Cannes günlükleri 2: Parallel Tales

Yazı: Melikşah Altuntaş

Asghar Farhadi, Kieslowski’nin efsanevi Dekalog’unun 6. bölümünden (A Short Film About Love) Fransızca bir uyarlamaya girişince içimi bir şüphe kaplamıştı. Hem büyük bir Kieslowski hayranı olup hem de Farhadi’nin meşhur “itibar davası” meselesiyle kendisinden etraflıca soğuyunca tüm bunların filme karşı önyargı oluşturmasını istemedim ve elimden geldiğince Farhadi filmleriyle ilgili güzel anılarıma odaklandım. Ancak yaklaşık iki buçuk saatlik süresince kendi sinemasına hayran olmuş bir yönetmenin yorucu diline maruz kalmak Histoires paralleles / Parallel Tales’i tam manasıyla çekilmez hâle getirdi.

Belediyenin evsizler için tahsis ettiği bir yerleşkede kalan Adam’ın (Adam Bessa) yolunun bir metro kapkaçı sonrası Laurence’la (India Hair) kesişmesiyle başlıyor film. Laurence’ın annesi ise karşı apartmanındaki seslendirme stüdyosuna gelip giden bir kadın ve iki adamı gözetleyerek yeni kitabını yazan, bir yandan da üretim sancısı çeken deneyimli bir yazar (Isabelle Huppert). Taşınma sürecinde yardıma ihtiyacı var. Laurence, Adam’ı annesinin dağınık evini toplamakla görevlendirip Adam’ın da karşı komşuları gözetlemeye ve edebiyat dünyasının çekici ilhamına kapılmasıyla birlikte ise hikâyemiz ilerlemeye başlıyor ve biz seyirciler de kâh yazar evinden kâh karşı apartmandan sahnelerle oradan oraya savruluyoruz.

Hitchcock’un Rear Window’undan bu yana gözetleme obsesyonu, kimi zaman da gözetlenen olma hâli üzerine çok sayıda film izledik. A Short Film About Love, bu meseleye dair sinema tarihinin gördüğü en özgün anlatılardan biri olarak pek çok insanın başucu filmine dönüştü. Farhadi’nin filmi ise -Kieslowski sinemasıyla hemhâl olmuş müziklerin bestecisi Zbigniew Preisner’in kulağımıza yabancı olmayan bestesinin eşlik ettiği açılış jeneriğinden itibaren- ele aldığı meseleyi derinleştirmek şöyle dursun; işe “gözetleme fantezisi” üzerinden yaklaşıp sürekli yeni bir oyuncak peşinde koşuyor. 

Son derece uzun bir süreyi iç içe geçen hikâyeciklerin derinleşmeyen karakterleri peşinde harcayan senaryosu, Parallel Tales’ın en zayıf halkalarından biri. Farhadi filmlerinden pek zevk almayanların bile çoğunlukla kabul ettiği şey, Farhadi’nin dikkat çekici öyküler üzerinden keskin açmazlar yaratmasıdır. Bu kez savruk bir bakış açısıyla yalnızca gevezelik eden bir film karşılıyor bizi. Birbiri ardına o kadar çok küçük olay sıralanıyor ki biz karakterlerin neyi neden yaptığını anlamaya çalıştığını terk edip yalnızca gözümüzün önünde akan dizi sahneleri şeklindeki koşturmayı takip edebiliyoruz. Burada ise filmin ciddi bir derinleşme sorunu yaşadığı gerçeğini inkâr edebilmek çok zor. 

Virginie Efira, Vincent Cassel, Pierre Niney gibi harika oyuncuların bile yalnızca sahnelerin duygusunu oynayıp çoğunlukla etkili bir karakter takibi yapmakta zorlandığı; Isabelle Huppert ve Catherine Deneuve’ün yıllar sonra kısa ve eğlenceli bir sahnede dahi olsa buluşmasının tadını doğru düzgün çıkaramadığımız Parallel Tales’ın güçlü kadrosuyla attığı havadan da Adam Bessa’nın çırpınan performansı dışında pek nasiplenemiyoruz. 

Farhadi’nin son on yılda en fazla konuşulduğu konu, bir öğrencisinin açtığı intihal davası karşısındaki tutumu iken ve bu kadar güçlü hatıraları olan bir Kieslowski başyapıtını uyarlamaya kalkması fikri kendine özgü bir ironi taşıyorken, bir de filmin bu kadar zayıf olması; About Elly, A Seperation, Le Passe gibi güçlü filmler yaratmış Farhadi’nin gerçekten de tükenmiş olabileceğine dair ihtimalleri gündeme getiriyor. Ve daha da önemlisi Farhadi’nin kariyerinde, kendini bu kadar ciddiye almanın artık yer yer gülünç olduğuna dair samimi bir yüzleşmenin zamanı gelmiş görünüyor.