Agnès Varda sinemasının sırrına ermek için 10 film

Yeryüzündeki yaklaşık bir asırlık macerasını, büyüleyici bir film külliyatına imza atarak şenlendiren, sinemanın tüm araçlarını benzersiz bir yaratıcılıkla kullanan çok büyük bir sanatçıya, Agnès Varda’ya veda ettik geçtiğimiz aylarda. Bize bıraktığı sinemasal hazine ise sonsuza dek zihnimizi aydınlatacak.

Yazı: Melikşah Altuntaş, Ekrem Buğra Büte, İlayda Tenim
İllüstrasyon: Berkay Dağlar, Merve Vural, Asuman Tanyaş, Berat Pekmezci, Günseli Sepici, Gizem Winter, Burak Dak, Furkan Nuka Birgün, Ethem Onur Bilgiç, Barış Şehri

“Sanırım bu sohbeti böyle bitireceğim, flulukta kaybolup aranızdan ayrılacağım”… Varda’nın dünya prömiyerini şubat ayında Berlin Film Festivali’nde gerçekleştiren ve kariyerinin son filmi olması bir hayli ironik olan otobiyografik belgeseli, kendi ağzından dökülen bu cümleyle son buluyor. Hayatın kendine sunduğu her güzelliğe sonsuza dek minnettar Agnès, fırtınayı andıran bir flulukta gözümüzün önünden kayboluyor ve ardında izleyicisinde sonsuz bir minnet duygusu bırakıyor.

Sinemayla kurduğu yaratıcı ilişkide her zaman şaşırtıcı, yenilikçi, özgün olmayı başaran bu efsane kadın, hayatının 65 yıllık dönemini, çektiği filmlerle birlikte yaşadı. Sinemasında kendi dünyasına geniş yer açmaktan, biyografik unsurlar kullanmaktan, yaşadığı sokağı, sevdiği adamı, korkularını, sevinçlerini, zamanı algılayış biçimini filmlerine konu etmekten hiçbir zaman kaçınmadı. Belki de sinemasının dilini oluşturan sineyazı dediği anlatımı bu şekilde kurup benimsetti.

Bir Agnès Varda filminde ne görüp, ne işiteceğinizi önden kestirmeniz zordur ancak o filmlerde ne olmayacağını sıkı takipçileri gayet iyi bilir. Varda’nın filmlerinde samimiyetsiz bir dil, izleyicisine mesafeli bir yaklaşım ya da duyarsız herhangi bir cümle ya da duruma rastlamak imkânsızdır. Kariyerindeki onlarca kısa, orta, uzun metrajlı kurmaca ve belgesel filmden hiçbirinde Agnès’in aklına yatmamış bir fikir bulamazsınız. Bu, filmlerin her birinin kusursuz olmasından değil, Agnès’in vizyonundan münferit herhangi bir etmenin bu filmlerde yer alamamasından ileri gelir. Bazen kadrajına girdiği bir filmde, bazen sadece ses bandında kurduğu bir cümlede, bazen filmlerinden birinde karşımıza çıkan oğlunda, kızında onu ve ona dair şeyleri görmek, duymak mümkündür. Keskin feminizmini filmlerindeki karakterlerin dilinden esirgemez. Kutsal aile resmine bakışındaki şüpheden yoksun bir ailenin herhangi bir filminde mevcudiyeti bulunamaz. Estetik anlayışına uymayan bir kadrajı hiçbir filminin içine dahil etmez. Güzel sanat eserlerini, göze kulağa hoş gelen nesneleri kamerasına sokmaya bayılır. Kısacası Agnès’in davetkâr dünyası, ona dair her şeyle bezelidir ve bu, bir an bile seyircisinin omzuna yük olmaz.

Bu denli narin bir sanatçıyı kaybetmenin acısı elbette çok büyük. Ancak yaşamı kutlamayı her an her saniye kendisine dürtü edinmiş bu kadının ardından da gözyaşı döküp diz dövmek de biz sevenlerine yakışmaz. Onu, kariyerindeki birbirinden nefis filmlerden on tanesini anarak hatırlamak, bu filmleri tekrar tekrar izleyerek hayata bakışını kendimize yöntem edinmeye çalışmak belki de en doğrusu. O nedenle kariyerinin en keskin dönemeçlerine tekabül eden filmlerinin bizde uyandırdığı hislere buyurun.

İllüstrasyon: Merve Vural

La Pointe Courte (1954)

Güney Fransa’da, filme adını veren balıkçı kasabasının boş sokaklarında usulca esen karayelin peşine takılıyoruz. Denizden esen bu rüzgâr, iplere asılı çamaşırları ve yaprakları dans ettirirken Varda’nın kamerası hiç acele etmeden yerel halkın günlük yaşamına tanıklık ediyor. Fotoğrafçılık geçmişinin ardından çektiği bu ilk filmde Varda, karayeli ardına alarak ölene dek daha da geliştirip benimseyeceği biçimsel ve anlatısal bir özgürlüğe erişiyor. Yakaladığı bu özgün dil, düşük bütçe ve amatör oyuncu kullanımı gibi özellikleri nedeniyle La Pointe Courte, birçokları tarafından erkek egemen Yeni Dalga akımının ilk filmi olarak kabul ediliyor. Ön planda ‘mutlu olamayacak kadar çok konuşan’ evli bir çiftin ilişkilerini değerlendirdiği ikili anlatıya, çiftten bağımsız bir biçimde kahkahaları ve kolektif gündelik sıkıntılarıyla kasaba halkı eşlik ediyor. Bu tercihiyle Varda, geleneksel yapıda bir hikâye anlatmaktansa bize bir mekân olarak La Pointe Courte’u yaşatmaya odaklandığını gösterir gibi. Gençliğinin çoğunu yakınında geçirdiği kasabanın oldukça yakından tanıdığı halkını, amatör oyuncuların da performanslarıyla gerçekçi fakat anlayışlı bir biçimde sunuyor bizlere. Mekân/coğrafya, filmi domine ettiği gibi isimsiz çiftimizin ilişkideki konumlarını ve kaderlerini de tayin ediyor. Belki de bu sebeple, mekânla farklı ilişkilenme biçimlerine sahip çiftimiz, Resnais’nin 5 yıl sonra çekeceği Hiroshima, Mon Amour’unu hatırlatır biçimde birbirleriyle anlamlı diyaloglar kurmaktansa çoğunlukla bir çeşit monolog değiş tokuşunu tercih ediyor. Yalnızca 26 yaşındayken çektiği bu filmle Varda, bu yaşa kadar hayatımızla ne yaptığımızı sorgulamamıza sebep olup bizi minik depresyonlara itmeyi de ihmal etmiyor. İlayda Tenim

İllüstrasyon: Asuman Tanyaş

Clèo de 5 a 7 – Cleo from 5 to 7 (1962)

Hayatında izlediği filmlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmemişken çektiği ilk filmiyle, sinemayı en doğru yerde, bir film setinin ortasında öğrenen Agnès Varda’nın bu ikinci filmi, kariyerinin de en bilinen ve belki de en özel işi. Büyüleyici bir güzelliğe sahip ünlü bir şarkıcı olan Clèo’nin, ölümcül bir hastalığın pençesinde olup olmadığını öğrenmeden önceki iki saatinde geçen bu nefis film, baştan sona takip ettiği ana karakterinin her türlü duygu geçişine, izleyicisini saniye saniye tanık ediyor. Clèo’nin kaderine dair ihtimaller üzerine açılan tarot kartlarından çıkan ‘ölüm’le başladığımız yolculuğa, korku, panik, endişe, isyan, yas, yalnızlık, dayanışma, merak, arzu ve tutkuyla devam edip, umuda doğru yelken açarak son verdiğimiz hikâye, Michel Legrand’ın unutulmaz eseri “Sans toi”nın performe edildiği piyano başında geçen unutulmaz sahne, bir korku filmini andıran tarot sekansı ve unutulmaz final bloğuyla, eşsiz bir Yeni Dalga klasiğine dönüşüyor. Varda’nın henüz kariyerinin başında çektiği bu filmin, Cannes’da Altın Palmiye için yarışması ve tüm dünyada ödül ve övgülerin sahibi olarak, beyaz perdenin çıkardığı en önemli klasiklerden birine dönüşmesi, Agnès Varda ismini parlatırken, henüz 34 yaşındaki bu genç yönetmenin de sinemanın öncü kadın sanatçılarından birine dönüşmesini sağladı. Melikşah Altuntaş

İllüstrasyon: Berkay Dağlar

Le bonheur / Happiness (1965)

Mutluluk nedir? Nerede yetişir? Mutlu olabilmek için ne gereklidir? Agnès Varda’nın üçüncü uzun metrajlı filmi Le bonheur, bu sorulara şüphe uyandıracak denli kolay cevaplar veren bir dünyada açılıyor. Bir çekirdek ailenin hayatını gözlüyoruz. Aktör Jean-Claude Drouot’nun kendi eşi ve çocuklarıyla beraber canlandırdığı aile, hayat bilgisi kitaplarından çıkmış gibi. Birbirine âşık iki güzel insan, onların sevimli çocukları ve rengârenk, alabildiğine iç açıcı manzaralarla dolu bir doğa. İnsan daha ne isteyebilir? Tüm bu basit denklem, ailenin babası François’nın bir başka kadına daha âşık olmasıyla farklı bir boyut kazanıyor. François yeni aşkını kimseden gizlemiyor, aksine bu yeni mutluluğu kutsuyor. Eşi Thérèse’in bu durumu öğrendikten sonra verdiği tepki, daha doğrusu sonrasında olanlar ise filmin adından başlayıp jeneriğine yansıyan, finalinde zirve yapacak olan ironisinin iyice görünür olduğu kırılmayı yaratıyor. O toz pembe manzaranın arkasına koca bir soru işareti çiziyor Agnès Varda. Aile kurumuna ve toplumsal rollere ilişkin sosyo-politik perspektifinin yanında her Varda filmi gibi özgün bir ifade arayışının özelliklerini de barındırıyor Le bonheur. İronisini biçimsel olarak alabildiğine renkli, günlük güneşlik dünyasıyla keskinleştiriyor. Varda’nın ilk renkli filmi olmasının taze enerjisiyle filmin öykündüğü empresyonist renklerin cesurca işgal ettiği görsel dünya, Mozart’ın mutluluğu üstüne basa basa vurgulayan (belki hafif bir hınzırlık da ima eden) notalarıyla işitsel bir katman da kazanıyor. Her yerden fışkıran mutluluğun basitliği, kişileri rollere, arzuları taklitlere indirgiyor. Pirüpak mutluluk tablosu, bir çeşit “kral çıplak” öyküsüne dönüşüyor. Ekrem Buğra Büte

İllüstrasyon: Berat Pekmezci

Uncle Yanco (1967)

Agnès Varda’nın Los Angeles yıllarında çektiği ve tamamlamak için yalnızca üç günü olmasına rağmen, etkisi yıllar süren bir kısa filme imza attığı Uncle Yanco, bizleri beyaz perdede karşımıza çıkıp çıkabilecek en özgün ve ilham verici gerçek karakterlerden biri olan Jean Varda’yla tanıştırıyor. Varda’nın Amerika’da yaşayan bir amcası olduğu haberini aldıktan sonra, yaşadığı yeri keşfe çıktığı ve bulup dünyasına dahil olduğu Jean Varda’yı, çeşitli mizansenlerle bezeli bir belgeselin merkezine oturttuğu filmi, bu kendine has adamın soyağacından girip, hayat mottolarından çıkıyor ve ağzınıza bir parmak bal çalıyor. Varda’nın ele aldığı karakterin renkliliğini, çeşitli materyallerle görsel açıdan da vurguladığı ve bunu yaparken de hem oldukça şirin, hem de etkileyici bir seyir tecrübesi yaratan filmi, Varda’nın sinemasında süre mefhumunun hiçbir öneminin olmadığını da bir kez daha gözler önüne seriyor. Elindeki hikâyenin, kısa, orta ya da uzun metrajlı, kurmaca, belgesel ya da dökü-drama olduğuna genellikle yol üzerinde karar veren ve işleri arasında böyle bir ayrım yapmayan Varda, Uncle Yanco ile 20 dakikalık bir başyapıta imza atıyor. Melikşah Altuntaş

Dosyanın tamamını okumak için buraya tıklayarak 
Bant Mag. No:67’ye ulaşablirsiniz.

Yükleniyor...