Arşivden: 2011’den bir Dan Deacon röportajı

Geçtiğimiz günlerde garipliklerle dolu bir kliple duyurulan yeni Dan Deacon albümü Mystic Familiar, 31 Ocak 2020’de Domino Records etiketiyle yayınlanacak. Dan Deacon’ı seyircilerle interaktif olarak gerçekleştirdiği, kimi zaman dev bir koroya kimi zaman bir dans yarışmasına çevirdiği muhteşem performanslarından biriyle İstanbul’da ilk kez 7 Nisan 2011’de Music Is Fun By Lenovo konser serimiz kapsamında Salon İKSV’de ağırlamıştık. Yeni albüm haberini almışken Bant Mag. ekibinin favori müzisyenlerinden, sürprizlerle dolu Dan Deacon’la ilk İstanbul ziyaretinin arifesinde Bant No: 64 için yaptığımız röportajı arşivden çıkarmanın tam zamanı dedik!



Röportaj: Seden Mestan – Fotoğraf: Aylin Güngör

“İlham çok farklı yerlerden gelebiliyor. Bazen bir şeyler yaratma dürtüsü ya da sadece can sıkıntısı bu ilhamı yaratabiliyor. Bazen de bir şey duyuyorum ve bunun nasıl oluştuğunu merak ediyorum.”

Şu anda nerede yaşıyorsun ve kayıtlarını nerede yapıyorsun?

Future Islands ve Ed Schrader’s Music Beat gruplarının elemanlarıyla birlikte Baltimore, Maryland’deki bir evde yaşıyorum. Şu sıralar devamlı olarak Nintendo’da, Ken Giffrey Jr. Baseball oyununu oynuyoruz. Stüdyom odamda olduğu için şarkılarımı evde yazıp, kayıtlarımı da yine burada yapıyorum.

Müzikal olarak en çok nelerden etkileniyorsun ya da ilham alıyorsun? Kayıtlarını tamamlarken nasıl bir süreç izliyorsun?

Bilgisayar başında beste yapmaya, şarkılarımı kaydetmekten daha çok zaman ayırdığımı söyleyebilirim. Bestelerimi yapmak için Reason 3 adlı bir program kullanıyorum. İlham çok farklı yerlerden gelebiliyor. Bazen bir şeyler yaratma dürtüsü ya da sadece can sıkıntısı bu ilhamı yaratabiliyor. Bazen de bir şey duyuyorum ve bunun nasıl oluştuğunu merak ediyorum. Ardından bu sesi tekrar yaratabilmek için uğraşmaya başlıyorum ve bu süreç içerisinde yeni bir şeyler keşfetmiş oluyorum.

Francis Ford Coppola’nın Twixt Now And Sunrise adlı yeni filminin müzikleri sana ait. Bu projeye nasıl dâhil oldun?

Coppola, Amerika’daki ulusal radyoda çalınan bir parçamı duymuş ve bunun üzerine benimle irtibata geçmiş. Bir buluşma ayarladık ve müzik hakkında, film hakkında ve teknolojinin ikimizin benimsediği sanat formlarını hangi istikamette yönlendirdiği üzerine uzun uzun konuştuk. Projeye dâhil olmamsa bu buluşma esnasında belli oldu.

Sanat ve müzik kolektifi olan Wham City’nin kurucuları arasında sen de yer alıyorsun. Şu sıralarda Wham City ile işler nasıl gidiyor?

Wham City’de işler gayet yolunda… Geçtiğimiz eylül ayında bir komedi turnesi gerçekleştirdik ve bu turne bir kez daha bizi birbirimize yakınlaştırdı. Umarım bu yıl grup olarak başka projeler yapabilme fırsatımız olur.

Üzerinde başlıca etkisi olan müzisyenler hangileri? Genelde neler dinlemeyi tercih ediyorsun?

Bence, beni şimdiye kadar en çok etkileyen isimler Terry Riley ve Talking Heads’dir. İkisini de yıllardır seviyorum. İkisinin de müziği, sesleri algılayışımda ve kendi müziğimi sunma yöntemimin şekillenmesinde oldukça etkili olmuştur.

Bromst albümünü 2009 yılında yayınladın. Bu albümü kaydederken tam olarak ne yapmayı hedefliyordun ya da aklında neler vardı?

O sıralarda üzerinde sürekli olarak düşündüğüm tek şey, hayatımın ne kadar değiştiği ve birkaç yıl öncekinden ne kadar da farklı bir hâl almış olduğuydu. Garip bir rüyadaymışım gibi hissediyordum ya da sanki eski ben ölmüş de bu yeni ben yanıma sokulmuş ve bana belli etmeden, derimin içerisine yerleşmiş gibiydi, hem iyi hem de kötü bir şekilde… Hayatımın gerçekten de çılgın bir dönemindeydim ve tekrar yeryüzünün gerçekliğine dönebilmem için bayağı zaman geçmesi gerekti.

Yüksek enerjili sahne şovların senin hakkında en çok bahsedilen şeylerden biri… İlk konserinden bu yana canlı performansların nasıl gelişti?

Sahne şovlarım geçen birkaç yıl içerisinde gelişti. İlk turneye çıktığımda bodrumlarda ya da sanat galerileri, depolar gibi kendin yap anlayışının hâkim olduğu mekânlarda çalıyordum. Aslında şovun enerjisi tamamen seyirciye bağlıdır. Ben seyirciden besleniyorum, seyirci de benden… Bir tür döngü gibi…