Arşivden: Deerhunter ve “Microcastle” ile serpiştirdiği huzur

2019 başlarında Why Hasn’t Everything Already Disappeared isimli son albümlerini çıkartan, köklü alternatif rock grubu Deerhunter, “Kendine Has Konserler” kapsamında 22 Kasım Cuma ve 23 Kasım Cumartesi akşamları Babylon sahnesinde olacak. Üstelik 23 Kasım Cumartesi, gecenin açılışı ve kapanışını Bant Mag. DJ set yapacak; ekipten Sadi Güran ve Deniz Bankal Babylon’da kabin başında olacak. Hafta sonuna hazırlanırken, Bant’ın 2009 tarihli 52. sayısından, Seden Mestan’ın Bradford Cox liderliğindeki grubun müziğini geniş kitlelere taşıyan Microcastle albümü bahanesiyle yazdığı Deerhunter yazısına dönüyoruz.

Deerhunter ve “Microcastle” ile serpiştirdiği huzur

Yazı: Seden Mestan
İllüstrasyon: C. M. Kösemen

2008’in son demlerinde yayınlanan üçüncü Deerhunter albümü Microcastle’ın kafaları karıştırmış olması pek muhtemel. Yıl boyunca M83’ye övgüler yağdırıp Fleet Foxes’a methiyeler düzdükten, Portishead’in dönüşünü kutladıktan sonra tam kapıları kapamak üzereydik ki Deerhunter çıkageldi. Hem de sessizce bir kenara çekilmek yerine, tüm başları kendisine çevirtecek kadar şatafatlı bir girişle yaptı bunu. Geçen yılın en takdire şayan albümlerinden biri olmasını bir tarafa bırakacak olursak Microcastle, Deerhunter diskografisinin öteki albümleri arasından sıyrılmasını sağlayan karizmatik duruşuyla başlı başına bir ilgi nesnesi haline geldi.

Dikkatlerin Deerhunter üzerinde toplanmasından evvel, grubun 2005 yılında yayınladığı ilk albümü Deerhunter/Turn It Up Faggot, shoegaze’in şiirsel gürültüsünün grubun müziğine henüz bulaşmadığı dönemden kalma, ‘kaba’ gürültülü bir noise rock albümüydü. Microcastle’a kıyasla biraz acemice belki, ama hayır, hiç de kötü değildi. Amma velâkin, kayıt aşamasında yaşanan olumsuzluklar –grubun basçısı Justin Bosworth’un bir skateboard kazası sonucu hayatını yitirmesi– yüzünden, grubun esas adamı Bradford Cox tarafından başarısız bulunmak ve her daim nefretle anılmak gibi acıklı bir yazgıya sahip olur, Turn It Up Faggot. Cox’un bir röportajında “Bu albümü bir daha asla yapmak istemem” diye buyurmuşluğu bile var. İki sene sonra yayınlanan Cryptograms’ın gölgesinde kalmasıyla beraber, albümün hak ettiği ilgiyi görememesi durumu daha da vahim bir hâle gelir.

Grubun ikinci albümü Cryptograms’ın, Samara Lubleski eşliğinde yapılan kayıtları 2005 yılında tamamlanmış olsa da, netice Bradford Cox’u tatmin etmekten fersah fersah ötede olduğu için, albümün yayınlanması askıya alınır.

Hemen hemen tüm müzik grupları “dağılmanın eşiğine gelmiştik” içerikli hikâyeyi kendi yorumlarını da katarak anlatıp dururlar. Hikâyenin Deerhunter versiyonu ise, işlerin nereye varacağının belirsiz olduğu, Cox’un elinde tamamlanmış Cryptograms kayıtları ve antidepresanlarıyla kendi köşesine çekildiği bu dönemde geçer.

Hemen hemen tüm müzik grupları olmasa da bazı müzik grupları, bu buhranlı durumdan ‘başka’ müzik grupları sayesinde kurtulur. Deerhunter nezdinde kurtarıcı grup rolünü Liars üstlenir ve grubu Cryptograms’ı tekrar kaydetmesi için ikna eder. Cryptograms’ın son hâli istenilen sonucu verir ve albüm Ocak 2007’de, nimetlerinden epey nasiplendiğimiz Kranky’den yayınlanır.

Bradford Cox, albümdeki şarkıları, mustarip olduğu Marfan sendromu nedeniyle geçirdiği bir dizi ameliyatın ardından, bilinci yarı kapalı halde yatarken yaptığı çağrışımlardan yola çıkarak yazmış. “Hazel St.”, “Spring Hall Convert” ve “Heatherwood” geçmişi bolca andığı, geçmiş-gerçeklik ayrımını yapamadığı ve yaşantısına dair pek çok ayrıntı verdiği şarkılar. Ama esas, albümde öyle bir şarkı var ki Pitchfork’un neden “en iyi yeni müzik” gibi garip ama övgü dolu bir yorumla albümü bağrına bastığı anlaşılıyor: “White Ink.” Enstrümantal olan bu parçada ve albümün tamamında, shoegaze, ambient gibi türler öylesine usturuplu bir şekilde bir araya getirilmiş ki ortaya çıkan müzik gerçekten de alışılmışın dışında.

Aynı yıl içerisinde yayınlanan Fluorescent Grey EP’si Cryptograms’dan bir hayli farklı ve keskin bir tınıya sahip olması bakımından Deerhunter’ın müziğinde yeni deneyimlere doğru yol aldığının habercisidir; hattâ bir nevi Microcastle’ın öncülüğünü yapar. Bu arada söylemekte fayda var, Fluorescent Grey ‘ceset’, ‘çürümek’ gibi sözcüklerin sıkça tekrarlandığı, “Her canlı ölümü tadacaktır” sarsıcılığındaki sözleriyle varoluşa dair en temel korkuları kalplerde canlandırdığından, dinleyende tedirginlik hissi yaratabilir.

Aslında şarkı sözleri dışında Bradford Cox’un dinleyicisini rahatsız etmek için sergilediği başka numaraları da var. Konserlere yüzü kana bulanmışçasına kırmızıya boyalı ya da elbise giyerek çıkması, basit bir sahne şovundan fazlasını amaçlıyor. Bunu Cox bizzat açıklıyor zaten: “Kurt Cobain elbise giydiğinde hepimiz onun çok ‘cool’ olduğunu düşünmüştük ama insanlar benim elbiseli hâlimi korkutucu buldu, ‘Fiziksel görünüşüne rağmen neden böyle bir kıyafetle sahneye çıkar ki!’ diye tepki gösterdi. Kusura bakmasınlar ama ben sahnede shoegazer’lar gibi bol kıyafetler giyinmiş, gözlerim yerde, sakin sakin çalmakla yetinemem. Seyircinin beni gördüğü ilk anda yüzüne yerleşen gergin gülümsemeyi görmek bana çok keyif veriyor.” Bu arada hazır akıldayken söylemekte fayda var, Cox büyük bir My Bloody Valentine hayranı.

Gelelim bu yazının yazılma sebebi olan Microcastle albümüne. Deerhunter’ın müziğinde huzur bulmaya alışık olmayan birisinin, ilk dinleyişinde Microcastle’ı biraz yadırgaması telaş edilecek bir durum değil. Albümün açılış şarkısı “Intro” –“Cover Me/ Slowly” olarak da geçiyor– ve ardından gelen “Agoraphobia”, o kadar hafif, o kadar tozpembe şarkılar ki insanın sadece bu iki şarkıyı dinleyerek, hayatının sonuna kadar kırlarda bisiklet süresi geliyor. Yalnız, bu sersemleme hâlinin “Little Kids” tarafından ortadan kaldırılması fazla uzun sürmeyebilir. Şarkı, bir grup çocuğun bir araya geldiğinde ne kadar zalimleşebileceğinin anlatıldığı dehşetengiz hikâyesiyle dinleyeni yerine mıhlayıveriyor. Yine aynı tedirginlik!

“Green Jacket” ve “Calvary Scars”, Cryptograms’dan izler taşısa da Microcastle, bir önceki albümün o kafası karışık halinden bir hayli uzakta, müzikal anlamda daha dengeli bir albüm. “Saved By Old Times” ve “Nothing Ever Happened” farklı müzikal deneyimlerden kaçınmayan, müziğinde sürekli bir evrimi savunan grubun en olgun eserleri.

Bradford Cox’un müzikal üretkenliği düşünülecek olursa -kendisinin Atlas Sound adı altında sürdürdüğü solo çalışmalarını da hesaba katın- bir yıl içerisinde yeni bir Deerhunter albümü daha önümüze konulabilir. Bu kadar kısa sürede, müziğini bu kadar uç türlerde devam ettirebilen Deerhunter’ın bir sonraki albümde dinleyicisine sıradan bir albüm sunmayacağı kesin. Cox ve tayfası müziğiyle bizi çoktan beri ayarttığından, artık bünyeye tedirginlik salsa da, sakinleştirip kalpleri huzurla doldursa da, yapacağı albüm her koşulda kendini sevdirecek.