şanslıydım. Sektördeki çok değerli insanlardan film boyunca değerli destekler aldım.”

“En zor evrenin post prodüksiyon süreci olduğunu düşünüyorum. Filminizle hem baş başa kalıyorsunuz hem de set pratiğinden farklı bir şekilde, başka bir kolektif sürecin içine giriyorsunuz. Bir nevi çektiğiniz filmle yüzleşiyorsunuz, aslında çektiğiniz tüm planların filminizin küçük bir bölümü olduğunu anlıyorsunuz. Filminizin gerçek anlamda bitmesi için yeni bir iş birliği süreci ve yoğun bir çalışma başlıyor. Baştan sona post prodüksiyon sürecinin, filmi çekmekten daha çetrefilli olduğunu düşünüyorum.”

“‘Benim bir hikâyem var ve bunu anlatmak istiyorum’ mücadelesi bence bir meydan okuma. Hâlihazırda her aşamada kendinizi bir mücadelenin içinde buluyorsunuz. Sürekli karşınıza çıkacak engellere, bilinmeyenlere ya da sorunlara karşı dirençli olmanız gerekiyor.”

“Tabii ki kısa film sektöründe üreten herkesin örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama kısa film bir sektöre dönüşebilir mi? Bunun cevabını içinde bulunduğumuz pandemi koşullarını göz ardı ederek cevaplayamayacağım sanırım. Sinema sektörü o kadar zor bir süreçten geçiyor ki, yakın bir gelecekte Türkiye’de kısa filmin bir sektöre dönüşebilmesi bana pek mümkün gelmiyor. Umarım yanılıyorumdur.”

Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi / Yönetmen: Esme Madra

Ev Sahibi büyük bir arazide tek başına yaşayan bir kadındır. Heyecanla beklediği, çok yakından tanıdığı misafirler nihayet bir sabaha karşı gelirler. Kadının hayatına müdahale ederler ve aynı zamanda ona yardım ederler. Köklü bir oyunculuk geçmişi de bulunan Esme Madra’nın Su Almaya Gidiyorum, Bir Şey İsteyen Var Mı? ile Meşakkat ve Karısı’ndan sonra yönettiği 3. film.

Esme Madra yanıtlıyor

“[Kısa film] daha az yargıladığın ve yargılandığın, sırf bu sebeple bile daha serbest olduğun, çok sevdiğim bir alan.” 

“Motivasyon denince aklıma ilk gelen şey arkadaşlarım. Onların yaptığı işler. En yakınımdakiler, en çok ilham verenler gibi bir şey var herhalde benim için. Ayrıca bazı çocuk kitapları, bazı romanlar, bazı müzik parçaları büyük bir coşku veriyor ve harekete geçmemi sağlıyor. Hayatta tecrübe ettiğim olayların bende bıraktığı duygular bu yolla ortaya çıkmış oluyor sanırım. Bunu da genellikle sözsüz icra etmeyi tercih ediyorum nedense. Diyalogsuz olmuş oluyor böylece. Şimdilik. İhtiyaç duyana kadar.”

“Sarı, Siyam, Kanocular Ve Ev Sahibi filminin çekim süreci kendine hastı. Aklıma gelen sahneleri peşi sıra yazdığım, gidişatı tasarlayarak ilerlemekten ziyade benim bilmediğim bir şeye sürüklendiğim bir süreçti. Bir şeye yetişmesi gerekmediği için bunu yazmak kendiliğinden senelere yayıldı, zaman zaman devam ettirmekte de güçlük çektim. Yazdıktan sonrası daha akıcıydı, çünkü yine aynı yere dönüyorum: Arkadaşlarımla beraber olduğum bir alan başladı. Onlarla hazırlık yaptığım, beraber planlar kurduğum ve sonra da hayata geçirdiğimiz -bunu söylemek biraz abartılı gibi gelse de- gerçeklikten koptuğumuz ve kurmaca bir alanda yaşadığımız bir zamana girdik.”

“İyi bir kısa film izleyicisi olduğumu söyleyebilirim sanırım. Daha az yargıladığın ve yargılandığın, sırf bu sebeple bile daha serbest olduğun, çok sevdiğim bir alan. Benim hiçbir zaman yönetmen olmak veya kısa film çekiyor olmak gibi bir hedefim olmadı. Yazdığım şeyler kısa bir filme dönüşebilecek gibi olduğunda o konuda adımlar atıyorum diyelim. Belki bir daha hiç yapmam veya imkân bulursam bir çok kez daha yapmayı denerim. Kimbilir.”

Lâl / Yönetmen: Gökalp Gönen

Hiçlikten gelen bir kelime ile doğan yaratık, hayatta kalmak için kendisinden olan birini yemek zorundadır. Yaratığın söylemeyi başardığı bu kelime ona dostlar, düşmanlar ve yeni avlar getirse de dengeyi kurmak zordur. Büyük kavga kaçınılmazdır ve başa dönmek uzun zaman alacaktır. Gökalp Gönen’in animasyon alanındaki üretimleri arasında Altın Vuruş ve Avarya da var.

Gökalp Gönen yanıtlıyor

“Kısa film ayrı bir medyum gibi görülüyor. Hatta animasyonun film sayılmadığını düşünenlere bile rastlıyorum. O yüzden kısa animasyon kimilerine göre festivallerde eğreti duruyor. Çok garip…”

Lâl, hiçbir zaman çıkmayı başaramamış bir karikatür dergisine çizilmiş bir çizgi öyküydü. Dergi çıkamadı ama öykü aklımın bir köşesinde kaldı, 2010 yılında CGI tekniğine iyice hâkim olduğumu hissettiğim bir dönemde ilk birkaç sahnesini üretip, aslında o kadar da hâkim olmadığımı fark ederek geri bıraktım. Yaklaşık 9 yıl D/Kişisel/Arşiv klasöründe bekleyen bir filmdi Lâl. Biraz bütçe ve kıymetli animatörüm Ferit Yücel sayesinde hayata geçebildi.”

“Beni harekete geçiren motivasyon, paralel evrenlere açılan yeni bir kapının varlığı. Sanki evrende maddeler, patlamalar, kaynaşmalar ve yanmalar başka şekillerde olsaydı ve evren başka bir şekilde otursaydı, o oturduğu yeni dünyayı bir nevi ziyaret. Ama bu vesileyle kendimize de dönüp bakabilme fırsatı. Hatta tamamen yeni olan yaratıklar üzerinden sorulan bu soruları daha dürüst cevaplayacağımıza olan inancım.”

Lâl’e başladığımda, Avarya henüz bitmişti. Makineler hâlâ sıcaktı, o yüzden çok zorlandık diyemem. Belki filmi 2010’da yazarken bir sürü sancı çekmişimdir ancak onları hatırlamıyorum. Öte yandan üretim sancılarını unutarak deneyimlediğim bir üretim süreci oldu, bir daha bu kadar rahat üretim yapabileceğimi sanmıyorum. Belki de güzel yöntemdir bu. Yani turşu kurmak gibi, keyfini sonraya ertelemek.”

“Kısanın atmosfer iddiası, uzuna göre daha zayıf. Bir şey verme hevesinde daha çok. Yaşamdan bir şeyi alıntılama ya da bir hipotez ortaya atmak gibi. Böyle bir şey arzuladığınızda kısa film oldukça keyifli oluyor tüketirken. Yani şehirlerarası, haftalar boyu sürecek bir yolculukta görülecek bir sürü yeni şey yerine; 30 yıldır oturduğunuz apartmanın asansör boşluğunu tamirciler geldiğinde ilk defa görmek gibi. İlk defa görülen apartman boşluğuna dair bir uzun olamaz mı? Olur elbette ama görenin içinde haftalar sürecek bir yolculuğa yol olması lazım gibi geliyor bana. Yine de formüle etmek çok zor. Genel hislerim bu şekilde.”

“Türkiye’de bir işi çok iyi yapan çok az insan var. Onlar da az oldukları için yoğun, meşgul ya da becerilerine yanıt vermeyen projelerde çalışmaktan yorgun düşmüş durumdalar. Ben belki de bu yüzden yalnız başıma çalışmaya alıştım.”

“Kısa film ayrı bir medyum gibi görülüyor. Hatta animasyonun film sayılmadığını düşünenlere bile rastlıyorum. O yüzden kısa animasyon kimilerine göre festivallerde eğreti duruyor. Çok garip… Ama benim filmlerime gösterilen ilgiden memnunum. Animasyonu seviyoruz genel olarak. Bazen online mecralarda yorumları okurken; ‘Aa Türkiye’de bunlar yapılabiliyor muymuş ya?’ gibi şeyler görünce seviniyorum. Artık Türkiye’de olmak diye bir şey yok. Tüm dünyanın kütüphanesi senkronize, aynı, güncel artık. En azından bir animatör için. O yüzden evet, en azından teknik kısmını kesin yaparsın. E evet ülkemiz her şeyi konuşabildiğimiz ve çözüme ulaştırdığımız bir ülke değil. Fazlasıyla politik. Ama yapabilirsin işte, engellerin var hâlâ ama tahmin ettiğin kadar büyük değil. Hatta ülkenin aksaklıkları ve çarpıntılı hâli bir avantaja bile dönüşebilir. Öyle bakmak zorunda hissediyorum kendimi.”

“Dünyada bütün branşlarda sanırım, ödül kavramının içi artık boşalıyor. Ya da ödülün kıymetini anlamak belli bir kültür gerektiriyor. Eskiden daha basit mekanikleri vardı bunun. Festivaller azdı, aldığın ödül zaten önemliydi gibi. Yani öyle olduğunu varsayıyorum, ben o dönemi yaşamadım. O yüzden ödül, festival hedeflemek bir sinemacı için sağlıklı değil. Peşinde koşulması gereken festivaller hâlâ var ama onların sayısı da 50’yi geçmez. Hatta belki 10. ‘Şu kadar ödülüm var, şu kadar yere kabul edildim’ sözünün içi çok dolu değil dolayısıyla. Bu sözü ben de kullanıyorum zaman zaman. En son bazı işlerimi NFT olarak satışa çıkardığım bir platformda bu rakamları abartarak yazmıştım çünkü benim için tamamen yeni bir mecraydı ve oradaki kitleyi etkilemem gerekiyordu satış yapabilmem için. Ama kendi arkadaş çevremde ya da sinemacıların yoğun olduğu bir ortamda, böyle cümleler kurmaya utanırım. Onlarda da bir karşılığı olmadığını bilirim çünkü.”

“Ben filmlerimi güzel dağıttığımı düşünüyorum. Ancak çok güzel olduğunu bildiğim ve asla insanlara yeterince ulaşamayan çok fazla film var. Çözüm tam olarak ne bilmiyorum. Ücretli platformların çoğunun sunduğu teklifler gerçekten komik. Onlar bir seçenek değil bu şartlar altında. Güzel derlenmiş 1-2 saatlik seçkiler belki ama izleyicinin de çok fazla seçeneği olduğu için bunu ne kadar arzular, emin olamıyorum.”

“Kısa filmleri uzun metraja giden bir eşik olarak değerlendirmek, biraz da çaresizlikten kaynaklanıyor. Kısa yapmaya devam ettiğiniz sürece hiçbir geliriniz olmayacak. Bu çok net. Ama uzun (o da belki) belli bir karşılık bulabiliyor gibi. Öte yandan uzun yapmayı hedefleyen bir yönetmen için kısa çok güzel bir çalışma sahası. Üstelik bir tür referans. Uzuna bütçe ararken bir güvence. Peki sadece kısacı olarak kalınabilir mi ? Elbette. Ben uzun süre uzun metraj yapmayı hiç düşünmedim (düşünme hakkımı saklı tutuyorum). Şimdilik ticari işlerle yaşamımı finanse edip, boşluklarında kısa filmler yapıyorum. Ama keşke kısa filmlerimin bu finansmana gücü olsa ve ticari işlerden kurtulabilsem.”

“Para kazandıran her şey sektöre dönüşür. Yatırımcısı gelir, ekibi gelir. Oluşur kendiliğinden yani. Ama kısa filmci para kazanmıyor. Dünyada da böyle bence. Elbette her sene birkaç film bu eşiği kırıyordur ancak bu hakkı sadece bir kaç yönetmene vererek idare edemeyiz. Bunun çoğunluk için sürdürülebilir olması lazım ki sektör oluşsun. Bu kadar içerik bolluğu ile bu mümkün olabilir mi? Pek sanmıyorum.”

“E peki kısa filmin geleceği yok mu? Yani, kısa filmcilerin sayısı artacak. Üretim metotlarının kolaylaşması ile çok daha fazla yalnız sinemacı göreceğiz. Tek başına her şeyi çözmüş. Çok da güzel olmuş. O da zaten para kazanma kaygısında olmayacak o filmle. Kendini ispatlamanın ya da sadece aklındakini hayata geçirmenin arzusu ile yapacak bunu. Sonra ya başka bir alana yönelecek, ya da uzun yapacak. Birkaç model daha var buna çözüm olacak. Felix Colgrave örneğin; Youtube’a kısa filmlerini koyuyor, milyonlarca izleniyor ama buna rağmen yeterince bir gelir sağlayamıyordu. Patreon kanalı ile sanırım artık kendini finanse edebiliyor. Ama adam müthiş yetenekli, filmleri olağanüstü. Bizim olağanlara bir çözüm bulmamız lazım. Sektörler onlarla kurulur. Ama dünya artık öyle bir yer değil. Yorgun ve tükenmiş bir hâlde, bir sonraki filmi bitirebilirsek şükrediyoruz.”

“Fikir aşamasındaki birçok şey, uygulamaya koyulunca çalışmaz. Kafamızda boşluklarla kurarız, o boşlukları sahada doldurmaya çalışırız ancak boşluklar için düşündüğümüz parçalar çok büyük ya da küçük kalabilir. O yüzden denemek gerekiyor bol bol. Küçük kurgular, ses kayıtları. Renkleri bir araya getirmek. Oturup biraz çizmek, sokağa çıkıp fotoğraf çekmek, bir akşam oturup öykü yazmak. Ertesi gün bir enstrüman çalmaya çalışmak. En önemlisi de, bir şeylerin olmasını beklemeden filmi yapmaya başlamak. Yani bunu söylemek çok kolay ve başlamak bir o kadar zor ama ertelemek de hepsinden kolay ve hiçbir işe yaramıyor.”

Kısmet / Yönetmenler: Gözde Yetişkin, Emre Sert

Genç bir kızın istediği kişiyle evlenmek için babasıyla girdiği pazarlık, ailesinin saklı ve kirli çamaşırlarını ortaya dökmesine sebep olacaktır. Bi’ Garip Adam ve Rodi’yi de çeken, şu aralar ilk uzun metraj projeleri üzerinde çalışan Gözde Yetişkin ile Emre Sert’in son filmi.

Gözde Yetişkin ve Emre Sert yanıtlıyor

“Yeni mecralarla birlikte, kısa filmin, dizi ve uzun metraj arasında köprü bir format olarak güçleneceğini düşünüyoruz.”

“Kısmet’te hikâyenin büyük bir kısmı gerçek bir olaydan kurgulandı. Uzun metraj projemiz öncesinde benzer atmosferde bir kısa film çekmek istiyorduk. Bu olaya tanıklık ettikten sonra içindeki çatışmalar ve duygulardan çok etkilenip böyle bir senaryo ortaya çıkardık. Karmaşık insan ilişkileri üzerine düşünmek hep ilgimizi çekmiştir.”

“Analiz etmesi güç, olmuş olduğumuz kişilere bizi dönüştüren sebeplerin bütünü motivasyonlarımız aslında. Konudan ziyade duygulara heyecanlanıyoruz diyebiliriz. Bir önceki kısa filmimiz Rodi bir rock grubu kulisinde geçiyordu, Kısmet taşrada bir gecekonduda. Ortak noktaları sanırım yine insan ilişkilerine gözlemci bir yerden bakmak.”

“Bu filmin bizim için en heyecan verici taraflarından biri oyuncu kadrosu ve oyuncu yönetimiydi herhalde. Kendi içimizde bir matematiği olan, bize farklı deneyimler yaratacak 5 farklı oyuncuyla çalıştık. Hepsi de ciddiyetle işini yapan, çok çalışkan ve yetenekli insanlardı. Onlarla böyle bir süreci birlikte yürütmek birçok noktada kendimizi test etme imkânı sundu. En sancılı evre de yine bu sebepten yaşandı aslında. Böyle bir oyuncu grubunu bir araya getirince, herkesin yoğunluğundan ötürü organize olmak çok güç oldu. Birkaç kez çekimleri ertelemek zorunda kaldık.”

“Kısa filmi vurucu yapan, kısıtlı bir süre içinde etkileyici bir atmosfer kurup, inandırıcı duygular yaratabilmektir, diyebiliriz. O zaman ölçeğini genişletip, anlara odaklanabilmek için şu ana kadar çektiğimiz bütün kısa filmleri bir günde geçen hikâyeler olarak yazdık bu yüzden.”

“En büyük meydan okuma, organizasyonla baş edebilmek diyebiliriz. Film yola çıktıktan sonra uzun bir ikna ve iletişim süreci başlıyor. Ekipten ekipmana, bütçeden oyuncuya, birçok konuda kendinizi iyi ifade edip insanları peşinizden sürükleyebilmeniz gerekiyor. Hâlâ yeterli yapım destekleri olmadığından birçok konuyu kendi becerilerinizle çözmeniz gerekiyor. Tabii ki tüm bunların öncesinde elinizde iyi bir senaryo olması gerekiyor.”

“Ne kadar cılız olsa da festivaller kısa filmlerin ve yeni yönetmenlerin yeşermesi için tek kaynak aslında. Yıllar içinde festivallerde deneyimlediklerimizin gelişimimizde epey katkısı oldu fakat Türkiye’deki festivallerin -birkaçı dışında- tutarlı ve adil mekanizmalara sahip olduğunu söylemek güç.”

“Kısa filmleri uzun metraja giden bir yol olarak görüp görmemek, herkesin kendisiyle ilgili vereceği bir karar. İsteyen bir eşik görür, isteyen sadece bu formatta çalışmak ister. Biz sadece ortaya çıkan filme bakıp filmle ilgili konuşmalıyız. Ötesini bilemeyiz.”

“Yeni imkânlar ve mecralar doğurması adına bir arada olmak önemli tabii ki. Kendi kendini besleyen bir sistem daha güçlü kurgulanabilir. Yeni mecralarla birlikte, kısa filmin, dizi ve uzun metraj arasında köprü bir format olarak güçleneceğini düşünüyoruz. İnsanların izleme alışkanlıkları bu şekilde tahammülsüz hâle gelirken, dijital platformlarda her bölümde farklı bir hikâyenin işlendiği antolojik diziler büyük ilgi görüyor. Aslında birer konsept kısa film seçkisi olan bu dizilerin, kısa film anlatım dilinin ticari anlamda da talep gören bir yapı olarak kabul edilmesini sağlayacağını düşünüyoruz.”

“Bütün gördüğümüz başarı hikâyelerinin tek bir ortak noktası var, çalışmak. Çalışmaya devam.”

Cengiz / Yönetmen: Haydar Taştan

Cengiz işsiz bir aile babasıdır. Evde çocuklarının Milli Kahramanlık Haftası’nda oynayacakları piyesin hazırlığı sürerken, Cengiz’in davranışları değişmeye başlar. Kariyerine foto muhabiri olarak başlayan Haydar Taştan’ın ilk filmi.

Haydar Taştan yanıtlıyor

“Sinemayı her denemede yeniden keşfetmek, onun bilgisine haiz olmadığına ikna olarak üretmeye çalışmak zannediyorum en büyük meydan okuma.”

“Son zamanlarda sık gördüğümüz, ne yazık ki kanıksadığımız yoksulluk ve işsizlik kaynaklı intiharların yakın dönemdeki ilk örneklerinden biri, TBMM önünde işsiz bir insanın kendini yakma eylemiydi. Haberin üzerimde bıraktığı etki ve meselenin toplumsal ölçekte yakıcılığı beni bu filmi yapmaya itti. Sonrasında kurgusal olaylar ve karakterler ile Cengiz ortaya çıktı.”

“Beni harekete geçiren motivasyonlarım değişebiliyor. Ekseriyetle bir bilinmeze, sonunu benim de kestiremediğim bir yolculuğa çıkmayı, bu yolculukta büyülenmeyi seviyorum. Rüyalarım, baktığım bir fotoğraf, seyrettiğim bir resim, bazen okuduğum bir haber içimde bir kıvılcım yakabiliyor ve bir film fikrine dönüşebiliyor.”

“Üniversitede Gazetecilik bölümü okumaya başlamadan hemen önce seyrettiğim bir filmin üzerimde şiddetli bir etkisi oldu. Sanırım ilk kez o gün sinema yapmaya karar verdim. Fakat sinema bölümünü kazanamayıp, kendi kendime öğrenmenin yollarını aradığımda, fotoğrafı öğrenmenin sinemayı öğrenmek için iyi bir yol olacağını düşünüp fotoğrafa başladım. Sonrasında senelerce foto muhabirlik ve belgesel fotoğrafçılık yaptım. Fotoğraf ve sinema ile aramdaki ilişkiyi düşündüğüm bir süreçte Cengiz‘i yapmaya karar verdim.” 

“Filmin hazırlık sürecinde en zorlu kısım finansal koşulları yaratabilmekti. Bakanlık desteği olmadan, birçok insanın desteğiyle sete girdik. Sette ise bilgiden ziyade sezgilerimle hareket ettiğimi hatırlıyorum. Sonrasında ise aylar süren bir post prodüksiyon süreci oldu çünkü kurguda hiçbir şeyden emin olamıyordum. Birlikte çalıştığım kurgucum Melih Kaymaz’ın sabrı ve öngörüleri olmasa film biter miydi hâlâ emin değilim… Şimdi geriye dönüp baktığımda fikirden senaryoya, sete, post prodüksiyona ve sonunda festival gösterimlerine kadar Cengiz bir sinema okulu gibiydi benim için.”

“Kısa filmlerin kendine has kodları olduğu gerçeğine katılıyorum fakat bu kodları pek benimseyen, benimsemek isteyen biri değilim. Yani demek istediğim, kısa filmin bir duyguyu, durumu açığa çıkarabilmek için kısa zamanda bir manevraya, kırılmaya ihtiyaç duyduğu fikri; filmleri, köşeleri belirlenmiş anlatım metodlarına sıkıştırıyor gibi geliyor bana. ‘Şok etmek’, ‘tokat atmak ve bitirmek’ vb. hâkim kodların kısa filmleri tek tipleştirdiğini düşünüyorum.”

“Birçok insan sinemanın nasıl yapılacağı konusunda çok emin. Bu kadar emin olmaları beni şaşırtıyor. Sinemayı her denemede yeniden keşfetmek, onun bilgisine haiz olmadığına ikna olarak üretmeye çalışmak zannediyorum en büyük meydan okuma.”

“Türkiye sinemasında kısa film ekseriyetle uzun metraja giden yolun başlangıcı ve hatta ‘öğrenci işi’ olarak görülüyor. Bu elbette yekpare değil fakat hâkim kanaat. Kısa filmin uzun metraj öncesi iyi bir antrenman olduğu fikrine katılmakla birlikte, uzun ve kısa metraj arasında bir ayrım yapmayı, bir filmi süresi üzerinden farklı değerlendirmelere tâbi tutmayı doğru bulmuyorum. Bu kesinlikle bir filmin ne kadar süreye ihtiyaç duyduğuyla ilişkili. Nasıl ki 90-120 dk aralığındaki ortalama bir uzun metraj ile Lav Diaz’ın veya Wang Bing’in 300-400 dakikanın üzerindeki filmlerini farklı değerlendirmelere tâbi tutmuyorsak, 15-20 dk aralığındaki bir filmi de salt ‘kısa film’ olarak değerlendirmememiz gerektiğini düşünüyorum. Kısa veya uzun metraj değil, film olarak görmeyi doğru buluyorum.”

“Kısa film çekmek isteyip de fikir aşamasında kalanlara yegâne tavsiyem olabilir; doğru veya yanlış yok.”

Mamaville / Yönetmen: Irmak Karasu

15 yaşındaki Ferah, yaz tatilini anneannesinin yazlığında geçirmektedir. Anneanne kendini gün boyu izlediği evlilik programlarıyla eğlerken, Ferah cinselliğini keşfetme sürecindedir. Film, video ve performans sanatı alanlarında çalışan Irmak Karasu’nun Edifice’in ardından yeni filmi.

Irmak Karasu yanıtlıyor

“Filmlerimizi yapabilmenin ve seyirci ile buluşturabilmenin tek koşulu bu sistemin bir parçası olmak olmamalı.”

“Farklı kuşaklardan kadınlar bir yandan kendi alanlarını sürekli maruz kaldıkları sınır ihlallerinden ve şiddetten korumaya çalışıyorlar. Öte yandan o alanlara sıkışmışlıktan muzdarip olup oralardan dışarılara taşabilmek, oraların sınırlarını genişletebilmek ve kendilerine daha fazla alan açabilmek üzere mücadele veriyorlar. Filmin iskeletini oluşturan temel şey bu ikili süreç; korunma ve sınırları aşma. Bunlar muhakkak ki bütün kadınların farklı ölçülerde de olsa deneyimlediği ve gündelik hayatın sıradanlığı içerisinde sürekli verdikleri mücadeleler. Ben de bu mücadelenin bir öznesi olarak, kendi deneyimlerimden yola çıkarak hayal etmeye başladım Mamaville’’i.”

“Uygun hava, uygun ışık, uygun ısı, uygun besin… Biraz adım adım, tohumunun kabuğunu çatlatarak kök salıp, gövdelenip, filiz veren bitkiler gibi… Ben de harekete geçebilmemi sağlayan şey tam olarak ne bilmiyorum ama fikirlere özenli bir bakım ve ihtiyaç duydukları zamanı verebildiğimde er ya da geç bir şeyler çıkıyor ortaya. Zamana, yavaşlığa ve orada burada karaladığım günden güne birikerek çoğalan kelimelere, cümlelere bırakıyorum kendimi. Sonra bir noktada sancılı bir kabuğundan çıkma arzusuyla hikâyelere evriliyor fikirler. İnsanların etraflarındaki insan olan / olmayan şeylerle temaslarına dair ufak, sıradan ve gündelik detayları izlemeyi, dinlemeyi, takip etmeyi ve bu detayları birbirine bağlayarak hikâyeler yaratmayı seviyorum. İşlerimin büyük bir kısmı böyle ortaya çıkıyor sanırım.”

“Benim için en sancılı evre hiç kuşkusuz bitirme evresi. Dünyaya gelmiş olan şey neye benziyorsa benzesin onu olduğu gibi kabullenmek ve bir çeşit helalleşerek vedalaşmak. Kurgu ve ses etaplarının ikisi de hem en sevdiğim hem en zorlandığım zamanlar. Mamaville’in kurgusu bir sene kadar sürdü ve filmi kurcalamayı bırakmak benim için çok zor oldu.”

“Ana akım film festivallerinde bugün hâlâ uzun metraj kurmaca filmlere hemen hemen her dalda (ses, müzik, sinematografi, oyunculuk, kurgu gibi…) ödüller verilirken; kısa filmler ve belgeseller sadece En İyi Film kategorisine, bazen jüri ödüllerine ya da mansiyonlara layık görülüyor. Kısa filmler, belgeseller ve uzun metrajlar aynı salonlarda aynı perdelerde değil, ayrı ayrı mekanlarda gösteriliyor. Ödül törenleri kısa film ödülleri anons edilerek başlıyor, En İyi Uzun Metraj Film dalında ödül alan yapımla bitiyor. Tüm bunlar, bu hiyerarşik yapıya dair yeterince şey söylüyor.”

“Festivaller ve ödül sistemi meselesi bence çok büyük bir sorun. İçerisinde bulunduğumuz bu korkunç rekabetçi ortamın sebebi olan neoliberal kapitalist sistem; festivaller, ödüller, fonlar, destekler üzerinden hem biz sinemacıları hem de ortaya çıkan işleri derinden etkiliyor, deyim yerindeyse ortaya konan işlerin niteliğini belirliyor. Üretmek isteyen herkesin üretebildiği ve üretilen her şeyin (iyi/kötü ayrımı olmaksızın) dolaşıma sokulabildiği, izleyicisi ile paylaşılabildiği bir sistem olmadan hiçbirimizin özgürce düşünüp üretebilmesinin, film yapabilmesinin imkânı yok. Bu sistem ve bu sistemin kurumları hepimizi yalnızlaştırıyor; tamamen fon alma, ödül alma, festivale seçilme seçilmeme kaygısı ile ürettiğimiz bir noktadayız. Bir noktadan sonra bunlar araç olmaktan çıkıp amaç hâline dönüşüyor. Bugün çoğu sanatçının en büyük iş yüklerinden biri başvuru yapmak. Biz bu sistemden çıkmadan filmlerimizin de özgürleşebilmesi mümkün değil. Bugün bir yerlerde termik santraller yapan, doğayı yakıp yıkan, işçilerin ödenmeyen maaşları üzerinden kâr elde eden bir sürü şirket kültür sanat kurumlarına, festivallerine destek olarak imaj aklıyor. Filmlerimizi yapabilmenin ve seyirci ile buluşturabilmenin tek koşulu bu sistemin bir parçası olmak olmamalı. Bunları söylerken, bu sorunun ve problemli işleyişin bir parçası ve bir ölçüde faydalananı olduğumun farkındayım. Bu sorunları hisseden sanatçılar olarak bir araya gelip bir çıkış hayal etmeye ihtiyacımız var.”

Mozaik / Yönetmenler: İmge Özbilge, Sine Özbilge

Bir varmış, bir yokmuş, Ortadoğu’nun en eski şehirlerinden birinde, Müslüman bir müzisyen, Kürt bir öğrenci ve Hristiyan bir küçük kız renkli, kültürel mozaiğin parçalarıymış. Bir gün şehirde kötücül sesler fısıldanmaya başladığında gizemli bir balık hepsini kurtarmaya gelmiş… İmge ve Sine Özbilge’nin önceki çalışmaları arasında Camouflage ve #21xoxo da var.

İmge Özbilge ve Sine Özbilge yanıtlıyor

“Kısa filmde sanatsal anlamda doya doya denemeler ve araştırmalar yapabileceğiniz, özgür bir alan var.”

“Avrupa basınında Suriye ve Ortadoğu’dan gelen göçmenlere karşı ne yazık ki çok negatif ve korku aşılayan bir tutum var. Bundan çok rahatsız olduğumuzdan farklı bir imaj çizen ve de durumun insani yönünü ön plana çıkaran bir film yapmak istedik.”

“Çocukluk yıllarımızdan beri Hayao Miyazaki’nin filmlerine hayranız. Japon kültürünün günümüzün modern kültürü ile olan çatışmasını çok zengin bir görsel dille anlatır filmlerinde. Göç konusunu ele alırken Ortadoğu coğrafyasına özgün kültürel öğeler taşıyan ama aynı zamanda günümüzde globalleşmenin getirdiği post modern sürreal kent olgusunu yansıtan bir dünya yaratmak istedik Mozaik ile.”

“[Motivasyonlara gelirsek…] Hayat! En çok gündelik olaylardan. Dünyanın içinde bulunduğu durumlardan, başımızdan geçen kişisel olaylardan etkilenerek hikâyelerimizi kurguluyoruz. Onun dışında çok fazla sergi geziyoruz, kitap okuyup film izliyoruz. Dünyadaki yeniliklerden haberdar olmaya çalışıyoruz ama tarihi olaylardan da etkileniyoruz.”

“Kreatif süreçte bizim için en sancılı evre kafamızda oluşan imgenin gerçek hayatta form bulması, yani kafadaki o soyut görselin hangi malzemeyle nasıl ortaya çıkacağını henüz tam bilememek ve bazen de hayaldekini tam olarak yakalayamamak. Ama aynı zamanda da en keyifli ve heyecanlı aşamalardan biri bu süreç. Yapım sürecinde ise prodüktörler ve galeristler ile anlaşmak biraz yorucu olabiliyor. İşin mali kısmıyla uğraşan kişiler ile kafa yapılarımız çok farklı çalışıyor hâliyle. Birbirimizi anlamaya çalışıyoruz, ortak bir dilde buluşabilmek önemli.”

“Seyirciyi çok kısa bir sürede başka bir evrene götürebilmek, bir kısa filmi etkileyici yapıyor. Bir hikâyeyi kısa bir sürede anlatabilmek uzun metrajdan daha zor. Bazen sadece 5 dakikalık bir filmden bile sıkılabiliyor insan. Uzun metrajda seyirci zaten hikâyeye girme zamanını göz önünde bulundurarak yaklaşıyor; kısa filmde ilk 2 dakikada seyircinin ilgisini kaybetmek çok kolay, yeni bir evrene hemen çekivermek gerekiyor izleyiciyi. Yönetmen olarak çok keyifli ve çok deneysel çalışabileceğimiz bir alan kısa film. Bir yandan daha cesur olup risk alınabilecek bir alan. Çok fazla doğrusu yanlışı olmayan bir alan.”

“Dünya çapında kısa film bugüne kadar uzun metraja bir atlama adımı olarak görülürken şimdilerde yavaş yavaş bu algı değişmeye başlıyor. David Lynch, Yorgos Lanthimos gibi büyük yönetmenler kısa filme dönüş yapıyorlar. Kısa filmde sanatsal anlamda doya doya denemeler ve araştırmalar yapabileceğiniz, özgür bir alan var.”

“Festivaller açısından epey şanslıydık. 2017 yılında Camouflage adlı filmimiz Cannes Film Festivali’nin kısa film seçkisine girdi. 2019 yapımı #21xoxo BFI Londra, Ars Electronica gibi önemli festivallerde ödül kazandı. Çok inanılmaz bir deneyim oldu bizim için tabii, onur verici ve heyecanlandırıcı. Ama festival gösterimleri veya ödüller hiçbir zaman temel neden olmamalı. Kreatif süreci çok kötü etkileyebilecek bir tehlike hâline bile gelebiliyor izleyicinin beğenisine odaklanmak. Bazen yaptığınız işin anlaşılamaması riskini göze almak gerekiyor. Her çıkan iş, bir arayışın sonuçlanmış ürünü olmayabiliyor. O arayış bazen sonuçtan daha bile değerli olabiliyor.”

“Festivaller aracılığıyla bir kısa filmin bütün dünyayı gezme şansı var, çok geniş kitlelere ulaşabiliyor günümüzde filmler. Ancak festival izleyicisi de kısıtlı bir kesim, bütün dünyada böyle bu. Biraz niş ve hatta elitist bir ortamda kalabiliyor kısa filmin gösterim hayatı. Bir de iyi bir dağıtımcınızın olması işi çok değiştiriyor. Çünkü bazı festivaller dağıtımcılardan gelen filmlere öncelik tanıyor ne yazık ki. Günümüzde Vimeo gibi online platformlarda filmlerini paylaşmayı tercih eden yönetmenler de var ama orada da beli algoritmalara oynamak gerekiyor filminizin görünürlüğü için. Sanki kısa filmin yerini bulabileceği, MUBI gibi online platform açıklığı var piyasada.”

“Kısa film çekmek isteyenlere ‘Just do it.’ diyebiliriz, kaybedecek hiçbir şeyiniz yok. Özellikle ‘life action’ örneğin, günümüzde iyi bir telefon kamerası ile bile çekebilirsiniz filminizi.”

“Kısa film çekmenin en güzel tarafı maddi açıdan çok daha özgür olabilmek. Dev bütçelere ve ekiplere gerek olmadan al kameranı, çek. Animasyon filmleri için de geçerli bu tabii, ama daha çok vakit ayırmak gerekiyor animasyon için.”

Sürgünde Bir Yıl / Yönetmen: Malaz Usta

Genç ve yalnız bir Suriyeli göçmenin, İstanbul’da geçirdiği ilk yılının hikâyesi. Ne ülkesine ne başka bir yere gidebilen, ne de yaşadığı yerde kabul gören genç bir adamın varoluşu üzerine… Suriye’deki iç savaş nedeniyle 2016’da Türkiye’ye göç eden Malaz Usta’dan.

Malaz Usta yanıtlıyor

“Kısa filmlerini çeken genç sinemacılar bence en kişisel olana dalmalı, onu keşfetmeli ve dünyaya göstermenin yolunu bulmalılar.”

“İstanbul’da yaşayan Suriyeli bir göçmen olarak bu projeyi hayata geçirebilmek hem sosyal ve sanatsal bir ihtiyaç hem de sorumluluktu benim için. Kendi adıma konuşmak; buraya geldiğim ilk yıl yaşadığım kafa karışıklığı ve yalnızlık hâli hakkında duygularımı ifade etmek istedim. Kameramı aldım ve içinde bulunduğum bu yeni dünyayı, görüp duyduğum her şeyi çekmeye başladım. Yeni bir dil, yeni bir kültür ve göçmen pozisyonum, yüksek sesle konuşmamı engelledi ve elimde kalan tek araç olan kameramla kendimi ifade etmeye zorladı. Bu yalnızlık, kafa karışıklığı, tecrit ve sürgün duygularını perdeden dünyaya aktarmak istedim. Kendi filmimin öznesi olduğum için, yaşadığım deneyimin dürüst ve gerçek ifadesiydi bu film; benim gözümden dünyaya bakıyordu.”

“Film yapımı benim için bir tür ifade biçimi ve değişim aracı. Kendimi ifade etmek, dünyaya gerçeği göstermek, insanlarla bağ kurmak ve onların duygularına dokunmak istiyorum. Hükümetler ve (eğitim sistemi veya medya gibi) aygıtları tarafından empoze edilen fikirleri değiştirmek için sanatçılar ve aydınlar doğruyu göstermeli, kitleleri eğitme görevini üstlenmeli. Böylece yönetmenin duygu durumu, hisleri ve kişisel fikirleri bir arada olur ve ifadenin hem kişisel hem de sosyal yönlerini içeren çok ilginç bir dil yaratılır.”

“Kısa filmim Sürgünde Bir Yıl’ı çekmek son derece zor ve zenginleştirici bir deneyimdi çünkü bağımsız bir şekilde, kendi başıma yaptım. Sadece kameram vardı. Bir yıl boyunca binlerce video çektim ve sonunda yüzlerce saatimi onları gözden geçirip kurgulamaya ayırdım, ki fazlasıyla yorucu bir süreçti. Bitkin düştüm ve bir sene kadar projeden ayrılmak zorunda kaldım, filmle bir tür aşk-nefret ilişkisine girdim. Berbat olduğunu düşünüyordum. Bir gün tamamen tesadüf eseri, filmin kaba kurgusunu profesörüme gösterdim ve oldukça şaşırdı. Türkçe senaryo yazmam konusunda yardımcı oldu ve başvurabileceğim festivallerden bahsetti. Nihayetinde Türkiye’nin en eski festivalinden geri dönüş almak, kesinlikle büyük bir sürprizdi.”

“Film festivallerinin gelişim ve destek açısından gerçekten önemli olduğunu düşünüyorum, özellikle yerel sinemacılar için. Genç ve deneyimsiz sinemacıların endüstri hakkında daha fazla bilgi edinmeleri için büyük bir fırsat yaratıyorlar ve dünyanın her yerinden tanınmış, oldukça deneyimli yönetmen ve yapımcılarla sosyal etkileşim için bir alan yaratıyorlar. Kısa film üreticileri için uzun metrajlı film yapma yolunda büyük bir adım aynı zamanda.”

“Bence kısa filmin en ilginç taraflarından biri, yapmanın çok daha kolay olması; bu da ona daha kişisel olma avantajı veriyor, daha saf ve dürüst kılıyor. Kısa filmlerini çeken genç sinemacılar bence en çok buna konsantre olmalılar; en kişisel olana dalmalı, onu keşfetmeli ve dünyaya göstermenin yolunu bulmalılar.”

Binbir Gece / Yönetmen: Mahsum Taşkın

Ders çalışmayı pek sevmeyen Seyithan, bir gece köyde elektrik kesilince öğretmeninin tatil için verdiği Binbir Gece Masalları’nı açıp içindeki resimlere bakmaya başlar. Kitap kısa bir süre içinde Seyithan’ı dünyasına alır. Mahsum Taşkın’ın yazıp yönettiği ilk film.

Mahsum Taşkın yanıtlıyor

“Filmin ruhu ne kadar zaman istiyorsa o kadar vermek lazım. Aslında biriyle sohbet etmek gibi; sohbet bittikten sonra fazla konuştuğunuza dair bir his varsa ya da bir şeyleri eksik anlattığınızı düşünüyorsanız canınız sıkılır.”

“Film yapma isteğim uzun süreden beri vardı. Başlangıç olarak da ilk filmim olarak beni çocukken büyüleyen, sonrasında da sinemaya ve edebiyata özendiren masallarla tanışmam üzerine olan bir anımı çekmek istedim. Böylelikle çocukken yaşadığım ilk deneyim ile film yapmaya başlamak adına yaşayacağım ilk deneyim özdeşleşecekti.”

“[Beni harekete geçirenin ne olduğu] çok zor bir soru çünkü motivasyonlar her zaman değişiyor. Ama galiba içimdeki huzursuzluğu azaltabileceğine inanmam beni en çok motive eden şey. Bir kısa filmi etkileyici kılabilecek çok fazla unsur var tabii ki ancak beni en çok etkileyen tarafı, şiir okumaya benzer bir his uyandırması. Kısa film çeken bir yönetmen en büyük meydan okumayı kendine karşı yapıyor bence.” 

“Türkiye sinemasında kısa filme bakışı genel olarak olumlu buluyorum. İnsanların önemsediğini hissediyorum aslında. İzlerken kısa ya da uzun diye bir hesaba girdiklerini sanmıyorum. Filmi izledikten sonra geriye kalan şey, filme dair bazı hisler oluyor.”

“Filmlerin yapım süreci çok maliyetli ve alt yapı Türkiye’de yeterince iyi değil. Dolayısıyla insanların [kısa filmi uzuna giden] bir eşik olarak görmesini yadırgamıyorum. Kendim için konuşacak olursam da kısmen öyle. Ancak kısa metrajda anlatılabilecek hikâyeler var aklımda, bunları zorlayıp uzun metrajda anlatmanın bir anlamı yok. Doğal olarak filmin ruhu ne kadar zaman istiyorsa o kadar vermek lazım, bunun hesap kitabının yapılması bana mantıklı gelmiyor. Bu aslında biriyle sohbet etmek gibi; sohbet bittikten sonra fazla konuştuğunuza dair bir his varsa ya da bir şeyleri eksik anlattığınızı düşünüyorsanız canınız sıkılır.”

Tapınak / Yönetmen: Murat Uğurlu

Konteyner parkında gece bekçisi olan Mevlüt’ün sakin nöbetleri bir otobüs dolusu yaşlı turistin ziyaretiyle son bulur. Gizemli ziyaretler her gece tekrarlanmaya başladığında Mevlüt’ün bastırdığı korkular da gün yüzüne çıkar. İlk uzun metraj projesi üzerinde çalışan Murat Uğurlu’nun filmografisinde Gördüm, Göl, İki Parça, Öteki Yüz gibi yapımlar var.

Murat Uğurlu yanıtlıyor

“Türkiye’deki festivallerin birçoğunda ciddi bir kurumsal hafıza ve devamlılık problemi olduğunu düşünüyorum.”

Tapınak’ın hatırlayabildiğim iki ilham kaynağı var: Josef Koudelka’nın fotoğrafları -özellikle Exiles sergisi- ve genel çerçevede otorite meselesi. İnsanlığın iktidar düşkünlüğünün kökenleri, bilinçaltı, arzu ve delilik ilişkisi de zihnimde dönüp duran diğer sorulardı. Ama tabii filmler akademik metinler değil, o yüzden ‘neden bu filmi yapmak istedim’ sorusunun çok net bir cevabı yok. İlgim, merakım, ruh halim zamanla değişiyor; geriye dönüp bakınca bir filmi neden yapmak istediğimi çoğu kez hatırlamıyorum. Kim bilir, belki böylesi daha makbuldür.”

“Beni harekete geçiren, form ve hikâye üzerine kafa yormak galiba. Biraz da can sıkıntısı, merak, öfke karışımı ilkel bir kombinasyon olabilir.”

“Film yapmak pahalı bir süreç. En can sıkıcı, yıpratıcı kısmı da bütçeyi denkleştirmek. 2021 Türkiye’sinde ipte cambaz olmaktan pek farkı yok. Bir tarafta hâkim ideolojinin ve onun mikro çıkar ağlarının emir eri olan kamu fonları var; diğer tarafta ise kendilerine alternatif, liberal, özgürlükçü pelerini diken ama en az kamu fonları kadar hizipçi ve grupçu ‘sanat seviciler’ var. Cambaz ya o uçta olacak ya bu uçta… Ortada kalanın canı çıksın düzeni kısacası.”

“Şablonların ve ödüllendirilmiş/beğenilmiş olanın izinden gitmeyen; her şeye rağmen kendi sesini, kendi biricikliğini yansıtabilen; türü ya da formu ne olursa olsun şahsiyetli olmayı başarabilen kısa filmler ilgimi çekiyor.”

“Türkiye sosyolojik olarak büyük bir ‘aşağılık kompleksinin’ üzerinde yükseliyor. İlerlemenin ve gerilemenin kaynağı aynı. Sakallı Celal’in deyişiyle ‘Doğuya giden bir geminin güvertesinde batıya doğru koşan insanlarız.’ Sanıyorum Türkiyeli sanatçılar bu çatışmaya sezgisel ve fiziki olarak en çok maruz kalanlar. İçine doğduğumuz kompleksle /  komplekse rağmen ne yapacağız, nasıl yapacağız, kolayı mı zoru mu tercih edeceğiz… diye uzatılabilir ama şimdilik uzatmamayı tercih ederim.”

“İnternet birçok şeyi olduğu gibi kısa film mecrasını da demokratikleştirdi. Filmler daha kolay dolaşıma girebiliyor, epey bir insana ulaşıyor. Çok yetenekli genç yönetmenler var Türkiye’de. Filmlerin teknik ve form olarak 10 yıl öncesine göre ileride olduğu kesin. Ama içerik için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil.”

“Türkiye’deki festivallerin birçoğunda ciddi bir kurumsal hafıza ve devamlılık problemi olduğunu düşünüyorum. Haliyle jüri belirleme kriterleri de tutarsız. Ödüllerin -bu koşullarda- piyango biletinden pek bir farkı yok.”

“Kısa filmleri uzun metraja giden bir eşik olarak değerlendirmeye istinaden; eşik, basamak ya da sıçrama tahtası denildiğinde negatif bir çağrışımı var. Sanki işin içinde bir üçkağıt ve bir gizli ajanda varmış gibi. Kaldı ki kısa film yönetmenlerinin büyük bir çoğunluğunun ilk fırsatta uzun metraj yapmak istediği de bir sır değil.” 

“Örgütlenmek her zaman için etkili bir yöntem. Dijital platformların içerik ihtiyacı ve teknolojik gelişmelerin doğal bir sonucu olarak kısa film üretimi önümüzdeki yıllarda katlanarak devam edecektir. Umarım bu süreçte nitelik de artar.”

“Filmin kök duygusuna sahip olmadan bir cin fikrin peşine takılıp sinopsis, tretman veya senaryo yazmaya başlamanın iyi bir tercih olmayabileceğini düşünüyorum.”

Suçlular / Yönetmen: Serhat Karaaslan

Romantik bir gece geçirmek için otel arayan ancak evlilik cüzdanları olmadığı için şehirdeki otellerden geri çevrilen genç bir çiftin hikâyesi. Dondurma, Musa ve Bisiklet gibi kısaların yanı sıra Görülmüştür isimli uzun metraj çalışmasıyla da tanıdığımız Serhat Karaaslan’ın son filmi.

Serhat Karaaslan yanıtlıyor

“Kısa film, özgürlüğünü ve bağımsızlığını uzun metraj filmler kadar finansmana bağlı olmamasından, endüstrinin dışında olmasından ve beklentilere göre yapılmamasından alıyor büyük oranda.”

“Filmin çıkış noktası gerçek bir olay. Gerçek olay filmdekine göre daha basitti ancak korku ve gerilim öğelerini kullanmak için iyi bir potansiyel taşıyordu ve daha önce yaptığım filmlere göre farklı bir tema ve hikâye olduğu için beni ayrıca heyecanlandırıyordu. Otel odalarını da çok sinematografik bulurum. O yüzden tamamen otelde geçen bir film yapma fikri de oldukça çekiciydi.”

“Neden hikâye anlatmak istediğimin cevabını ben de bilmiyorum. Anlatma isteği sanırım. Anlatmak için beni heyecanlandıran fikir ve hikâyeleri anlatmak istiyorum. O hikâyeler de zaten gelip seni buluyor. Film yapmanın oyun oynamak gibi bir yanı da var. Bu durumu da seviyorum. Bir çocuğun bir oyun dünyası kurup kendini tamamen oynadığı oyuna kaptırması gibi. Karakterler, hikâyeler ve dünyalar uydurup bir süre sonra sanki bunları kendin uydurmamış ve hepsi gerçekmiş gibi görmeye başlıyorsun. Bu uydurduklarınla ilgili insanlarla ciddi konuşmalar yapıyorsun. Sanki o insanlar varmış ve o hikâyeler gerçekten o sırada yaşanıyormuş gibi. O nedenle bütün zorluklarına rağmen film yapmayı, hikâye anlatmayı keyifli ve eğlenceli buluyorum.”

“Henüz birkaç kısa film ve bir tane de uzun metraj film yaptım ama her filmin benim için bambaşka bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Sanki her seferinde yeni bir dil öğrenip sonra unutuyor ve yeni filmde tekrar o dili öğrenmeye çalışıyorsun. Benim için genelde yazma süreci ve montaj süreci sancılı oluyor. İki süreç de birbirine benziyor. İkisinin de sonu yok ama bir yerde durmak gerekiyor. Görülmüştür’de senaryoda halledemediğim sorunlar kurguda çok daha fazla büyüdü ve bir noktada kurgu sürecini içinden çıkılamaz bir hâle getirdi. Birkaç kurgu denemesinden sonra senaryoyu tamamen kenara atıp elimizdeki malzemelerle nasıl bir yapı kurabiliriz diye kafa yormaya başladık. Suçlular’ın da oyuncu arama sürecinin sancılı bir yanı vardı. Görüştüğümüz oyuncuların bazıları sevişme sahnelerini nasıl çekeceğimi anlatmamı istiyorlardı. Vücutlarını ne kadar çıplak göstereceğimiz konusunda tatlı bir pazarlığa girişenler de oldu. Oyuncu arama sürecindeki bu deneyim sevişme sahneleri için beni endişelendiriyordu. Senaryoyu okuyup kabul ettiği hâlde çekimde soyunmam, öpüşmem diyen oyuncular olduğunu duymuştum. Böyle bir şeyle karşılaşmaktan korkuyordum. Neyse ki öyle olmadı. Cesur ve çok yetenekli iki genç oyuncuyla çalışma şansım oldu.”

“Kısa film daha özgür ve bağımsız. Özgürlüğünü ve bağımsızlığını uzun metraj filmler kadar finansmana bağlı olmamasından, endüstrinin dışında olmasından ve beklentilere göre yapılmamasından alıyor büyük oranda. O yüzden daha az hesaplı bir sinema. Uzun metraj filmin yazımı, hazırlığı, finansman arayışı yıllarca sürüyor ve bu durum baştaki heyecanımızı kaybetmemize neden olabiliyor. Yaptığım kısa filmlerin yapı olarak uzun metraj formata daha yakın olduğunu söyleyenler var. Buna katılıyorum. 90-100 dakikada değil de 15-20 dakikada bir hikâye anlatıyorum. Kısa filme başka, uzun metraj filme başka türlü bakamıyorum. Film olarak bakıyorum. Kısa film yapmanın bizi daha yaratıcı kıldığı kesin. Kısa filmde daha kolay yeni şeyler deneyebiliyor, risk alabiliyoruz.”

“Kısa film yapan biri olsam da kısa filmleri takip eden, kısa filme çok hâkim biri değilim doğrusu. Ama şunu söyleyebilirim; Türkiye’de kısa filmin hak ettiği değeri görmediğini, hatta küçümsendiğini düşünüyorum. Kısa filmler amatör ve öğrenci filmleri olarak görülüyor. Bunu sinemacılar, eleştirmenler dâhil neredeyse sektörün hepsi böyle görüyor. Kısa film yapımı için yeterli kaynak yok. Kültür Bakanlığı’nın kısa filmlere yapım için verdiği destek bırakın bir kısa film yapmayı, bir kısa film projesini geliştirmeye bile yetmez. Gösterim mecraları yok. Bütün bunlar hâliyle kısa filmin içinde bulunduğu durumu etkiliyor. BluTV ve MUBI sayesinde kısa filmler daha fazla seyirciye ulaşma imkânı bulmaya başladı.”

“Türkiye özelinde konuşursak kısa film kitlelere yeterince ulaşmıyor. Festivallerle sınırlı. Bazı televizyon kanalları haftada bir akşam bir kısa film programı yapsa ne güzel olurdu oysa. Hem üretim için kaynak oluşurdu hem de daha büyük kitlelere ulaşırdı kısa filmler.”

“Kısa filmleri uzun metraja giden bir eşik olarak değerlendirmek bir bakıma doğru. Ancak kısa filmi bundan ibaret görmek de bir o kadar yanlış bir bakış açısı bana göre. Sinemaya başlamak, belki film yapımının temel bilgilerini öğrenmek, deneyim sahibi olmak için en iyi ve ulaşılabilir yöntem kısa film yapmak olabilir. Ama kısa filmi bununla sınırlı görmemek lazım. Kısa film sinemayı geliştiren, yeni şeylerin denendiği bir alan aynı zamanda bana göre.”

“Kısa film çekmek isteyenlere hiç beklemeden, ellerindeki imkânlarla fikirlerini hayata geçirmelerini tavsiye edebilirim. Yıllarca film çekmek için doğru zamanın gelmesini bekledim ve sonunda ilk amatör kısa filmimi yaptığımda boşuna beklediğimi fark ettim. Birçok usta sinemacının dediği gibi film yaparken öğrenilir. Hata yaparak, risk alarak, deneye yanıla öğrenilir. İlk kısa filmlerde, beklentiye girmeden, bir hikâyeyi, bir anı, bir duyguyu vs. sinemanın araçlarını kullanarak anlatabiliyor muyuz? Bunu görmek için denemek gerektiğini düşünüyorum. İdeal koşullar hiçbir zaman oluşmayacağı için fikrimizi, hikâyemizi elimizdeki imkânlara göre adapte ederek yapmak ve çok fazla ertelememek, kendi deneyimlerimden yola çıkarak verebileceğim naçizane tavsiye olabilir.”

Yara / Yönetmen: Onur Güler

Doktor Bahar, oğlu Mert’in doğum günü kutlaması sırasında aldığı telefonla, ölüm raporu hazırlamak için yaşlı bir adamın evine gider. Bu görev onun için mesleki bir rutin gibi görünse de bir itiraf nedeniyle vicdanı ve kariyeri arasında kalır. İlk filmini çeken Onur Güler’in çeşitli tiyatro kurumlarında yönetmenlik ve oyunculuk deneyimleri bulunuyor.

Onur Güler yanıtlıyor

“Bazen teneffüs etmediğin ama orada olsaydım nasıl olurdu veya bunu ben yaşasaydım nasıl refleksler edinirdim gibi sorular filmlerime tutunmamı sağlıyor.”

“Bir dönem adalet kavramı ile ilgili kafamda ciddi sorular vardı. Yaşadığım toplumda da ciddi sorunlara yol açtığını görüyoruz. Öyle bir yere geldik ki sosyal medya mecraları yeni hukuk merkezleri oldu. İnsanların tek dayanağı temel hukukun doğru işleniyor olması. Buradaki bir tıkanma insanı nefessiz bırakacak düzeye gelebiliyor. Böyle düşündüğüm bir dönemde arkadaşımın doktor ablasının ölüm raporu yazmak için evlere gittiğini duydum. İlk defa duymuştum. İlginç bir görev gibi geldi. Bir doktorun hiç bilmediği bir eve gidip o insanların bir anına tanık olması ve bir rutin halinde ölüm raporunu yazması olayı heyecanlandırdı beni. Adaletin eksikliği halinde en basit düşünceyle insanların kendi adaletlerini sağlamaya yönelteceğini görüyordum. Bu ilginç görev, bu düşünceme çok uymuştu.”

“Kısa film üretmek için harekete geçmek isteyenlere tek söyleyeceğim fazla düşünmeden yapmaları. Fazla düşünme sözünden kastım tabii aklına ilk geleni çek değil. Fakat güvendiği bir hikâye, senaryo ve iyi bir projelendirmeden sonra artık ince ayrıntılılara takılmamak gerekiyor. Bir hikâyeye yıllarını veren arkadaşlar var. Bir noktadan sonra böyle şeyler motivasyonunu düşürüyor. Son 10 yıldır enteresan hikâyeler ve filmler azaldı. Hatta bazen çok sevilen bir filme bu benim de aklıma gelmişti diyebiliyoruz. Buradan da görüyoruz ki yapanlar filmlerini çekmiş oluyorlar. O yüzden ince ayrıntılara takılmadan filmlere odaklanmak gerek.”

“Teknolojinin gelişmesi kısa film yapan arkadaşlar için büyük şans. Maalesef destekler az ve teknik işlerin maliyeti oldukça fazla fakat ilk 1-2 film için daha minimal çalışmalarla başarılı işler ortaya çıkacak diye düşünüyorum.”

“Gerçeklik benim için çok önemli. Hayatın kendisinden çıkmalı filme çekeceğim hikâyeler. Bu gerçeklikle insanların karanlık yüzlerini anlamaya çalışıyorum aslında. Gerçeklik olgusuyla yaşadığımız anlara tanıklık hissi oluşuyor bende. Bu tanıklık ile hayatı, kendimi ve insanları anlamanın peşine düşüyorum diyebilirim. Ayrıca gerçekliğe paralel bir yeni gerçeklik yaratma hissini seviyorum. Bazen teneffüs etmediğin ama orada olsaydım nasıl olurdu veya bunu ben yaşasaydım nasıl refleksler edinirdim gibi sorular filmlerime tutunmamı sağlıyor.”

“Kısa film çeken birçok arkadaş gibi filmin bütün aşamalarına tanıklık ediyorum. Bu çok yorucu fakat çok öğretici. Ben sinema okumadım o yüzden teknik kısmı çok anlamam. Fakat kısa film süreçleri beni hep besledi. Hatalarımı, eksiklerimi gördüm. Bu büyük bir kazanım. Ondan dolayı diyorum yapan her türlü kazanır. Yaptığı iş kötü de olsa kazanır. Tabii ders çıkarmayı biliyorsa.”

“Desteklere başvuru, oyuncularla görüşme, film ekibini oluşturma, film çekimi, post prodüksiyon ve festival süreci gibi birçok süreç var. Bunların hepsine dokunuyor olmak önemli bir deneyim. Benim için en zor ve yorucu zaman ise çekime 10-15 gün kala ekip programlanması ve çekim gününün organizasyonu. Filmlerini bir yapımcıyla beraber yapmaları bu süreçleri en az hatayla geçirmelerini sağlayacak.”

“Ülkemizde kısa film hep öğrenci filmidir anlayışıyla kaldı. Bunu da destekleyici çalışmalar olunca bu durum iyice perçinlendi. Çünkü usta yönetmenlerin hepsi üniversitede mezuniyet zamanı çekmiş, sonra bir daha kısa film çekmemiş. Hâl böyle olunca bu olgu orada kaldı. Fakat özellikle son 5 yıldır nitelikli işler çekiliyor. Yurtdışında önemli başarılar alan filmlerimiz var. Algı yavaş yavaş kırılıyor. Ayrıca dijital dünya 10-30 dakikalık işlere yoğunlaşmaya başladı, bu da zamanla kısa filmi daha önemli kılacak. Kısa film yapısı bu tarz platformlar için bulunmaz bir nimet. Kısa sürede etkileyici bir dünya oluşturan ve bunu izleyiciyle buluşturan yapımlar ileride daha da popüler olacak. Online dönemde festival süreçlerinde gördüm ki kısa filmlere talep çok, hatta özel bir izleyici kitlesi bile var. Bundan dolayı kısa zaman içerisinde daha önemli hâle geleceğine inanıyorum.”

Barê Giran / Yönetmen: Yılmaz Özdil

Avdel, ailesini, Mardin Belediyesi bünyesinde çalıştırılan yaşlı eşeği Bozo’nun maaşı sayesinde geçindirmektedir. Belediye meclisi Bozo’yu “emekli edince”, Avdel genç bir eşek aramaya koyulur. Bu arada, savaştan kaçıp ona sığınan yeğeni Salih, dayısına yardımcı olmak için, Suriye’de bıraktığı genç eşeğini aramaya koyulur. Belgesel alanında üretimler yapmış akademisyen ve sinemacı Yılmaz Özdil’in ilk kurmaca projesi.

Yılmaz Özdil yanıtlıyor

“Günümüz sinema endüstrisinin karar verici mercilerinin, türüne bakmaksızın, bir filmin başarısını değerlendirirken kullandığı kriterlerin azımsanmayacak bir kısmının sosyo politik, ideolojik ve hatta şahsi olduğunu söyleyebilirim.”

Barê Giran’in hikâyesinin etrafında örüldüğü ‘Mardin’in çöpçü eşekleri’ teması, kısmen gerçekliği olan bir mesele. Bilindiği gibi Mardin Artuklu Belediyesi, motorlu araçların giremediği sit alanı olan Eski Mardin’in çevre temizliğinde tamamı belediyeye ait olan eşeklerden yararlanıyor. Hatta çalışamayacak kadar yaşlanmış olan bu eşeklerden üçünün ‘emeklilik törenini’ gösteren, Belediye Çevre Temizlik Müdürü’nün de katıldığı, 2017 yılında çekilmiş bir video bile mevcut. Ben de gerçeklik payı az olan ama daha çok Mardin’in turistik tanıtımını yapmak amacı ile çekilmiş olan bu videodan esinlenerek Barê Giran’in senaryosunu yazdım. Barê Giran’i bu videodan yola çıkarak sorduğum basit bir soruya verdiğim şahsi ve mütevazı bir cevap olarak nitelendirebilirim. Sorduğum soru şuydu; bir kentin veya kişinin medyatik imajının örtmeye çalıştığı veya örttüğü bir gerçeklik yine bu imaj üzerinden görünür kılınabilir mi? Sormamın sebebi ise, Mardin’in çöpçü eşekler üzerinden turistik tanıtımının yapıldığı o dönemde yaşandığına bizzat şahit olduğum bazı sorunların, özellikle de Suriyeli göçmenlerin yaşadıklarının, çok azının tekil olarak medyada konuşulmasıydı. Böylece, tarihi ve turistik bir kent olan Mardin’in medyatik imajının oryantalist bir bileşenine dönüştüğünü düşündüğüm ‘çöpçü eşekler’ meselesini, daha ağır ve gerçek bir mesele olan savaşa dayalı yoksulluk ve sınır mefhumunu anlatan bir hikâye etrafında yeniden işlemeye çalıştım.”

“Senaryosunu 2017 yılında yazdığım Barê Giran’in çekimlerine ancak 2018’in sonunda başlayabildim ve 2019 yılının başında bitirdim. Aslında para ve ekipman aradığım bu süre zarfında senaryo da peyderpey değişti, özellikle de sonu. Bu filmin yapımında Öğretim Üyesi olarak çalıştığım Mardin Artuklu Üniversitesi’nin desteği tetikleyici oldu. Çünkü senaryoyu yazdıktan sonra Artuklu Üniversitesi’nin Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü’nden toplam bütçemizin üçte birine denk gelen bir parasal destek aldım. Fakat bu destek sadece teknik ekibin ve ekipmanın bir kısmı için yaptığım masrafları karşıladığından çekim aşamasında zorluklar çektim. Eş-dost ve arkadaşların da yardımı ile normalde sekiz günde çekmeyi öngördüğümüz filmi beş günde çekerek bitirdik. Bu dönem boyunca yaşadığımız en büyük zorluğun, belediyeden çöpçü eşekleri birkaç saatliğine temin etmek olduğunu söyleyebilirim. Ama yine de filmin dağıtım sürecinin organizasyonu ve finansmanı konularının en zor ve sancılı evre olduğunu söyleyebilirim.”

“Estetik anlamda hikâye ve öyküye benzeyen kısa filmin, teknik anlamda deyim ve atasözlerine daha yakın olduğunu düşünüyorum. Zira kısa filmin anlatı yapısının da bu iki sözlü anlatım tarzının kullandığı anlatı stratejisinin bileşenleri olduğunu düşünüyorum. Gündelik dili kullanma, yoğun ve vurucu olma, az sözle çok şey anlatma ve kendi konusuna ilişkin söylediği şeyin meşruluğunu tamamen insani ve öznel deneyimler üzerinden sağlamaya çalışma gibi ilkeler üzerine kurulduğunu varsayabiliriz. Elbette bunların yanında, konusunun orjinalitesi, işlediği konu ile kurduğu ilişkinin inandırıcılığı ve hayata ilişkin nasıl bir geçmişe dayanarak hangi gelecek vizyonunu önerdiği gibi bazı noktalar da bir kısa filmin başarısını etkileyebilen unsurlardır. Tabii bunların hepsi filme içkin tarafsız bir değerlendirme yapılabilirse bir kritere dönüşebilir. Fakat günümüz sinema endüstrisinin karar verici mercilerinin, türüne bakmaksızın, bir filmin başarısını değerlendirirken kullandığı kriterlerin azımsanmayacak bir kısmının sosyo politik, ideolojik ve hatta şahsi olduğunu söyleyebilirim.”

“Türkiye’de kısa film çeken bir yönetmen için en büyük meydan okumanın ‘muhalif olmayı’ bir PR stratejisi olarak kullanan ama gerçekte sinema sektörünün köşe başlarını tutmuş ve her açıdan kendi çıkar ilişkilerini kurumsallaştırmış olan bir avuç sanatçı eliti aşma iddiası olduğunu düşünüyorum. Bir yandan, yeri geldiğinde kültürü ideolojik bir çatışma alanı olarak kullanırken, öte yandan kültürel üretimin sübvansiyonu konusundaki devlet politikalarının genç yönetmenler veya ‘kısa filmciler’ gibi korumasız azınlık gruplarının da lehine olacak şekilde açıkça düzenlenmemesinden keyiflerince yararlanarak kendilerinin defacto olarak yönettikleri düzeni daim kılmaya çalışıyorlar. Bu yüzden de kısa film veya ilk filmini çekecek olan yönetmenlerin kaderleri daha baştan problemli olan, rastlantısal olmayan özel ilişkilere dayalı haksız bir rekabet ortamının insafına bırakılmış durumda. Bunun önüne geçilebilmesi için, öncelikle Kültür Bakanlığı ve TRT gibi devlet kurumlarının, sinema destek fonlarının dağıtım süreçlerine dâhil ettikleri kişilerin aldıkları kararların şeffaflığını etik ve hukuki açıdan garanti altına alacak bazı düzenlemelerin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir projenin reddine veya kabulüne karar veren ilgili komisyonun kendi kararını gerekçelendirmesi ve bunu proje sahibi ile paylaşması bile çok önemli bir adım olacaktır. Yine her dönem kamusal yardım alan projelerin sahiplerinin o yardımları karara bağlayan komisyon üyeleri ile her türlü ilişkileri araştırılmalı ve periyodik olarak her komisyonun desteklemeye karar verdiği filmlerin ulusal ve uluslararası düzeyde ekonomik ve kültürel getirilerine ilişkin istatistiksel bilgiler kamuoyu ile paylaşılmalı.”

“Türkiye’de ne bağımsız sinemanın ne de ana akım sinemanın içinde veya himayesinde kısa film sektörü diyebileceğimiz bir sektör oluşmadığı için, kısa film de zorunlu olarak, uzun metraj film çekebilmenin, yani demin bahsini ettiğim defacto sisteme eklemlenmenin bir aracına dönüşmüştür. Ne yazık ki kısa filmcilere başka da bir yol bırakılmamıştır.”

“Uzun metraj filmler ile karşılaştırıldığında, kısa filmlerin genel itibari ile uluslararası film festivallerinde göreli olarak ‘daha objektif’ kriterlere göre seçildiklerini ve ödüllendirdiklerini iddia edebiliriz. Bu nispeten, kısa filmlerin genel itibari ile kendini dayatacak kadar isim yapmış uluslararası film şirketleri ve prodüktörlerin işin içinde olmadığı bir rekabet ortamına sahip olmalarından, nispeten de piyasa kuralları dışında kalmasında sakınca görülmeyen ‘marjinal’ bir sanatsal ifade alanına ait olmalarından kaynaklanıyor. Ancak bu söylediklerim, hiçbir şekilde kısa filmlerin bütün uluslararası film festivallerinde tamamen hakkaniyete dayanan, başka bir deyişle sadece filmin estetik ve naratif kalitesine göre belirlenmiş kriterlere göre seçilip ödüllendirildikleri anlamına gelmiyor. Sadece Barê Giran nezdinde bile değerlendirdiğimde özellikle de ulusal bazda, filmimizin hiç de sanatsal olarak değerlendiremeyeceğimiz nedenlerle birkaç festivale seçilmediğine, birkaçına da seçilmesine rağmen ödüllendirilmediğine dair duyumlar aldık. Tabii bunun tersi bir durumla karşılaştığımız festivaller de oldu. Özellikle bir iki yurtdışı festivalinde filmimizin sanatsal yönünden ziyade, işlediği konudan dolayı ilgi çektiğine şahit olduk.”

“Türkiye’de kısa filmcilerin profesyonel anlamda sadece bu işi yapıp geçimlerini sağlayabilecekleri kadar yeterli ekonomik getiri ve manevi doyum elde edebilecekleri oturmuş bir kısa film sektörünün varlığından bahsetmek zor. Kısa filmi görece bağımsızlaştıran internet faktörünün yanında, son dönemlerde kısa film festivallerinin çoğalması ve bazı dijital platformların kısa filmlere daha fazla yer vermeye başlaması ile kısa filmlerin daha geniş bir izleyici kitlesine ulaştığını söyleyebiliriz. Ben bütün bunlara ek olarak, dünyanın birçok ülkesinde yapıldığı gibi, kısa filmin özellikle ortaöğretim ve lise düzeyinde eğitim sisteminin bir parçası hâline gelmesi gerektiğini düşünüyorum.  Bu uzun vadede kısa filme dair algıyı değiştireceği gibi, kısa film izleyicilerinin ve ilgililerinin çoğalmasına da yardım edecektir.”

“Kısa film bağımsız bir tür olarak görülmek yerine, ana akım sinemaya veya en az ana akım sinema kadar, belki de ondan daha fazla elitleşmiş olan bağımsız/sanat sinemasına eklemlenmek için zorunlu olarak tatbik edilmesi gereken bir çeşit stajyerlik düzeyi aktivitesi olarak görülüyor. Bu durumu sadece usta çırak ilişkisi veya mesleki yetkinlik ile açıklamak zor. Zira neredeyse her festivalde jüri üyesi olan ve resmi fonların dağıtılmasında doğrudan veya dolaylı olarak söz sahibi olan birçok yönetmenin ve yapımcının en iyi filmlerinin uluslararası festivallerden aldığı ödülleri ikiye üçe katlayan kısa filmler de olduğunu biliyoruz. Üstelik de bu ödülleri dünyanın saygın film festivallerinden almış olmalarına rağmen, bu kısa filmleri yapan yönetmenlerin birçoğu, ya ilk uzun metraj filmini bile yapamadan sinema kariyerini bitiriyor ya da ilk filmini finanse etmek için yıllarca beklemek zorunda kalıyor. Bunun önüne geçebilmenin en etkin yolu kültür politikalarının eşitlikçi ve liyakata dayanan evrensel esaslara göre belirlenmesidir.”

“Tabii kısa film yönetmenlerinin örgütlenmesi gibi başka araçlar da devreye sokulabilir. Ama bu örgütlenme kısa filmin sektörleşmesi amacını taşımıyorsa, mesela bir çeşit dar kapsamlı clientelist bir işbirliği olacaksa veya ideolojik amaçları mesleki gerekliliklerin önüne geçiren sendikal bir hareket gibi işleyecekse, kısa filmcilerin örgütlenmelerinin çok da yararlı olacağını düşünüyorum. Eğer kısa film yapmanın kültürel ve sanatsal bir olay olduğunu kabul edersek, kültürel alanda herkesin eşit temsiliyetini sağlamanın da bu alandan beslenen bilindik aktörlerin keyfi tasarruflarına teslim edilemeyecek kadar ciddi bir iş olduğunu da kabul etmemiz lazım.”

“Kısa film yapmak isteyen herkesin bir yolunu bulup istediği filmi yapmasını öneririm. Kısa filmi bu dijital çağın şahsi hatıra defterleri gibi görmeliyiz. Şimdi kimse ilgilenmezse bile birileri bir gün mutlaka açıp okuyacaktır ve o filmi yapana ve filmin yapıldığı döneme ve yere dair çok şey bulacaktır.”

Büyük İstanbul Depresyonu / Yönetmen: Zeynep Dilan Süren

Didem ve Ayşe İstanbul’da yaşayan, öğrencilikleri biteli bir süre geçmesine rağmen hala iş bulamamış iki genç kadındır. 4. kısa metrajını çeken Zeynep Dilan Süren’in önceki filmleri; Rozerin, Neden? ve Ben Neden İntihar Etmişim?

Zeynep Dilan Süren yanıtlıyor

“Sonunda şaşırdığım kısa filmlerden sıkılıyorum artık. Eskiden öyle değildi.” 

“Üniversite mezuniyeti yaklaşırken içine düşeceğim durumu önceden sezip bununla ilgili bir şeyler yapmak istedim. O sırada tek gündemim buydu. İş bulabilecek miyim? Nasıl yaşamımı sürdüreceğim?”

“Beni harekete geçiren, hikâye anlatmaya iten nedir, emin değilim. İçimde öyle bir istek oluveriyor. Bazen de o motivasyon hiç ama hiç olmuyor. Geriye dönüp o motivasyona sahip beni anlamaya, hatırlamaya çalışıyorum.”

“Üretim sürecinin bütün evrelerinin kendine has sancıları var. Hangi evredeysem en zorunun o olduğunu düşünüyorum hep. O kadar zor bir süreç ki birlikte ürettiğiniz insanlar olmasa ve içinizdeki istek güçlü bir şekilde orada bulunmasa yarım kalabilir. Çok sabırlı olmak lazım, onu öğrendim.”

“Sonunda şaşırdığım kısa filmlerden sıkılıyorum artık. Eskiden öyle değildi. İnsanın neyi beğendiği, neyi etkileyici bulduğu değişebiliyor. Zaten kısa bir zaman var elimizde, onda da şaşırmak yoruyor beni.”

“Kısa film yapma sürecinde en zor olan para bulmak tabii ki. Bu tahmin ediyorum dünyanın her yerinde böyledir.”

  1. Sanatçı zinciri: Esra Gülmen, Martina Paukova, Tarık Töre, Wilfrid Wood ve Juan Molinet

    Ulaştığımız sanatçıların belirlediği isimlerle röportaj yaptığımız, onları heyecanlandıran farklı görsel dünyalar arasında sektiğimiz zevkli bir tur. Başlasın!

  2. 20. yüzyıl kulüplerinin yerel tarihinde gececil bir gezinti

    Gecenin yavaş yavaş gelip inişinin ertelendiği, sesinin kısıldığı, hoparlör fişinin erken çekildiği günler canımızı sıkmaya devam ederken...

  3. Kuir hafızamıza dijital izler: Alt-cut

    Lubunyanın yeni dijital alanı Alt-cut’tan Efe Mine, Ceytengri, Akış Ka, Florence Delight ve Kiki Cicinash ile Okan Urun buluştu. Zoom’dan dosdoğru, kalplerinizin orta yerine...

  4. Müzik endüstrisinden ekolojik açılımlar: Karbon negatif meselesi

    Müzik sektöründe daha yeşil ve daha adil bir gelecek yaratmak için atılan adımlar ve plak şirketleri için karbon negatif olma yolları üzerine bir beyin fırtınası.

  5. black midi için her şeyin başı eğlence

    Yüzdükçe derinleşen bir denize benzeyen ikinci black midi albümü Cavalcade’i konuşmak üzere, Geordie Greep ve Cameron Picton’a bağlandık.

  6. Ne bir başlangıç var, ne de bir son: Darkside

    Dave Harrington ve Nicolas Jaar’ın yeni Darkside albümüne bakış açısını merak edenler için sorular soruldu, cevaplar alındı.

  7. Şarkı şarkı: Lil Zey ve “Kara Tiyatro” albümü

    “Bundan böyle sadece bir gözlemci olmak istiyorum. Müdahale etmeden, herkesin kendi rengini göstermesini bekleyeceğim artık. Gücüm yetiyorsa kendimi değiştireceğim, bir başkasını değil.”

  8. Büşra Kayıkçı hislerine merakla baktıkça

    Kompozisyonlarda zihinde mekânlar kurma fikrini seven piyanist Büşra Kayıkçı’dan aldığımız yanıtlarda da hem fiziksel hem zihinsel pek çok mekâna giriş-çıkış var.

  9. Teselliyi açılan yeni pencerelerde ve klasik müzikte bulmak: John Dwyer ve Brigid Dawson muhabbete oturdu

    OSEES’in John Dwyer’ı ve Brigid Dawson’un karşılıklı sohbeti, üretim metotlarından turne hatıralarına, klasik müzikte teselli bulmaktan iyi doğum günü hediyelerine uzandı.

  10. Gaspard Augé, mükemmel pop şarkısı arayışından çok uzakta

    Justice üyesi Gaspard Augé ile ilk solo albümü Escapades’in prodüksiyon aşamalarından İtalyan film müziği bestecilerine olan ilgisine ve Türkiye’deki klip çekimi maratonuna uzanan bir sohbet.

  11. “Bu dijital çağın şahsi hatıra defterleri”: 15 kısa film, 17 yönetmen

    Kısa metraj çalışmalarıyla son bir sene içinde ses getirmiş 17 sinemacıya, kısa film denen formata dair düşünüp konuşmak istediklerimizi bir bir sorduk.

  12. A’dan Z’ye: Leos Carax

    Bir çift güneş gözlüğü camının arkasına sakladığı gözleriyle eline attığı her şeye düşsel bir bakış kazandıran Leos Carax’a dair güncel bir sözlük.

  13. Pixar ve büyümek, Pixar’la büyümek

    Pixar’la büyümek güzel de, Pixar büyürken nasıl birine dönüştü?

  14. Bir ilham, umut ve güç kaynağı olarak rap müzik: Nisan Dağ, “Bir Nefes Daha”yı anlatıyor

    “Şarkı sözlerinin filmdeki diyaloglardan daha çok ipucu taşıdığını söyleyebilirim.”

  15. Başardıkları ve başaramadıklarıyla Ryan Murphy'nin tek kişilik televizyon imparatorluğu

    Irk, cinsel yönelim ve cinsiyet temsiliyeti ekseninde başardıkları yadsınamayacak Ryan Murphy’nin -yer yer hassasiyetlerini ve niyetlerini sorgulayan- fazlasıyla subjektif bir portresi.

  16. Yas, kayıp, tünelin sonundaki ışık: Yönetmenleriyle “Leylak” üzerine

    Pandemi sürecinde ön saflarda yer almayı tercih etmiş veya zorunda kalmışlara, göz göre göre yitirdiklerimize, sevdiklerine veda edemeyip yasını içinde yaşayanlara adanmış "Leylak", Tribeca Film Festivali’nden ödülle döndü.

  17. “Space Jam” aynı heyecan ve daha yüksek farkındalıkla geri dönerken

    MJ yerine LeBron, Monstars yerine Goon Squad, güncellenmiş karakter kodları, temsiller, beklentiler ve bilinmesi gerekenler.

  18. % 100 dijital dönüşüm kaçınılmaz ve çok yakın: Sudi Etuz

    Sudi Etuz markasının yaratıcısı Şansım Adalı, sanal tasarımla günlük hayatlarda daha fazla yer edinmek istiyor.

  19. Sürdürülebilir sneakerın seyri

    Sneaker tasarımlarının yüzünü doğaya dönme serüveninin seyrinden bazı dikkat çekici duraklar.

  20. Künye