35. İstanbul Film Festivali günlükleri – Bölüm 1

6 Nisan akşamı gösterilen Midnight Special ile resmi açılışını gerçekleştiren İstanbul Film Festivali şehri sinema ateşine vermişken, gün gün neler izleyip, haklarında neler düşündüğümüzü de derleme ve yepyeni yazılarla iç içe buradan duyurup, yorumlarımızı sizinle paylaşacağımız… İlk birkaç günün favorileriyle başlayalım öncelikle.

Yazı: Melikşah Altuntaş

MIDNIGHT SPECIAL

MIDNIGHT SPECIAL
Yön: Jeff Nichols

Shotgun Stories, Take Shelter, Mud gibi nefis filmleriyle kısa sürede Amerikan bağımsız sinemasının yıldız yönetmenlerinden birine dönüşen Jeff Nichols’ın uzun yıllardır üzerine çalıştığı fantastik projesi nihayet tamamlandı ve dünya prömiyerini de Berlinale’nin ana yarışmasında gerçekleştirdi. Nichols’ın bilim-kurgu görünümlü bir b-movie gibi tasarladığı ve nostaljik göndermeleri ve seçimleriyle bu eğilimini vurguladığı filmi, gizem duygusunu baştan sona koruyan, etkileyici bir öteki hikayesi. En basit özetle, özel yetenekleri olduğu düşünülen bir çocuk ile onu kötü adamların elinden kaçırarak ait olduğu dünyaya ulaştırmaya çalışan ailesinin hikayesini anlatan film, dünya üzerindeki hangi azınlığın varoluş mücadelesi üzerinden okunursa okunsun işleyen, son derece güçlü bir alt metne ve mahareti kendini hafife almasında saklı olan eğlenceli bir görsel dünyaya sahip.

hitch

HITCHCOCK / TRUFFAUT
Yön: Kent Jones

Bazen beyazperdede kusursuz bir başyapıt izlemektense, o başyapıtların yaratıcısının nasıl bir akla ve dehaya sahip olduğunu anlatan bir film izlemek daha büyük bir film sevdasıyla uğurlar insanı salondan. Kent Jones imzalı bu eğlenceli belgesel de sinemanın iki usta ismi, Amerikalı gerilim üstadı Alfred Hitchcock ile Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden François Truffaut’nun kitaplaştırılmış upuzun nehir söyleşisinin ses kayıtlarını merkez alıyor. Geçtiğimiz yıl Listen to Me Marlon’ın yarattığına benzer bir seyir keyfi yaşatan bu nefis belgeseli ıskalamamak, bir de üstüne eve gidip bir Hitchcock başyapıtı çakmak boynunuzun borcu olsun.

closet

CLOSET MONSTER
Yön: Stephen Dunn

Festivalin Genç Ustalar bölümünde yer alan, konusu nedeniyle genç sayılabilecek ancak ustalığın sokağından geçmekte zorlanacak bir ilk film Closet Monster. Toronto Film Festivali’nde geçtiğimiz yılın En İyi Kanada Filmi seçilen bu yetişkinliğe adım filmi, çocukluğundan bu yana bastırılmış cinselliğini ergenliğinin sonlarında ilk kez tattığı aşk duygusu üzerinden yıkmaya gayret eden kahramanı, onun Isabella Rosselini tarafından seslendiren hamster’ı, aymaz babası, erken yaşta aileyi terk eden annesi ve üniversite hayalleri arasında mekik dokuyor. Seyircisini sıkmayan anlatımı ve hareketli rejisiyle aksa da damakta çok da unutulmaz bir tat bıraktığını söyleyemeyeceğimiz Closet Monster, yer yer düştüğü dev klişelerin altında eziliyor. 

deathin

SMRT U SARAJEVU (DEATH IN SARAJEVO)
Yön: Danis Tanovic

Oscar ödüllü No Man’s Land’den bu yana, ilk filmiyle gerçekleştirdiği çıkışı tekrar edemeyen Danis Tanovic’in tamamı Bosna’da bir otelde geçen son filmi, ülkenin politik geçmişine dair sığ bir muhabbet etrafına, otel içinde kurduğu yan hikayelerle günlük televizyon dizisi tadında bir alegoriye girişiyor. Şaşırtıcı bir biçimde Berlin jürisi tarafından fazlasıyla takdir edilerek Jüri Büyük Ödülü ile uğurlanan film, eleştirmenleri de ikiye böldü.

evolution

EVOLUTION
Yön: Lucile Hadzihalilovic

2004 yapımı çok sevilen filmi Innocence’den bu yana sesi soluğu çıkmayan Lucile Hadzihalilovic’in, seyircisini baştan sona rahatsız edici imgeler ve tedirginlik yaratan bir hikayeyle baş başa bıraktığı filmi, bu yıl Toronto’nun Vanguard bölümünün kuşkusuz en iyilerindendi. Yıl boyu çoğu festival ve ödül töreninde görmezden gelinen bu nevi şahsına münhasır “köklerle barışma” filmi, aidiyet mefhumu üzerine kurduğu derinlikli cümlelerle akılda kalıcı bir iş.

vanity

LA VANITE (VANITY)
Yön: Lionel Baier

İsviçre ve Fransa ortak yapımı olan ve ana kadrosunda da farklı milletten yıldızları barındıran bu küçücük ve kendi halinde film, tamamı bir gecede, bir apart otelde geçen, akıp giden hikayesiyle kendini kolayca izleten bir kara komedi. Tek geceliğine kiraladığı bir erkek fahişeden ötenazi talep eden hasta ve yaşlı bir adam, onun bu hayattaki tek yakını (yine histerik bir Carmen Maura) ve hesaplaşmalarla dolu tek bir gece… Vakti bol olanların yan tercihlerinden biri olabilecek, eğlenceli bir seyirlik.

fireatsea

FUOCOAMMARE (FIRE AT SEA)
Yön: Gianfranco Rosi

İtalyan sinemasının en yetkin belgesel yönetmenleri arasında yer alan Gianfranco Rosi’nin bu oldukça etkileyici mülteci belgeseli, prömiyerini gerçekleştirdiği gün ödül törenine dek Berlin’in bu yılki en büyük favorisiydi. Nitekim, Meryl Streep başkanlığındaki Uluslararası Yarışma jürisinden de Altın Ayı ödülünü kaptı. Rosi’nin kamerasını mültecileri taşıyan gemilere, karantina bölgelerine, kurtarılan mültecilerin doktorlarına ait muayenehanelere çevirdiği filmi, sarsıcı gerçeklere tanıklık ettirirken, insanın kanını dondurmayı da ihmal etmiyor.