/dergi/no75/kuir-hafizamiza-dijital-izler-alt-cut/
206863

Çatallı dillerin, keskin tırnakların, şefsiz orkestraların ve canavarların aşkına… Lubunyanın yeni dijital alanı Alt-cut, YouTube’dan yayınına 1 Mart’ta başladı! “Silip yeniden yazılamayacak [kuir] tarihimizi göğüslenerek” geliyor, gullümlerle kürlenmek isteyen herkesi yanlarına bekliyor ve nefrete inat büyümeye devam ediyorlar. 

Alt-cut’tan Efe Mine, Ceytengri, Akış Ka, Florence Delight ve Kiki Cicinash ile Okan Urun buluştu. Zoom’dan dosdoğru, kalplerinizin orta yerine… 

Okan: Hoş geldiniz, hoş geldiniz! Bazılarınızın kişisel YouTube hesaplarındaki paylaşımlarını ya da Instagram paylaşımlarını biliyordum. Kiminiz daha sık, kiminiz daha az paylaşım yapıyordunuz. Ama sonra bir anda Alt-cut çıktı. Alt-cut’ın ortaya çıkma nedeni nedir? Herkesin birbirinden bağımsız yaptığı işleri tek bir çatı altında toplamak mı, yoksa Alt-cut diye bir içerik şapkası üretelim ve bunun altını hep birlikte dolduralım mıydı maksat? Yani Alt-cut niye var öncelikle?

Efe: Bir çatı altında toplamaktansa bir alan yaratmaktı dijital dünyada. Lubunyalar hep aynı sıfatlarla ve aynı biçimlerle sunuluyor ya… Kendimize bir yer bulamıyoruz aslında çoğu mecrada. O yüzden dedik ki bu alanı biz kendimiz kuralım ve giderek genişlesin. Bu şekilde başladı.

Okan: Peki bu alanı kurarken birkaç kişi bir araya gelerek mi başladınız? Sen mi çağırdın Efe onları? Yoksa Flo mu telefon açtı “hadi böyle bir şey yapalım” diye? Nasıl oldu?

“Şu an için bir alana ihtiyacımız var ve bu dijital olmak zorunda.” -Efe Mine

Efe: Hepsi Alt Platform’dan Emre’nin başının altından çıktı aslında. O bir süredir ısrar ediyordu “hadi bir şeyler yapalım” diye. Ben ikna olamıyordum bir türlü. Ama pandemiyle birlikte zaten mekânlar kapandı, baskılar arttı; işte hepimizin bildiği bir sürü şey oldu. Ben de o zaman tamam dedim; bu zaman tam zamanı. Şu an için bir alana ihtiyacımız var ve bu dijital olmak zorunda. O yüzden ben de söylediğin gibi dijital ortamda üretim yapan bu yetenekli arkadaşlarımıza, kuir performans sanatçılarına telefon açtım. Bir araya geldik.

“Bir YouTuber veya content creator ne zaman otantik oluyor? Kendini kurgulayarak istediği şekilde gösterdiğinde mi yoksa kendinin en raw halini ortaya koyduğunda mı?” -Ceytengri

Okan: Peki, birazdan herkese içerikleriyle ilgili ayrı ayrı soru soracağım. Ama şimdi soracağıma herkes cevap verebilir. İzlediğim kadarıyla videolarda – belki her biriniz için süreç farklıdır – bir senaryo olduğunu hissediyorum. Yani düşünülüp taşınılmış bir şey var gibi. Belki her ânı, her noktası değil ama en azından başı sonu düşünülmüş bir şeyler var. Böyle bir senaryo ekibi mi var? Bu ekip siz misiniz? Ayrı bir kurgu ekibi ve çekim ekibi mi var? Yani kaç kişilik bir ekip var orada?

Efe: Biz varız, ben varım, bir de çekimlerde Yiğit, Emre ve Dirty Projector var ama bu kadar kişiyiz. Metinlerde de bazı videoları tek bir kişi yapıyor, bazen hep birlikte yapıyoruz. Ben de yardımcı oluyorum. O klasik YouTube klişelerinden yola çıkarak kendi fantezi dünyamızı yaratmaya çalışıyoruz. Bazıları senaryolu oluyor. Ama bazıları öyle değil; bir fantezi yaratıyoruz aslında. Bu da önemli bir şey oluyor; bu kuir hafızayı o fantezi dünyasıyla oluşturuyoruz…

Cey: Otantiklik uzun süredir yabancı YouTube’da tartışılan bir şey. Yani bir YouTuber veya content creator ne zaman otantik oluyor? Kendini kurgulayarak istediği şekilde gösterdiğinde mi yoksa kendinin en raw hâlini ortaya koyduğunda mı? Bu en raw hâli ortaya koyma olayı bazen otantiklikten uzaklaştırabiliyor. O yüzden bu yapmacıklık ve işte böyle önceden metin yazmak, veya evimizde ya da stüdyoda –ben gerçi evden en raw hâlimle de bir şeyler çekiyorum ama– makyajlı falan hallerimizle başka bir gerçeklik yaratmak bana daha taze geliyor.

Okan: Ben şöyle düşünüyorum aslında: Efe’nin de dediği gibi hepinizin o YouTube’daki trend içeriklerle ve (hayatlarımıza giren) “içerik üretmek” olayıyla dalga geçen bir hâliniz var. Kiki’den başlayacağım. Onun evlere konuk olma durumundan… Ben 83’lü biri olarak biliyorum; 90’larda “eve konuk olma” mevzuları vardı. Mesela Seda Sayan gecekondulara gidip birtakım yardımlarda bulunurdu. Sonraki dönemlerde evlere girip değiştirme, yeniden düzenleme gibi programlar yapıldı. Sonra bu tarz işler YouTube’da da yapılmaya başlandı. Kiki mesela gittiği evlere o kadar amaçsızca giriyor ki, o benim çok hoşuma gitti. Evine girdiği kişi kesinlikle umrunda olmuyor. Konunun merkezinde kendisi oluyor. Bu tarz programlarda tam tersidir ya genelde; ev sahibi ve onun eviyle ilgilenilir, ama Kiki’nin tüm derdi “sen varsın ama buraya asıl benim için gelindi” mesajı vermek. Bu formatı sen nereden esinlenerek çıkardın Kiki? Nasıl ilerletiyorsun veya niçin insanların evine girmek istedin? Ne arıyorsun o evlerde aslında?

Kiki: Stüdyoda çekmeyen sanırım bir tek ben varım. Bir de benim kameramanım da çok ayrı: Dirty Projector. Buradan ona sevgiler yollayayım. Nihal Yalçın’ın Life Sux diye bir programı vardı. Çok da keyiflenerek izliyordum. Sadece Mercan’ın evine girmişti. İlk izlediğimde bayağı keyif almıştım. Sonra onu izlerken eskilerden de böyle programlar olduğunu hatırladım. Ama kim olduklarını hatırlamıyordum. Geçenlerde Florence gösterdi. Evrim Akın, “Ev Kuşu” diye bir program yapmış zamanında. Seda Sayan’ınkini biraz araştırınca öğrendim. Neden ben de böyle bir şey yapmayayım, diye. Sonra nasıl yaparım kimlere giderim diye genel hatlarıyla düşünürken dedim ki en yakın çevreye gideyim. Drag scene’e, kuir scene’e gideyim… Zaten beni çağırmıyorlar, bu vesileyle gitmiş, tanışmış olurum. Evlerine girmiş olurum.

Gerçekten temelinde biraz bu yatıyordu. Flo’yla mesela uzun zamandır tanışıyoruz, konuşuyoruz falan ama Flo’nun kürlüğü; hiç evine çağırmazdı. Bu vesileyle evine gittim.

Flo: Çağırdım çağırdım, aşk olsun!

Kiki: Sus ayol. İlk önce en yakın olduğum kişiyi tercih ettim. Syntia ile gerçekleştirdik bunu. Ama o kadar bir anda gerçekleşti ki bu program; yasak vardı sanırım, yasaktan çıkar çıkmaz hemen Dirty’yi aradım, dedim ki böyle bir projem var. Dâhil olmak ister misin, diye sordum. Ama öncesinde Alt-cut için yapacağımı düşünmüyordum açıkçası. Kendi YouTube kanalım olabilir diye düşündüm. YouTube’a astroloji videoları çekiyordum çünkü. Kanalımda veya Instagram’da yayımlarım diye düşünüyordum. Ama bir yandan şunun da farkındaydım astroloji videoları çekerken: Canavar maskesiyle çektiğim için nefes almam, görüşüm zorlaşıyordu. Bir de bütün prodüksiyonu tek başıma yapınca benim için çok meşakkatli bir hâle geldi. Dedim ki tamam, ben vazgeçiyorum. Bu insanlar için falan değmez çektiğime modundaydım. Sonra Syntia’ya gittik. İlk videoyu çektik. Ben amatörüm, ne yapacağımı bilmiyorum. Dirty [Projector] amatör, ne yapacağını bilmiyor. Syntia zaten, “neden beni tercih ettin ki” kafasında. Tüm video boyunca öyleydi bu arada. Bir buçuk saat falan çektik.

Okan: Syntia, Alt-cut’ta birinci bölümde evine konuk olduğun değil mi?

Kiki: Evet. Birinci bölümdeki.

“Canavarı yaratırken en büyük ilham kaynağım benim toksik annemdi. Bu arada annem kara büyücü ve bunu ticarete döken bir kara büyücü.” -Kiki Cicinash

Okan Urun: O zaten senin de henüz Canavar’a geçmediğin ve sevecen davrandığın bir video. Ondan sonrakilerde “ailenizin canavarı” kimliğinin altını dolduruyorsun. Florence’ın evine gittiğinde de biraz öyle ama özellikle Cey ve Akış Ka ile olanlarda gerçekten ev sahibi asla misafir ağırlamak istemiyor, sen de asla misafir gibi davranmak istemiyorsun. O gerginlik hissediliyor ve Canavar’ın altı doluyor. “Yani niye geldi bu insan buraya?” gibi bir his yaratıyor ve çok da tatlı oluyor o rahatsızlık aslında. O canavar personasını da bu rahatsızlığı yaratmak için mi kurguladın? Tabii bir süre sonra tatlı bir canavara dönüşüyor o…

Kiki: Canavar’ı yaratırken en büyük ilham kaynağım benim toksik annemdi. Bu arada annem kara büyücü ve bunu ticarete döken bir kara büyücü. Küçükken hep böyle bir odanın içinde dabbevari görsellerle ve perdenin arkasındaki gölgelerle falan büyüyen bir insandım. Hâliyle bu spiritüellik bana da geçti. Ben resim okudum ve yıllarca hep korkunç figürler çizdim. Çizerken de korkuyordum aynı zamanda. Sonra drag yapmaya başladığımda bir anda böyle bir persona ortaya çıktı ve şunu anladım: “OK, ben zaten yıllardır Canavar’ı arıyormuşum.” Aradığım cevabın vücut bulmuş hâli oldu benim için. Ama Canavar’ın şöyle bir durumu var: Hollywood’da falan gördüklerimiz gibi öyle salt korku figüründen oluşan bir tipleme değil. Hemen eşarbını giyip, otrişini takıp pavyona çıkabilecek, parmaklarını şıklatıp, “Buraya oturmaya mı geldik ayol” tarzında şeyler yapabilecek bir canavar. Avam bir tip ve o avamlığını seviyorum aslında. Sanırım insanlar da onu seviyor.

İlk performansımda mesela insanların baktığını ama aynı zamanda da korktuklarını fark ettim. Çünkü eli yüzlü kanlı, çirkin bir şey var. Bir yandan bakmak da istiyorlar. Yanıma birkaç kişi gelip “Ben senden korkuyorum o yüzden seni takip etmek istemiyorum ama çok da beğeniyorum” diyordu. Ben de OK diyordum yani. Sonrasında bu videolarda “Orospu Seyhan” karakterinin silik olması pek Kiki’nin yapacağı bir şey değildi. Yani ben bir program serisi yapacaksam başrol, evine gittiğim kişi olmamalı. O kişi ben olmalıyım. Hatta programlarda “Bugün bu kişiye konuk olduk” değil de “Bugünkü konuğumuz buydu” tarzında bir yaklaşımla, sanki ben oraya gidip işgal ediyormuşum, orayı kendi meskenim hâline getiriyormuşum gibi bir etki yaratmak benim özellikle istediğim ve videolara kattığım bir şeydi.

Okan: Peki teşekkür ederim. Evet Ceytengri, şimdi size geçiyorum. Anladığım kadarıyla sen kendini “20 yaşında, popstar, Alt-cut’ın sahibesi ve starı” olarak tanımlıyorsun.

Cey: Evet, doğru.

Okan: Kendi videolarında da oranın sahibesi ve kraliçesi olduğunun altını çok çiziyorsun. Bir özeleştiriyle başladın Alt-cut’a. Daha önce kendi kanalına astroloji yorumları koyduğunu hatırlıyorum. Uzun zamandır izlediğim en keyifli videolardan biriydi astrolojiyle alakalı olarak. Ama sanırım birçok insan her şekilde üstüne alındı o videoyu. Yani alınmayan bile alındı galiba. Niye öyle bir özeleştiriyle başlamak istedin? Bir de şunu merak ediyorum: Ben seni o kadar iyi tanımıyorum belki ama özellikle “Dudakların Cengi” zamanında senin bir şeyleri, teatral olanla çok güzel harmanladığını düşünüyorum. Hep bir mizansen durumu var. Senin dışarı yansıtmak istediğin özellikleri sergiliyorsun ama bir yandan bunları çok mizansenli bir şekilde yapıyorsun. Hep doğru zamanlamalar, doğru duraklamalarla yaptığını görüyorum bunları. Senin bir tiyatro geçmişin de var diye biliyorum, doğru mu? Varsa bu süreci nasıl etkiliyor? Biraz karmaşık bir soru oldu hatta soru bile değil aslında ama…

Cey: [Tiyatro geçmişim] var. Lisede ailem benim sürekli yaşımdan büyük erkeklerle buluşmamdan korktuğu için çok fazla dışarı çıkmama izin vermezlerdi. O yüzden hep tiyatro kursu, dans kursu gibi şeylerle sosyalleşme sağlıyor ve koli yapıyordum.

Önce belediye tiyatrosunda bir yere girdim. Sonra devlet tiyatrosuna geçtim. Sonra özel bir tiyatroda eğitim aldım falan. Aslında hiçbiri o kadar tutmadı, hiçbirinde o kadar parlamadım. Çünkü orada hep daha maskülen roller oynamamızı bekliyorlardı bizden ve benden de o çıkmıyordu. Çıktığında da işte tutuk, iyi görünmeyen bir şey oluyordu. O yüzden çevremdeki herkes kendisini benim iyi bir oyuncu olmadığıma inandırmıştı. Ama benim kendime inancım tamdı. Böyle başlayayım. Yani orada alan bulamadığımın farkındaydım. Sonra drag yapmaya başlayınca her şey yerli yerine oturdu. Aynı vizyona sahip olmam gereken bir yönetmen yok, istediğim şekilde hareket edebiliyorum, biraz aldığım eğitimle sahnede ne yapmam, nasıl durmam gerektiğini biliyorum. Hem kendimi istediğim gibi presente edebiliyordum hem de o tiyatro geçmişimin meyvesini yiyordum. Boğaziçi’nde şöyle bir performansla başlamıştım gösteri hayatıma: Küçük şehirden veya köyden gelmiş Naciye, kendini pavyonda buluyor ve oranın starı oluyor falan ve bir daha asla geri dönmüyor. İstanbul’a yeni gelmiştim zaten ve kendi hayatım için aslında kurmak istediğim şeyi gösterdim insanlara. Sonra da gerçekleştirdim galiba bir tık.

“‘Şimdi sizi biraz gıcık edeceğim ama o kadar da etmeyeceğim’ meselesinde insanlara hem empati kurabilecekleri hem de gıcık olabilecekleri bir şey veriyorum. Zaten gıcık oldukları şeyler de kendilerinde gıcık oldukları başka özelliklere bağlanıyor. O yüzden psikolojik bir oyun oynuyorum seyircilerimle.” -Ceytengri

Okan: Yine 90’lar çocuğu olarak; Rezzan Kiraz vardı mesela bizim zamanımızda, astrolog. Geçerdi kamera karşısına ve tüm burç yorumlarını söylerdi işte. Hafif witchy bir tarafı da vardı Rezzan Kiraz’ın. Senin sadece onu yapmadığını biliyorum tabii ama o astroloji videosu ve diğer video herkesin aklında kalan, çok konuşulan videolar olduğu için söylemek istiyorum: Böyle sürekli herkese yargı dağıtan ama “ben aslında yargı dağıtmıyorum” diye ters köşe yapan bir hâlin var. Senin personanın genel olarak “aslında ben sizi gıcık etmek için buradayım ama o kadar da gıcık etmiyorum” diyen bir tarafı var. Bu senin çok hoşuna gidiyor bence. Sen bundan zevk alıyorsun ve bunun içine çok ilginç şeyler de ekliyorsun. Gerçekten eleştirmek istediğin şeyleri de içine yerleştiriyorsun. Bu bahsettiğim tavır mı sana bu olanağı sağlıyor? Merak ediyorum.

Cey: Aslında burçlarla ilgili eleştirilerimi yazarken çok astroloji araştırdığımdan veya şu ev şu açıya girdiği zaman böyle olur diye bildiğimden değil de, etrafımdaki insanlara gıcık olduğum anları yakalıyorum. Onları burçlarına göre gruplandırıyorum ve ortak yönlerini buluyorum çoğunlukla. Etrafımda sinir olduğum insanlara aslında açık mektup yazıyorum. O yüzden üstüne alınmak isteyen herkes aslında alınmalı. Çünkü materyalim sizsiniz. “Şimdi sizi biraz gıcık edeceğim ama o kadar da etmeyeceğim” meselesinde de insanlara hem empati kurabilecekleri hem de gıcık olabilecekleri bir şey veriyorum. Zaten gıcık oldukları şeyler de kendilerinde gıcık oldukları başka özelliklere bağlanıyor. O yüzden psikolojik bir oyun oynuyorum seyircilerimle.

Okan: Senin Aslışah’la olan işinde de bir parodi görebiliyoruz aslında. Hani YouTube’da birilerini konuk almak ve bir anda o iki konuğun birbirine abartılı iltifatlar etmesi falan… YouTube’daki samimiyet dozları hakkında ne düşünüyorsun? O Aslışah’la olan video da bir tür samimiyet parodisi gibiydi. Sen ne düşünüyorsun YouTube’da o tarz konuklu programları izlediğinde?

Cey: Gösterilerde ya da sosyal medyadaki birtakım videolarda; birilerinin seyirci birilerinin konuşmacı olduğu herhangi bir yerde, o konuşmacıların seyirciyi daha rahat ettirmek için birbirleri arasında o saygı, sevgi illüzyonunu yaratması bana çok mantıksız gelmiyor. Ama bunu yaparken çok kolay aptal gibi görünebiliyorlar. Bu da beni eğlendiriyor. Yani gerçekten iki samimi dostun sohbetini izlemek keyifli ama aslında samimi olmayan ve samimiymiş gibi davranan iki insanın sohbetini izlemek de bayağı keyifli. Çünkü oradaki fake’lik, o bağ kurma çabası aslında benim gündelik hayatta da çok yaşadığım bir şey. Herkesle o kadar kolay bağ kurulmuyor ilk tanıştığında veya uzun bir süre. O sosyal oyunu oynamak zorunda kalıyorsun. Bunu kamera önünde daha abartılı yapmak da sanırım mantıklı oluyor.

Okan: Bence de öyle.

Cey: Daha kolay empati kurulabilir bir şey oluyor belki abartıldıkça. Daha göze sokulur bir şey…

“Bir bırakın, bakın rahatlayacağız hep beraber. Bir konuşalım, herkes konuşsun. Niye konuşmuyoruz? Bütün herkes rahatlayacak, yeşilleneceğiz, çiçek açacağız, çiçek bahçesinde olacağız, gibi geliyor.” -Florence

Okan: Peki sana da Kiki’ye de yine döneceğim. Şimdi bir Flo’ya geçeyim. Florence, Kiki’nin senin evine geldiği epey uzunca videoyu izlerken bazı notlar aldım. Video yorumlarına baktım, orada da sözünü etmişler. “İnsanları rahat bırakırsanız taze soğana dönüşebilirler” diyorsun videoda. Senin Alt-cut dışındaki videolarını da izledim. Alt-cut’taki videolarına videolarına gelmeden önce; genel olarak bu ülkedeki insanların ve özel olarak kendinin ne kadar rahat bırakıldığını ya da ne kadar rahat bırakılman gerektiğini, bırakılırsan neler olabileceğini şöyle bir anlatır mısın bana? Biliyorum ağır bir soru, ama söyler misin düşünceni?

Flo: Gerçekten ağır bir soru. Sürekli yapamadığım şeyleri belki de bir bahane bulurcasına sansüre bağladığım için -ve bu sansür sadece yaşadığımız toplumda değil kendi küçük topluluklarımızda da olabiliyor- çok çektim sansürden. Çevremde duyduğum hikâyeler ve kendi yaşamım nedeniyle zaten kendimi sansürlemiştim 15 yaşıma kadar. İnsanlar adımı sorduğunda söylemiyordum falan. Oradan gelen bir özgürleşme hasreti belki de… O yüzden bir şekilde hep bunun öneminden bahsediyorum. Belki çok uç şeyler söylüyorum; bir sanal seks anlatırken veya daha sıradan bir şeyde, İstanbul’un kuruluşunda bile yani… Biraz rahatlamalılar, çok gerginler orospuluğa karşı. Orospuluk neden bu kadar rahatsız edici bir şey yani! Orospu, şehri dini birleştirerek kurmuş falan dedim, ekşi sözlük’te başlık açıldı “İstanbul’un kuruluşuna saygısızlık eden drag queen” diye. Hep buradaydık, hep var olduk buralarda; bu tür insanlar veya şu an azınlık olan insanlar… Belki sizden önce buradalardı, size tuvaleti öğrettiler falan… Onları görmezden gelen şeyleri söylemek; hep bir tabu olması, o tabular üzerinden gidiyorum. Bir bırakın, bakın rahatlayacağız hep beraber. Bir konuşalım, herkes konuşsun. Niye konuşmuyoruz? Bütün herkes rahatlayacak, yeşilleneceğiz, çiçek açacağız, çiçek bahçesinde olacağız, gibi geliyor.

Okan: Senin videolarında, mesela hem sanal seks videonda hem alışveriş videonda, sanki hep böyle kadim bir durum var. Biraz da senin personanla ilgili o. İstanbul gibi konumlanıyorsun. Kadim ve herkesten çok daha derin bir bilgiye sahip gibisin, bu konu çok minnacık bir konu da olabilir ama sanki hep bilen ve görmüş geçirmiş bir hanımefendinin hatıraları ve paylaşımları gibi bir durum var. Çok da yakıştırarak yapıyorsun bunu kendine. Neden böyle konumlanıyorsun? Bunu merak ediyorum.

Flo: Benim hayranlığımdan geliyor aslında. Hep soruyorlar “idolleriniz kim, kimleri örnek alıyorsunuz?” diye. Türkiye’de yaşamış ve şu an tırnak içinde azınlık diyebileceğimiz milletlerden, eski İstanbullu kadınların, hanımefendilerin röportajlarını, onların konuşma şekillerini eskiden Yeşilçam’da falan görüyorduk. Ama yavaş yavaş yok oldu zaten çünkü sistematik bir dışarı itiş var. Müslüman yaşı büyük bir kadını da örnek alıyorum tabii ki. Onlarda çok etkilendiğim şeyler var. Babamın teyzesi vardı. Gülerken altına kaçırırdı ve sürekli cinsel içerikli, bel altı espriler yapardı. Bunların çok büyük değerlerimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlar belki de görmediğimiz kuir yaşamlar. Bir yerde performansla kendilerini de eğlendiriyorlar. Onları ve bir yandan da bu kimlik olayını…

Okan: Aslında İstanbul’un çok kimlikliliğini de anlatıyorsun sen bir yandan. Ama tabii o eski İstanbul hanımefendisinin sanal seks sırasında nefes nefese kalışı falan büyük bir ters köşe yaratıyor.

Flo: Tabii ki. Bunların bir araya gelmesi işte şey yapıyor: “OK, buradayız.” Yani ben dinlenmiyorum genellikle, öyle hissediyorum. Özellikle yaşımız genç olduğu için… Burada çoğu arkadaşımla yakın yaşlardayız, community’de dinlenmediğimizi düşünüyorum. O yüzden, “OK, hadi bu role play’le ne oluyor bakalım”ı görmek istedim. Hani sakalım da var. Bu kabul edecekleri bir şey gibi… Boomer’ları özellikle çekiyor böyle konuşma tarzı. Çünkü bazen bizim konuşmamızla bile dalga geçiyorlar, bu “falanlarımızla” bilmem nelerimizle… Onların da vardı zamanında, dile girdi belki. “OK, sizin anlayacağınız dilde de bir şeyler söylüyoruz, konuşuyoruz” gibi oluyor… O açıdan yaşlı bir karakter, evet.

Okan: Peki Akış Ka, şimdi sana dönüyorum. Şöyle bir baktım da sen en çalışkanlardan birisin Alt-cut’ı videoyla beslemek konusunda. Zaten izleyenler biliyorlar, ama ben yine de şunu söyleyeyim; sen genellikle yemek yiyorsun. Herhangi bir şey yiyorsun ve bitiriyorsun da o yemeği videonun sonuna kadar. Yemek sırasında toplumsal, ekonomik, politik ve tabii  bireysel konulara da değiniyorsun. Öncelikle bunları sen mi yazıyorsun? Metinleri, konuları önceden mi belirliyorsun? Yoksa doğaçlama bir şekilde mi ortaya çıkıyor? Gerçi bazıları doğaçlama olamayacak kadar üzerine çalışılmış görünüyor. Özellikle salçalı makarna yediğin video (herkes bunu söyleyecektir zaten) bir galeride sergilenecek türden. Oluşturduğun şeyin arkasında nasıl bir düşünce var?

Akış: Ben uzun süredir istiyordum zaten böyle mutfak videoları yapmak. “Yemek yiyeyim ve bir şeyler konuşayım” videoları gibi… Sonra Alt-cut olayı başlayınca Efe’yle bunu çok konuştuk. Ben bunu yapmak istiyordum çünkü yemek yemeyi seviyorum ve yemek yerkenki görüntümü de seviyorum. Bunu da çok duyuyorum arkadaşlarımdan falan. Tabii sevmeyen de oluyor. Ama onlar kendi kişisel şeylerinden. Hani bazı insanlar sevmez ya böyle ekstravaganza yemek stillerini; sese falan duyarlılıkları vardır. Onun dışında herkes sever ama yani. Öyle de bir gacıyım… Neyse Efe’yle çok konuşuyorduk. Benim birkaç fikrim vardı, Efe’nin fikirleri vardı. Ekonomik kriz videosu biraz daha Efe’nin metni gibi… Her videoda Efe yok, bazılarında ben varım. Çoğunlukla Efe rejide ve çekim esnasında var. İletişimi çok rahatlatıyor beni. Çünkü ben kendim nasıl görüneceğimi çok tahayyül etmiyorum. Genel yaklaşımım kendimi free bırakmak ve onun yapmak istediği şeyi gözlemlemek. Ama YouTube çok alışkın olduğum bir yer değil. O yüzden Efe’nin bir göz olarak bunu değerlendirmesi, “sen şunu da yapabilirsin aslında” demesi benim biraz daha kompakt bir şey yapmama neden oluyor aslında. O ekonomi videosunda da 3-4 take aldığımız yerler var. Çoğunlukla her videoda var, bir tek onda değil.

Okan: İçerik ve yemekle kurduğun ilişki; onu aynı zamanda hem güzel bir şey hem de bir atık gibi kullanman çok ilgi çekici… Divine’ı çağrıştıran bir şey var. Mesela bu senin düşündüğün ve istediğin bir şey miydi bu videoları yaparken?

Akış: Benim kendime referans aldığım bazı insanlar var. Divine da bunlardan biri. Yani şeyi seviyorum; bir şeyi yaparken onu estetik olarak değil, o estetikliğin tam zıttı bir yerden başka bir estetikle sunabilmek, diyeyim. Bunu çok seviyorum Divine’da. Ama salt Divine’dan bir şeyler almak gibi bir şey değil. Ama o yorumları da anlayabiliyorum.

Efe: Ama ben bir şey söyleyeyim mi burada? Referans falan değil, sen bayağı öyle bir insansın.

Akış: Evet öyle bir şey var ya. Ben günlük hayatımda da öyleyim. Günlük hayatımda da öyle yemek yiyorum, yemek yerken öyle hikâyeler anlatıyorum, bol bol kürleniyorum falan böyle.

“Ben kişisel olarak zaten linç yemeyi çok seviyorum; insanların kötü şeyler yazmasını. Biraz da onun için yapıyorum. Çünkü kötü konuşulmak da çok güzel bir şey yani.” -Akış Ka

Efe: Onunla yemek yememin her defasında “Bu âna sadece ben tanık olmamalıyım, bunu ânı başkaları da görmeli” diye kuduruyorum, bazen sinirleniyorum. “Niye bir tek ben yaşıyorum bunu” diye…

Akış: Ben seviyorum bir şey yaparken başka bir materyal veya olay katmayı. Nasıl örnekleyebilirim bunu? Yeteri kadar örnekliyorum ya YouTube’da…

Okan: Peki, bunu genel olarak herkese soruyorum. Hepiniz bunu kısa kısa yanıtlayabilirsiniz kendi işleriniz üzerinden. Hem olumlu hem olumsuz olarak ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Tepkiler nasıl bir yelpazede geliyor? Çok rahatsız edici boyutlarda tepkiler oluyor mu? Yoksa gayet rahat mısınız? Nasıl karşılanıyor yani videolar?

Akış: Ben kişisel olarak zaten linç yemeyi çok seviyorum; insanların kötü şeyler yazmasını. Biraz da onun için yapıyorum. Çünkü kötü konuşulmak da çok güzel bir şey yani. Konuşuluyor olmak güzel, öyle bir kafadayım. Kötü şeyler geliyor ama iyi şeyler daha çok geliyor gibi. Geçen gün biri şey yazmış, çok güldüm ona. Normalde çok bağırmıyorum videolarda. En son gökkuşağı ve pink washing konuşurken çok bağırdım falan. Şöyle yazmış: “Bağırınca çakma Divine’a dönüyorsun, kültürlü gözüküyor.” Güldüm mesela. Şu âna kadar aldığım en kötü yorum buydu bence.

Okan: Bu yine tatlı bir şey. Referanslı bir yorummuş.

Akış: Evet evet, daha kötü yorumlara da gülüp geçiyorum yani. Sayfalarca küfür yazanlar da oluyor. TikTok’ta çok garip yorumlar var asıl.

Efe: Bu arada TikTok kanalımız da çok iyi.

Okan: Ha sizin bir de TikTok kanalınız var.

Efe: Evet, asıl yorumlar orada zaten.

Okan: OK, ondan da bahsedelim. Ama bu sorunun cevabını bir tur alalım. Kiki sana ne gibi yorumlar geliyor Alt-cut videolarında?

Kiki: Ben TikTok’ta çok var olamıyorum çünkü TikTok beni banlıyor. Suratımdan dolayı. Korku ögesi olarak girdiği için o maske. Kişisel TikTok hesabımda da öyle. Videolarım siliniyor veya izin istenerek izlenebiliyor falan. Benim drag maceram, yani sahneye çıkışım zaten çok eski değil. 1 yıl falan oldu herhalde. O 1 yılın 5 ayında falan sahnedeydim. İnsanlara Kiki’yi tanıtma fırsatım çok olmamıştı. Bu videolar sayesinde insanlar Kiki’nin ne olduğunu yavaş yavaş görmeye başladılar. Çünkü uzun videolar çekiyoruz ve bazıları kafamda kurguladığım şeyler oluyor. Gitmeden önce “bunu sorabilirim, şunu yaptırabilirim karşı tarafa” gibi… Ama genelinde bir doğaçlama gerçekleşiyor. Ceytengri’yle olan son videoda özellikle çok fazla linç geldi yorum olarak. Instagram hesabıma mesaj da geldi “çok uğraşma yapamayacaksın” ya da “diğer kişilerin yanında senin ışığın sönük kalıyor” tarzında.

Okan: Bu sanırım genel olarak YouTube’da herkesin herkese yazdığı bir şey. Ama Alt-cut’ın kuir ve drag çerçevesinde işler yapan bir kanal olduğunu düşünürsek daha sert yorumlara maruz kaldığın oldu mu?

Kiki: Hayır. Aslında Alt-cut’taki videolarda yaptığım işi genel olarak tatlı buluyorlar, sevecen buluyorlar. “İyi ki böyle bir konseptle karşımıza geldin. Seni daha fazla tanımaya başladık.” falan diyorlar, bu hoşuma gidiyor. Ama diğeri de hoşuma gidiyor bu arada. Hepimizde olduğu gibi benim de görünür olma isteğim vardı. Olumlu ya da olumsuz görünür olmaya başladık, which is bence muhteşem. Gözlerine soka soka bir şekilde “canavar da burada” dedik. Canavarı çok rüküş bir şekilde gösterdiğim zaman, ne bileyim askılı giydiğimde vücudumdan çıkan yağ da orada, bacağım da orada, işte giydiğim iğrenç kıyafetler de orada falan fistan… O yüzden iyi oluyor. En son işte birinden duyduğum şu yorum herhalde maksimumu olabilir: “Çok güzelsin, tatlısın ama seni izlerken korkuyorum ve midem bulanıyor o yüzden izlemek istemiyorum.” Daha önce de söylediğim gibi. Ben de tamam, dedim. Yani hoşça kal, teşekkür ederim.

Okan: Aslında kamusal alanda her kendini sahneye koyuş bir şekilde eleştiriye açıklık getiriyor. Cey sen bununla nasıl baş ediyorsun ya da gayet OK misin? İyi mi geliyor bu kadar kamusala açmak?

Cey: Bir önceki kanalımda videoları çekerken ağır depresyondaydım ve bu belli oluyordu. Genelde bakımsızdım, duş bile almadan kameranın önüne oturuyordum falan. İnsanlar da hem buna hem de herhangi bir cinsiyete uyuşmamama çok ağır yorumlar bırakıyorlardı sürekli. Bir yerde pis bir zevk alıyordum bundan. Kendime yaptığım bir şeydi yani bu. Alt-cut’a başlarken daha iyi bir headspace’teydim. Videolarımın çoğunda daha presentable hâldeyim. O yüzden daha az o tarz yorumlar alıyorum. Genelde ne kadar itici olduğumla ilgili yorum geliyor. O da alışkın olduğum bir şey yani uzun süredir. O yüzden pek işlemiyor. Çok fazla kötü yorum almıyorum. Ama bütün videoların altına şey yazıyorlar: “Ceytengri’nin yeni videosu ne zaman gelecek?” O sevgiyi hissetmek iyi geliyor.

Okan: Güzel. Peki Florence sen nasıl yaşıyorsun yorumları? Ya da yaşıyor musun? Hiç bakıyor musun? Yoksa umursamıyor musun?

Flo: Bana genelde tarihe saygısızlık üzerinden, ulusalcı kimlikler saldırıyor. Sadece Türkiye’deki ulusalcılar değil, Yunanistan’dakiler de saldırıyor bazen. İstanbul’un kuruluşuyla ilgili kanala giriş videom var ya –mükemmel bir girişti, benden başkası yapamazdı bunu– orada mesela orospu denmesi… Orada Ortodokslardan bahsediyorum veya ondan öncesinden bahsediyorum; “pagan bu insanlar size ne oluyor yani” falan oluyorum. Onun dışında fotoğraflarımın altına bolca geliyor. Bir yerde twerk yapmışım mesela, onun altında Kabe emojisi mi ne vardı… Onun altına “siz yanacaksınız” bilmem ne, bir sürü mesajlar… Ayasofya’yı etiketliyorum genellikle fotoğraflarıma ya da Konstantinopol olarak yer bildirimi yapıyorum o taraflarda. O zaman da yine Yunanistan ulusalcıları buluyorlar. O yorumları çevirttiriyorum arkadaşlarıma ya da kötü İngilizceleriyle yazıyorlar o uçak fotoğrafı olan profile yazıyorlar, ulusalcı saldırılar, milliyetçi, faşist hareketler oluyor. Onun dışında seviyor insanlar. Benim için de şu challenge var: Konuşmamla ilgili zaten hep sorun yaşıyorum kendi kanalımdaki videolarda da. Şimdi bir değişim var. Konuşmam değişti.

Okan: Şimdi artık tane tane konuşuyorsun. Bayağı TRT spikeri gibisin sen artık.

Flo: Çok incesiniz. Neyse, 15 yaşıma kadar konuşamamış olmanın verdiği bir challenge bu. Kendi yarattığım bir challenge. Onun üstesinden gelirsem çok memnun ediyor bu beni. Çünkü kendimle ilgili değiştirmek istediğim bir özellikti. Çünkü utandığı için 15 yaşına kadar insanlarla doğru düzgün konuşamayan o çocuğun söyleyemedikleriyle yapıyorum. Artık böyle hiç susmuyorum. O yüzden videoları editlerken insanlar kanser oluyor büyük ihtimalle. Ama öyle bir şeyim var her şeye dair, biliyormuşçasına…

Okan: Efe sana bir sorum var. Bazen videolarda birbirlerine laf atıyorlar. Akış Ka, Cey’in “42 cm” videosunu kendi yemek yeme videosundan çaldığını iddia ediyor. Sonra biraz yumuşatıyor durumu. Sanırım Cey’den çekiniyor. “Beraber yeseydik daha iyi olurdu” diyor. Cey kendi programında Akış Ka’nın şarkısını kötülüyor. Florence, sanırım, hiçbirinden bahsetmeyerek “en iyisi benim” mesajı veriyor, onları cezalandırıyor gibi. Kiki zaten evine girdiği kişiye “sen çekil bakayım şuradan” tepkisini hissettiriyor. Bu insanlar hiç bir araya gelecekler mi Alt-cut’ın herhangi bir videosunda? Yoksa ayrı ayrı atışmalar mı olacak hep?

Efe: Yani şu anda prodüksiyon aşamasında. Güzel bir haberimiz olabilir bu konuda. Hepsini aynı evde görmek gibi bir projemiz var. Bu videolarda da ona küçük bir hazırlık var gibi.

“Drag’de benden önce yapılan her şey şu an benim kendime daha rahat alan bulabilmemi sağlıyor. Şu an çok rahat alan buluyorum demiyorum. Ama 10 sene öncesine göre daha rahat alan buluyorsam, bu gerçekten geçmişte olan şeyler sayesinde.” – Akış Ka 

Okan: Böyle olmadığını biliyorum ve böyle olmadığı için de çok tatlı bir yerden işliyor ürettikleriniz ama yine de belki bunu da düşünüyorsunuzdur diye sormak istiyorum… Videolarınızı herhangi bir mesaj vermek, herhangi birine cesaret vermek için yapmıyorsunuz. Ancak sunduğunuz şov ya da ortaya çıkardığınız iş diyelim, günün sonunda esin verici bir şey olabiliyor. Hem kendi kuşağınız hem de sonradan gelecek olanlar için –hepiniz çok gençsiniz ama– böyle bir amaç hissediyor musunuz üretirken? Yani öyle hissetmiyor gibisiniz. Tamamen tadını çıkarıyor gibisiniz. Ama yer yer küçük tatlı detaylarda ekranın diğer tarafındaki kişiye göz kırpan bir hâliniz de var gibi. Öyle bir sorumluluk hissediyor musunuz yaparken? Hep öyle bir durum oluyor ya Türkiye’de; bir mesaj verilmesi gerekliliği… O ağırlık yok sizde ama güzel bir cesaret titreşimi de yayıyor yaptığınız işler. Cey sen ne düşünüyorsun?

Cey: Ben lisedeyken Madır Öktiş, Debonair Detsuki, Krutzog videolarını çok izlerdim. Bursa gibi daha konservatif bir yerde yaşarken bana umut oluyordu. “Hmm İstanbul’da yaşayan, gayet mutlu ve özgür olan kuir insanlar var. Benim de İstanbul’a gitmem 1-2 sene sürer.” falan diye plan yapabiliyordum ve ümitlenebiliyordum. Bunun bilinciyle içerik üretiyorum ama sürekli bunun etkisi altında kalmamaya çalışıyorum. Çünkü bir rol model olmaya çalıştığın zaman bir fake’lik geliyor. Çok da iyi bir rol model olamıyorsun herhalde. Sanırım olay biraz kafanı yaşamakta.

Okan: Akış, sen ne düşünüyorsun?

Akış Ka: Ben de Ceytengri gibi düşünüyorum. Buna ek olarak mesela ben drag yaparken drag’de benden önce yapılan her şey şu an benim kendime daha rahat alan bulabilmemi sağlıyor. Şu an çok rahat alan buluyorum demiyorum. Ama 10 sene öncesine göre daha rahat alan buluyorsam, bu gerçekten geçmişte olan şeyler sayesinde. Şu an biz bunu yapıyorsak, bu da gelecekte pek çok şey için alan sağlayacaktır. Hem kendi deneyimimden bunu görüyorum hem de bu deneyimi incelediğimde geleceği de görebiliyorum. Ama Ceytengri gibi ben de buna çok bağlı kalan bir yerde değilim. Çünkü buna çok bağlı kaldığında fazla didaktik bir şeye de dönebilir ya bu; öyle bir şey istemiyorum yani. Burada hiçbirimizin yapmaya çalıştığı öyle didaktik bir şey değil. Yani bu alanda didaktik bir şey değil. Ben videolarda bir şeyler öğretiyorum böyle küründen. Ama o didaktikliği de istemediğim için çok öyle bir kafaya girmiyorum.

Okan: Flo sen ne düşünüyorsun?

Flo: Belki yukarıdan olacak ama çok küçük şeyler bana umut verebiliyordu küçük şehirde yaşarken. O yüzden farkındayım, oradasın ama geçecek. Çok uç şeyler yapıyoruz belki o da öyle bakacak o yaşta, o şehirde yaşarken. Ama farklı bir yer mümkün. Farklı bir yer var, güvenli bir yer var. O yalnız hissettirmeme konusunu ben hep düşünüyorum ve olabildiğince aslında konuşurken influencer da olmaya çalışıyorum. Bazen rol model ediniyorsun. Rol model değil de belki sevdiğin birisi ve kendine benzediğini düşünüyorsun. O kişi bir anda o kadar saçma bir şey söylüyor ki paramparça oluyor düşündüğün şey. O yüzden özellikle dikkat etmeye çalışıyorum kullandığım kelimelerin kapsayıcılığına. “OK, çok benzer bir deneyim var burada ve yakın hissedeceğim” fikrini kurmaya çalışıyorum.

Okan: Peki. Alt-cut açılalı çok fazla olmadı ve epey takipçisi var. Dedim ya ben de bugün bütün videoları tekrar izledim. Maşallah her seferinde iki reklamla izledim. Belli ki çok kısa bir sürede takipçi ve izlenme oranları güzel seviyelere gelmiş. Böyle büyük hedefleriniz var mı? “Çok büyüsün ve milyonlar izlesin istiyoruz” gibi yoksa “Aman aman çok büyümesin, belli bir yerde butik kalsın” gibi mi düşünüyorsunuz? Var mı bir öngörünüz?

Akış Ka: Ben açıkçası ünlü olmak istiyorum ya. Ünlü olma isteğimin kaynağı da şu; ünlü olmayı ünlü olmak olarak ele almıyorum. Belli stereotipte insanların ünlü olduğu bir yerdeyiz. Başka insanların da ünlü olabildiğini göstermek gerekiyor yani. Lubunya kimlikleri için de bahsediyorum yani. Orda da belli stereotipte kişiler hep ünlü oluyor. Eleştirdiğim bir şey değil bu. İnsanların kimliklerini eleştirmiyorum. Sadece medyanın ve toplumsal kültürün başka şeyleri de ünlü etmesini istiyorum. O yüzden ünlü olmak istiyorum.

Okan: “Birileri ünlü olacaksa biz ünlü olalım” diyorsun aslında.

Akış Ka: Tam da öyle bir şey. Biz zaten politikliğimizden güç alan insanlarız. Bu politikliğimizle bir şeyler üreten insanlarız. Artık bu sanatın da, bu üretimlerin de ünlü olması gerektiğini düşünüyorum. Öyle bir yerden bakıyorum.

“’İçerik üreten’ insanların artmasını ve kanalın bu şekilde büyümesini istiyorum.” -Efe

Okan: Efe sen ne diyorsun?

Efe: Yine Alt-cut’la ilgili bir şey söyleyeceğim. Biz yola bu şekilde, bu insanlarla başladık. Ben kanalda katılımcıların artmasını istiyorum. En başından beri amaçlarımızdan bir tanesi de bu. “İçerik üreten” insanların artmasını ve kanalın bu şekilde büyümesini istiyorum. Başladıktan sonra bana çok yazan oldu, “Biz de şunu yapmak istiyorduk aslında” diye. Bu şekilde hem prodüksiyon anlamında yardımcı olabiliriz hem de ne bileyim, geliştirme anlamında yardımcı olabiliriz. İzleyici olarak büyümesini değil de katılımcı olarak büyümesini istiyorum yani. O şekilde bir vizyonum var. Bir de önceki konuyla ilgili bir şeyler diyecektim ama onun için geç mi oldu acaba?

Okan: Hayır, söyle söyle.

Efe: Hani insanlara ilham vermek ve onlara alan açmakla ilgili şeylerden bahsetmiştik ya. Ben Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyorum. Biz bunları çekerken Boğaziçi direnişi başlamıştı, Kartepe’ye gitmiştik Kübra’nın filmini yapmaya. O zaman olaylar şiddetlendi, gözaltılar oldu. O zaman inanılmaz “Ben şu an ne yapıyorum” filan diye hissediyordum… Şunu da düşündüm kızlarla konuştuktan sonra: “Bekletsek mi biraz daha, şimdi yayınlamasak mı acaba?” Ama bu da bir mücadele şekli sonuçta, görünürlük vesaire… O yüzden o anlamda da önemli. Bizler için de bir motivasyon ve direniş kaynağı. Onu söylemek istedim.

Okan: Ben de öyle düşünüyorum. Hakikaten devam etmeniz, hiç ara vermemeniz çok önemli. Hiçbir şekilde bir araya gelinemeyen bu dönemde videoların gerçekten bizi eğlendirmesi, bunu yaparken de başka bir sürü meseleyle ilgili küçük küçük iğnelemesi… Dizi izliyormuş gibi izledim ve çok hoşuma gitti. Herkesin bölümü ayrı bir dizi gibi… O yüzden bence o karakter çokluğu da çok güzel bir şey; Alt-cut’ın açık bir platform olması.

Efe: Bir şey daha söyleyeyim büyüme konusunda. Bir yandan motivasyon kaynağımız, dijital bir iz bırakmak kuir hafızaya dair. Çünkü öncesinde bunu yapıyorduk ya da yapıyorlardı tırnak içerisinde normal hayatlarımızda. Ama artık öyle bir şey kalmadığı için bu dönemde dijital bir iz bırakalım istiyorum. Videolarda da bu döneme ait içeriklere çalışıyoruz genelde. Nasıl yapıyoruz onu da tam bilmiyorum bir yandan espriyi açıklayan insan olmak da garip oluyor.

“Alt-cut’ın başarısı orada da: Sizin dünyanız gibi duruyor, ama sizin dünyanız aslında ülkenin de içinden geçtiği dünya. Dolayısıyla orada çok güzel bir köprü var kurduğunuz.” -Okan

Okan: Şu an sadece kuir dünyanın değil Türkiye’nin de içinden geçtiği birtakım konulara değiniyorsunuz aslında.

Efe: Aynen. Orda farklı dinamikler de var tabii. Sansürüydü, otosansürüydü, nasıl yapacaksın falan… Ama yine de onu amaçlıyoruz.

Okan: Bence Alt-cut’ın başarısı orada da gibi görünüyor. Sizin dünyanız gibi duruyor, ama sizin dünyanız aslında ülkenin de içinden geçtiği dünya. Dolayısıyla orada çok güzel bir köprü var kurduğunuz. Peki, benim sorularım bu kadar. Sizin söylemek istediğiniz şeyler var mı? Alt-cut’la ilgili veya canınızın istediği, eklemek istediğiniz şeyler?

Kiki: Ben diğer soru için bir şey söylemek istiyorum. Videoları izlerken, yani küçükken bulunduğum şehirden kurtulmak istediğim zamanlardan bahsediyorum, çok fazla örnek bulamıyordum. Yani şişman ve çirkin diyebileceğimiz, güzel hazırlanmamış –yani doğallıktan yana olduğum için falan değil de– olanı gösteren, bir şeyi sansürlemeden sunan çok fazla örnek yoktu. Cey’in söylediği gibi işte Öktiş falan vardı o zamanlarda. Onun eksikliğini çok fazla yaşadım büyüme evrelerinde. Bu da hâliyle varoluşumda bir mücadele yarattı. Daha doğrusu mücadele etmek zorunda bıraktı. İşte bir yerlerini gizle, rahat giyinme, korse tak vesaire… Kendi videolarımda da en azından bunu yapıyorum; kat kat giyiniyorum, çirkin giyiniyorum. Yüzde 100 insanlara örnek olmak için bunu yapıyorum demiyorum ama bunun da etkisi var açıkçası. Bunu yapmak hoşuma gidiyor.

Okan: Kaldı ki bununla ilgili sözlerin de oluyor. Mesela altyazı geçerek Florence’ın tuvaletinin şişman kapsayıcı olmadığını belirtebiliyorsun.

Cey: Ay Kiki seni çok iyi anlıyorum. Medyada hiç zayıf ve güzel kız da yok.

Kiki: Çok haklısın.

Okan: Florence senin son bir sözün var mıdır?

Flo: Bize desteklerine muhtacız diyelim ve alkışlarına. Bütün içeriklerimizi sanırım izin veriyoruz bir yerlerde paylaşmalarına kesip kullanmalarına bizi meme hâline getirmelerine. Postları paylaşmak veya kaydetmek aslında galiba Instagram’ın yeni dinamikleri, algoritmaları… Böyle destek verebilirler bize, hiç para harcamadan. Bizim motive olmamıza ve daha çok içerik üretmemize katkı sağlayabilirler sadece bunları yaparak.

Akış: Ben de ekleme yapacağım aslında Kiki söylerken aklıma geldi. Benim yemekle kurduğum bağ aslında şöyle bir yerden kaynaklanıyor; bütün medyada, YouTube’da, orada burada sağlıklı beslenme ve formda kalma içeriklerini gördüğümüz zaman benim orada iğrenç bir şekilde kilolarca yemek yemem o kadar doğru bir yaklaşım ve o kadar doğru bir cevap ki herkese. “Sana sormayacağım ne yiyeceğimi” gibi… Şişmanlığımı da o kadar doğru gösteriyorum ki ben kişisel olarak, çok hoşuma gidiyor. Nefret edilen şişman modelini birebir yapıp izlettiriyorum. O kadar tatmin ediyor ki bu beni. Bundan bahsetmek istedim.

Kiki: Bunu izlettirmenin şu kısmı güzel, mukbang videoları diye bir akım var uzun zamandır ama şey diyordum izlerken: “Bunu yiyip doyuyor musun gerçekten?” Hiç mi bir tencere makarnayı bitiren bir örnek olmaz yani şapur şupur iştahla…

Akış: Koreliler çok iyi.

Okan: Benim hatırladığım birkaç örnek var. Kendisi sonra YouTube’dan kaldırdı ama Ceytengri’nin bir mukbang videosu vardı, ben onu hatırlıyorum arkadaşlar.

Akış: Ay yani bir tane zurna dürüm yiyor ama aşko.

Okan: Hayır, çok daha önce. Onun bir mukbang videosu vardı, bunu çok net hatırlıyorum. Abur cubur yiyordu orada. Tabii starınız öncü olduğu için… Ortalığı karıştırıyormuşum ben böyle.

Akış: Starımız tabii ki öncü. Ben madiliği Ceytengri’den öğrendim.

Cey: A aa estağfurullah.

Efe: Şunu da söyleyelim; görünür olmak isteyen alkış isteyen kişiler de Alt-cut’ın mail adresine ya da Instagram’ına yazsınlar fikirleri varsa. Nerede yardımcı olabiliriz, konuşuruz. Kiki mesela. O, “Benim bir video projem var, yapsam mı?” demişti. İzledim, ay dedim, “Kesinlikle olur, çok teşekkür ederim yazdığın için.” Bu şekilde daha fazla katılımcı olabilir, bundan da bahsedelim. İlla kamera önü olmak zorunda değil kamera arkası da olur. Yazardır, bilmem nedir… Her türlü yardıma ihtiyacı olan insan yazabilir.

Okan: İlk videonuz “Koli Kanonu”ydu ve Kübra şarkısında şöyle diyor : “Kürlenmeyin gullümlerle.” Alt-cut aslında “Kürlenmeyin gullümlerle” diye başlayıp bayağı gullümlerle kürlenen bir ekip gibi. Gullümlerle kürlenmek isteyen herkesi bekliyorsunuz diyebilir miyiz?

Efe: Evet.

Akış: Aşkım kürlenmek güzeldir.

Okan: Aynen öyle. Peki teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Ayrıca hepinizi çok özledim. Patlayan çatlayan gayrıresmi bir akşamda buluşmayı diliyorum artık, böyle değil. Hepiniz kendinize iyi bakın, öpüyorum çok.

  1. Sanatçı zinciri: Esra Gülmen, Martina Paukova, Tarık Töre, Wilfrid Wood ve Juan Molinet

    Ulaştığımız sanatçıların belirlediği isimlerle röportaj yaptığımız, onları heyecanlandıran farklı görsel dünyalar arasında sektiğimiz zevkli bir tur. Başlasın!

  2. 20. yüzyıl kulüplerinin yerel tarihinde gececil bir gezinti

    Gecenin yavaş yavaş gelip inişinin ertelendiği, sesinin kısıldığı, hoparlör fişinin erken çekildiği günler canımızı sıkmaya devam ederken...

  3. Kuir hafızamıza dijital izler: Alt-cut

    Lubunyanın yeni dijital alanı Alt-cut’tan Efe Mine, Ceytengri, Akış Ka, Florence Delight ve Kiki Cicinash ile Okan Urun buluştu. Zoom’dan dosdoğru, kalplerinizin orta yerine...

  4. Müzik endüstrisinden ekolojik açılımlar: Karbon negatif meselesi

    Müzik sektöründe daha yeşil ve daha adil bir gelecek yaratmak için atılan adımlar ve plak şirketleri için karbon negatif olma yolları üzerine bir beyin fırtınası.

  5. black midi için her şeyin başı eğlence

    Yüzdükçe derinleşen bir denize benzeyen ikinci black midi albümü Cavalcade’i konuşmak üzere, Geordie Greep ve Cameron Picton’a bağlandık.

  6. Ne bir başlangıç var, ne de bir son: Darkside

    Dave Harrington ve Nicolas Jaar’ın yeni Darkside albümüne bakış açısını merak edenler için sorular soruldu, cevaplar alındı.

  7. Şarkı şarkı: Lil Zey ve “Kara Tiyatro” albümü

    “Bundan böyle sadece bir gözlemci olmak istiyorum. Müdahale etmeden, herkesin kendi rengini göstermesini bekleyeceğim artık. Gücüm yetiyorsa kendimi değiştireceğim, bir başkasını değil.”

  8. Büşra Kayıkçı hislerine merakla baktıkça

    Kompozisyonlarda zihinde mekânlar kurma fikrini seven piyanist Büşra Kayıkçı’dan aldığımız yanıtlarda da hem fiziksel hem zihinsel pek çok mekâna giriş-çıkış var.

  9. Teselliyi açılan yeni pencerelerde ve klasik müzikte bulmak: John Dwyer ve Brigid Dawson muhabbete oturdu

    OSEES’in John Dwyer’ı ve Brigid Dawson’un karşılıklı sohbeti, üretim metotlarından turne hatıralarına, klasik müzikte teselli bulmaktan iyi doğum günü hediyelerine uzandı.

  10. Gaspard Augé, mükemmel pop şarkısı arayışından çok uzakta

    Justice üyesi Gaspard Augé ile ilk solo albümü Escapades’in prodüksiyon aşamalarından İtalyan film müziği bestecilerine olan ilgisine ve Türkiye’deki klip çekimi maratonuna uzanan bir sohbet.

  11. “Bu dijital çağın şahsi hatıra defterleri”: 15 kısa film, 17 yönetmen

    Kısa metraj çalışmalarıyla son bir sene içinde ses getirmiş 17 sinemacıya, kısa film denen formata dair düşünüp konuşmak istediklerimizi bir bir sorduk.

  12. A’dan Z’ye: Leos Carax

    Bir çift güneş gözlüğü camının arkasına sakladığı gözleriyle eline attığı her şeye düşsel bir bakış kazandıran Leos Carax’a dair güncel bir sözlük.

  13. Pixar ve büyümek, Pixar’la büyümek

    Pixar’la büyümek güzel de, Pixar büyürken nasıl birine dönüştü?

  14. Bir ilham, umut ve güç kaynağı olarak rap müzik: Nisan Dağ, “Bir Nefes Daha”yı anlatıyor

    “Şarkı sözlerinin filmdeki diyaloglardan daha çok ipucu taşıdığını söyleyebilirim.”

  15. Başardıkları ve başaramadıklarıyla Ryan Murphy'nin tek kişilik televizyon imparatorluğu

    Irk, cinsel yönelim ve cinsiyet temsiliyeti ekseninde başardıkları yadsınamayacak Ryan Murphy’nin -yer yer hassasiyetlerini ve niyetlerini sorgulayan- fazlasıyla subjektif bir portresi.

  16. Yas, kayıp, tünelin sonundaki ışık: Yönetmenleriyle “Leylak” üzerine

    Pandemi sürecinde ön saflarda yer almayı tercih etmiş veya zorunda kalmışlara, göz göre göre yitirdiklerimize, sevdiklerine veda edemeyip yasını içinde yaşayanlara adanmış "Leylak", Tribeca Film Festivali’nden ödülle döndü.

  17. “Space Jam” aynı heyecan ve daha yüksek farkındalıkla geri dönerken

    MJ yerine LeBron, Monstars yerine Goon Squad, güncellenmiş karakter kodları, temsiller, beklentiler ve bilinmesi gerekenler.

  18. % 100 dijital dönüşüm kaçınılmaz ve çok yakın: Sudi Etuz

    Sudi Etuz markasının yaratıcısı Şansım Adalı, sanal tasarımla günlük hayatlarda daha fazla yer edinmek istiyor.

  19. Sürdürülebilir sneakerın seyri

    Sneaker tasarımlarının yüzünü doğaya dönme serüveninin seyrinden bazı dikkat çekici duraklar.

  20. Künye