Arkadaş olalım mı?: Bir partide tanışmalarını isteyeceğimiz 5 film karakteri

Yazı: Deniz Dursun

Canım büyük bir parti organize etmek ve davetliler arasından uygun bulduklarımı bir masaya toplayıp kaynaştırmak mı istiyor; yoksa gittiğim partilerden, birileriyle tanıştığıma çok memnun olarak ayrılmayı mı özledim, bilmiyorum. Ama kendimi karşılaşmalarla ilgili hep aynı şeyi düşünürken buluyorum: Kendi kişisel tarihinin başrolü olan biri, kendi kişisel tarihinin başrolü olan başka biriyle karşılaşıyor ve bu karşılaşma anında, tam o anda, sahnede artık bir değil, iki başrol oluyor. 

İnsan, neye çekileceğini bilir. Bilmese de sezer. Bir şey vardır ve onca kalabalığın arasında gider bulur onu. Sevinçte, kederde, mutsuzlukta, hayal kırıklığında, suçluluk hissinde, sıkışmışlıkta, hatada, başarıda ve arayışta ortaklaşabileceği insanı, insan bazen bir bakışta tanır. Birbirini bir bakışta tanıyıp dansın ortasında göz göze gelecek, sonra belki ritimlerini hızlandırıp pistte dört dönecek, belki de bir köşeye çekilip sohbet etmek isteyecek beş kadın karakteri saklanmadan ama yavaş adımlarla izleyelim.

Julie 

Film: Verdens verste menneske / The Worst Person in The World (Joachim Trier, 2021)
İçkisi: Bir elinde şampanya, bir elinde sigara.

Julie’yi katıldığı bir davette tek başına sigara içerken açılan sahneyle tanıyoruz. Onu partilerle ve kalabalıkla birlikte düşünmek zor olmasa da kendisi için bu o kadar kolay değil. Kafasında dolaşan tilkileri yakalamaya çalışır gibi bir hâli var. Sanki biraz da puslu mu bakıyor? Gözü Julie’ye bir kere takılan biri, kendini onun zihin kıvrımlarına ulaşmak için çabalarken bulabilir gibi geliyor. Kararsızlık denen şey hepimizde çokça olsa da Julie’nin üstünde bir başka duruyor. Cevabını veremediği soruları bir madalya gibi göğsünde taşırken yetinemediği, bazen yetemediği; sığamadığı, bazen dolup taştığı hayatın karşısında öylece bekliyor. Denediği, kaybettiği, denemekten vazgeçtiği, sonra tekrar deneyip tekrar kaybettiği ama arada da sanki kazanıyormuş gibi hissettiği bir döngünün içindeyken, bir el ona uzanıp “Ne yapacağımı ben de bilmiyorum ve çoğunlukla kendi hayatımın seyircisi gibiyim ama bir şeylere de sebep olup duruyorum.” dese, Julie derin bir oh -biraz da of- çekip sigarasını söndürür ve piste dönüp dans eder miydi? Frances’in elini tutmak istemeyeceğini sanmıyorum. Peki sonra -öyle ya, ihtiyaç bu- gözyaşlarının kahkahasına karışıp ortalığa saçılmasına izin verir miydi? Galiba artık evet.

Frances 

Film: Frances Ha (Noah Baumbach, 2012)
İçkisi: Dans etmekle meşgul, henüz alamadı. “Bira var mı ya, dümdüz?”

Buhranlı yaşların ve arayışların temsilcisi, 20’lerinin sonundaki pek çok kadının en yakın arkadaşı Frances, hayatının dikiş tutturamadığı bir döneminden geçerken, tesadüfen bulunduğu bir partide, bedenini oradan oraya savurup duruyor. Belli ki Sophie bir süre önce yanından ayrılmış. Frances’in o dillere pelesenk olmuş, yer yer de abartılmış “olgunluğu”, hayatın ağırlığınca sillesini yiyerek tanımaya başlayışının ilk günü. İşittiği seslerin hepsi, sanki onu gerçek dünyaya buyur ediyor. Sınırları çizilmiş bir düzenin içinde herkes koltuğuna çoktan oturmuşken; o ayakta kalmış, kendine nasıl yer bulacağını düşünüyor, dans ederek. Tabii bu işte epey becerikli olduğundan, civardaki gözlerin, onun titreşimleriyle buluşmaması çok mümkün değil. Frances, etrafına pek aldırmasa da köşesine çekilmiş bir başına sigara içerken ara sıra bakışlarını yakaladığı Julie’yi hemen tanıyor. Dansına ara vermeden ona yaklaşıyor. Şimdi ikisi, hiç konuşmadan, aynı hissin pençesinde salınıyor. Julie başta Frances’in ayak hareketlerini takip etse de en nihayetinde kendi ritmini buluyor. Sezgilerim beni yanıltmıyorsa, birazdan sokağa çıkıp koşmaya başlayacaklar. Bu sırada dünya dönmeye ara verir mi vermez mi bilinmez ama artık ikisinin de zaman denen şeyi dünyanın geri kalanıyla aynı biçimde hissetmedikleri çok açık.

Iris

Film: Tulitikkutehtaan tyttö / The Match Factory Girl (Aki Kaurismäki, 1990) 
İçkisi: “Cin soda limon. Ya da yok yok, portakallı bira varsa ondan olsun.”

Frances ve Julie’ye hissiz, donuk, katı bir ifadeyle baktığını görebiliyorum Iris’in. Onları anlaşılmaz ve tuhaf buluyor ama ilginçtir ki varlıklarından rahatsızlık duyduğu da söylenemez. Anlamaya çalışır gibi bir hâli var, sanki bir yakınlık kurar gibi oluyor. Ama bakışları böyle işte, dolaysız gülemiyor. Yüz kasları hareket etmeye pek alışık değil. Ailesiyle yok denecek kadar az iletişim kuran, fabrikayla ev arasındaki rutin yaşamının ona pek de iyi gelmeyen sıkıcılığında gezinen; kendine ait bir alan, daha da önemlisi bir hayat arayan Iris, bugün bu partiye kendine bir sürpriz yapıp aldığı kırmızı elbisesiyle gelmiş. İçkisini yavaş yudumlarla, zamana yayarak içiyor. Sık sık önüne, ara sıra etrafa bakıyor. İçinde, görünenin ötesinde bir şeyler taşıdığı hemen anlaşılıyor. Bir bebek? Belki evet, belki henüz hayır. Ama her koşulda uyumsuzluğuyla bir uyum yaratmışa benziyor. Frances ve Julie onu dansa davet ettiğinde önce hissiz bakışlarını sürdürüyor, sonra sanki yüzüne yarım bir gülümseme konduruyor. Anlaşılan bu kez, birilerinin içkisine fare zehri atmasına gerek kalmayacak. Onu, tarif etmekte zorlandığı bir iç huzurla kadeh tokuştururken görür gibiyim.

Sandra 

Film: Un beau matin / One Fine Morning (Mia Hansen-Løve, 2022)
İçkisi: “Kırmızı şarap. Kadeh değil, komple şişe. Teşekkürler.”

Bir kayıpla birlikte kalbinin yeniden atabileceğine olan inancını da yitirmiş, kalkanlarıyla ve sadece etrafındakiler için yaşayan bir kadın Sandra. Birçoğumuzda alabildiğine tanıdık duygular uyandırıyor. Bir şeyleri oldurmaya programlı, hasta babasının sorumluluğunu yıkılmamaya yemin ederek sırtlanmış, küçük kızı için oradan oraya koşturur vaziyette seyrettiğimiz Sandra’ya bu partide rastlamak, işin aslı önce biraz tuhaf geliyor. En son ne zaman kendin için bir şeyler yaptın? Clément’la karşılaştığında, içinde yeniden yeşeren hislerin farkına vardığında, bir arzuya kapıldığında mı? Bazı yükler tek başına yeterince ağırken, onları hafifleteceğini sanarak daha da ağır yükler edinebiliyor insan. Sevmenin ve sevilmenin dengesini bulmakta zorlanabiliyor. İhtiyaçlarının sesini bastırabiliyor. Hayalimde Sandra, yatağının köşesine kıvrılıp kitap sayfalarını çevirirken, bir şey onu durduruyor. Muhtemelen mecali yoktu, ondan geçmişti artık böyle şeyler ama bir anda kendini partide buluyor. Tıpkı ayaklarını takip ettiği gibi içinden gelen sesin de izini sürerek Iris’in yanına oturduğunda ihtiyaç duyduğu şeyi hatırlayacak: “Buradayız işte ve hep beraber buluruz bir yolunu.” diyen bir eli omzunda hissetmeyi.

Reyhan 

Film: Aniden (Melisa Önel, 2022)
İçkisi: “Ben bir viski alayım. Sek. Çarpsın yeter.”

Yitirdiği koku duyusunun ardından şehri arşınlamayı, zamanın nefesini başka türlü duymayı huy edinmiş Reyhan’ın parti alanına öylece girivermesi pek sürpriz değil. Bakışları henüz kimseninkiyle kesişmedi. Ayağının aksadığını da henüz kimse fark etmedi. Ya da o, kendisine bakan gözlere bu kez dikkat etmedi. Artık özgür galiba biraz. Ait olduğu yeri, ailesini, geçmişini düşünmeye küçük bir mola vermişe benziyor. Ya da kendini bulmaya yaklaşmışa… Onu, tek dikişte bitirip boşalttığı viski bardağını Sandra’ya doğru uzatırken görüyorum. “Biraz şarap koysana.” der gibi bir hâli var. İnsan bir duyusunu yitirdiğinde başka bir duyusu kuvvetlenir derler ya, Reyhan’ın da sesleri duyma becerisi güçleniyor; hem dışarıdaki hem içindeki sesleri. Şimdi, uzun zaman sonra ilk kez, eşeleyerek yüzeye çıkardıklarını kabullenmiş ve affetmiş olarak, kaçmadan ve koşmadan yürüyor. İç içe geçmiş bir sürü el, aksak bir ritimle yolunu bulmaya çalışıyor. AaRON’dan “We Cut the Night” onlara eşlik ederken, hakikaten de geceyi böldüklerini düşünüyorlar; tek seferde ya da çok defa uğraşarak. “Pardon, bizim içkiler beş oldu!”