Keşkenin ağacı yeşermez: Aşk ve Diğerleri ekibi yanıtlıyor

Röportaj: Merdan Çaba Geçer

Berna Sitera Değirmen’in ikinci kısa metraj filmi Aşk ve Diğerleri, bir polis çevirmesinin olağan akışına bir ilişkinin en kırılgan anını sıkıştırarak; aşkı, milliyetçiliği, hegemonik erkekliği, korkuyu ve otoritenin mekanizmalarını aynı anda görünür kılan keskin bir panorama yaratıyor. Film, iktidarların yaşamlarımıza sızmaya çalıştığı tüm çatlaklara birer tutkal işlevinde “aşk”ı işaret ederken, bazen tökezleyerek de olsa başka bir ihtimali seçebilme cesaretimizi yüceltiyor. Çünkü insan hayatı çoğu zaman büyük kırılmalarla değil, “keşke”yi bertaraf etmeye çalışan küçük ama belirleyici cesaret anlarıyla dönüşüyor.

48. Clermont-Ferrand Film Festivali seçkisinde yer alarak dünya prömiyerini yapan Aşk ve Diğerleri, Türkiye prömiyerini gerçekleştirdiği 45. İstanbul Film Festivali’nde ise jüri tarafından Mansiyon ödülüne layık görülmüştü. Festival yolculuğuna devam eden yapım; toplumsal ön yargıların yansımalarını, bir gece bisiklet sürerken polis çevirmesine takılan Zeynep ve Can çifti ile onları “tehdit” ve “bizden biri” olarak kategorilendiren iki polis memuru üzerinden ele alıyor.

Aşk ve Diğerleri’ni ve filmin düşündürdüklerini; yönetmen ve senaristi Berna Sitera Değirmen ile oyuncular Yağmur Ruken Kahraman, Bedirhan Malçok, Emrah Aytemur, Engin Emre Değer’le konuştuk.


“Aşk, bir direniş biçimi olabilir. Korku karşısında tamamen kazanır gibi büyük bir iddiada elbette bulunmuyorum ama sistemin arızalarını görünür kılabilecek ve küçük çatlaklar yaratabilecek potansiyeli var.” – Berna Sitera Değirmen

Egemen iktidarların inşa ettiği ayrıştırma politikalarını görünür kılan ve bu politikaların nasıl aşınabileceği üzerine düşünen böyle bir filmi çekmek neden önemliydi senin için? Fikirden filme, nasıl anlatırsın Aşk ve Diğerleri’ni?

Berna Sitera Değirmen: Aslında böyle bir amaç ile yola çıkmadım. Hayatta karşılaştığımız şeyler, gözlemlerimiz, yaşadıklarımız sanatsal bir üretimden kaçamıyor. Güçlü bir ifade arzusu ile başlıyor her şey. Hislerini inciten, edilginleştiren ya da etkinleştiren şeyler gün yüzüne çıkmak istiyor. Bunlar da iktidarların inşa ettiği söylemlerden bağımsız değil. Gündeliğin içine sızmış, bilinç dışımızı, dilimizi ve varoluşumuzu etkiliyor. Sen de bu söylemlerin üzerine boca ettiklerinden rahatsızsan, o hisler arzu doğuruyor bir yerde. Varoluşunda söylemden kaçan bir şeylerin peşine düşüyorsun. Aşk ve Diğerleri, sıkça rastlanan, çok da olağan olarak yaşamımızın bir parçası hâline gelmiş olanı göstermek derdinde. Aslında yaşanılan şey doğal değil, bu yüzden doğal olan kendini zorunlu olarak dayatıyor. Yani, aşk.

Bir polis çevirmesi üzerinden sistemin bireyi hızla okuyup etiketlediğine ve en mahrem alana -iki kişi arasındaki ilişkiye- nüfuz ettiğine şahit oluyoruz filmde. “Sistem” ile “aşk”ı karşı karşıya konumlandırma fikri nasıl ortaya çıktı?

Berna Sitera Değirmen: Çok keyifli anların, neşenin kaybolduğu yerlere biraz bakınca altından eril iktidar yapılarının çıktığına şahit oluyoruz. İki kişi sokakta birbirlerinin gözlerine neşeyle bakıp gülümsüyorlar, birbirlerinden öğreniyorlar, sorunlarını paylaşıyorlar; yani bir ilişkilenme var, oyun gibi, eğlenceli. Böyle bir an nasıl ve neden bozulur? Bu soru bizi böyle anları bölen, bozan, dağıtmak isteyen yere götürüyor. Eğlenceyi, gülmeyi, dansı, aşkı sevmeyen hasetle dolu politikalarla beslenenler… Kahkahayı yönetmek, neşeli olan üzerinde hâkimiyet kurmak sistemleri zora sokan ifade biçimleri. Otoriteyi aşındıracak icatlara ihtiyaç varsa, aşk da böyle bir buluş gibi geliyor. Aşk, sorunlu olan geleneği de yasayı da ihlal edebilecek güce sahip bence. Aşk kendini diğerine açtığın yer, açıklık isteyen uçuk kaçık, ele sığmayan bir coşku, esriklik hâli… Böyle bir esrimeyle baş etmek güç. Aşk bu yüzden bir direniş biçimi olabilir belki. Korku karşısında tamamen kazanır gibi büyük bir iddiada elbette bulunmuyorum ama sistemin arızalarını görünür kılabilecek ve küçük çatlaklar yaratabilecek potansiyeli var.

Polislerin Can’ı “bizden biri”, Zeynep’i ise bir “tehdit” olarak görmesi, milliyetçi ve cinsiyetçi önyargıların nasıl harmanlanabildiğini çok açık gösteriyor. Bu iki bakışın birbirini beslediğini düşünüyor musunuz, yoksa daha ziyade ön yargıların belirli durumlarda kesişmesi hâli mi?

Berna Sitera Değirmen: Bence aynı yasadan besleniyorlar. İkisinin altında da eril baba yasasının olduğunu düşünüyorum. Kadın bedenini ve milleti tek beden olarak namus kavramı altında tartışmak da bunun göstergelerinden biri. Aşırı muhafaza etmeye çalışmanın kendisi, erilliğin bir özelliği. Aşırılık bir eksikliğin telafisi olarak okunabilir. Burada erkekliğin ne kadar kırılgan olduğunu da görüyoruz. Çünkü tüm gücü elinde tutuyor olma illüzyonu büyük bir kırılganlıktan doğar ve onu besler. Kendi eksikliğiyle yüzleşen bireylerde ve kümelenmelerde açıklık ve birlikte var olma biçimleri daha tartışılabilir konular gibi duruyor. Ama tamlık fantezisi olan kişilerde ya da toplumlarda sadece verili hâliyle sabit olanı korumak daha yaygın. Yani bence hem milliyetçilik hem de cinsiyetçilik, tamlık fantezisinin bir sonucu. Bu yüzden günün sonunda bu fanteziler çökmeye mahkûm.

Yağmur Ruken Kahraman: Birbirini beslediğini, bir noktada aynı kaynaktan türediğini düşünüyorum. İktidarın norm/makbulluk tanımları dışına düşen “öteki” gruplar için sistematik bir şekilde bu ayrışmayı pekiştiren önyargılar ikisi de. Kendisine benzemeyene öteki, yabancı, tehlike gözüyle bakan ve onu bir tehdit unsuru olarak kuran bir iktidar pratiği de diyebiliriz.


“Gündelik hayatlarımızın her alanı müdahalelere ve şiddet biçimlerine maruz kalmakla, onlarla mücadele etmekle, yan yana olmak ve nefes alacağımız başka türlü bir aradalıklar kurmaya dair gösterdiğimiz özenle geçiyor. Her şeye rağmen bunu sağlayabiliyor olmak çok kıymetli tabii.” – Yağmur Ruken Kahraman

Film üç farklı etiketlendirme biçimini iç içe geçiriyor: Zeynep hem bir kadın olduğu hem Kürt siyasetiyle ilişkilendirildiği hem de ilişkisi bulunduğu için hızla bir tanıma sokulup, hayatına müdahale ediliyor. Karakter sana ilk geldiğinde neler hissettirdi, neler düşündürdü, nasıl ele aldın?

Yağmur Ruken Kahraman: Karakteri tanımak için başta uzun bir mesai harcadım demek isterdim ama bahsettiğin denklem birçoğumuz gibi benim için de oldukça tanıdık maalesef. Gündelik hayatlarımızın her alanı müdahalelere ve şiddet biçimlerine maruz kalmakla, onlarla mücadele etmekle, yan yana olmak ve nefes alacağımız başka türlü bir aradalıklar kurmaya dair gösterdiğimiz özenle geçiyor. Her şeye rağmen bunu sağlayabiliyor olmak çok kıymetli tabii.

Zeynep karakteri de bu mücadelenin içine doğmuş olmasıyla tanıdık gelmenin ötesinde; koşullarını ve Can ile ilişkisini konuştukça genişleyen bir yere doğru evrildi. Filmin final tercihi ise baştan beri hatırlattığı ihtimal ile en kıymetli detaylardan biriydi benim için.

Zeynep’in gece vakti Can’a bisiklet sürmeyi öğretiyor olması, polislerin dikkatini çeken ilk anlardan biri. Burada bir “zayıf erkeklik” imasına şahit oluyor; ardından polisin bisiklete binerek adeta bir erkeklik performansı sergilediğini görüyoruz. Bisikletin hikâyedeki varlığına dair neler söyleyebilirsiniz?

Berna Sitera Değirmen: Bisiklet sahnelerini çok severek yazdım. Çünkü aslında yazılmaya en az ihtiyacı olan şeylerden biri; zaten kendi kendini anlatıyor, doğallığında bir imgeye dönüşüyor. Zeynep’in elinde aşk, Can’ın kendi travmasıyla yüzleştiği bir araç, polis için de güçsüzlüğünü ve acısını bastırmaya çalıştığı bir imge… Kadın bisiklet sürerken tökezliyor ve tökezlemekten utanmayıp kendisiyle dalga geçebiliyor. Polis için ise tökezlemek kabul edilemezdir ve bisiklet sürmeyi erkeklere özgü bir normatif olarak ortaya koyuyor. Bir erkek düzgün süremiyorsa, onun gözünde yasanın dışındadır. Ona göre yasa, “erkek gibi” sürmeyi gerektirir. Can’ın süremeyişi de dalga konusudur. Bu yüzden aşırı performatif hareketlerle bisiklet sürmeyi bir erkeklik şovuna dönüştürmeye çalışıyor. Oysa kendi hayatında sürekli tökezlemekte, aşk hayatı kötü gidiyor ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor. Ama böyle değilmiş gibi davranıp, bunu güç ve erkeklik gösterileriyle telafi etmeye çalışıyor. Aşk ise tam tersine, tökezleyerek büyür ve yasanın dışında filizlenir. Yani bisiklet, tökezleme ve performans; aşk ve güç ilişkilerinin tam ortasında yer alan bir imge gibi işliyor filmde. İşin tuhaf yanı, kimi izleyenlerin de bir erkeğin bu yaşa kadar bisiklet sürmemesi tuhaf ya da inandırıcı değil gibi yorumlarda bulunması. Sanırım sürmek gerçekten de erkeklerle çok özdeşleştirilmiş bir şey, hepimiz buna çok iknayız maalesef.

Bedirhan Malçok: Bisiklet polis için erkekliğini gösterebileceği bir metaforken; bacağına platin takıldığı ve uzun süre aksadığından Can için de sadece bir travma meselesi değil. Bisiklet, Can için de bir iktidar temsili aslında. Çünkü abisi daha iyiydi bisiklet sürmekte ve diğer her şeyde… Çocukluğundan beri aile içinde abisi öncelenmiş ve Can sessizleştirilmiş. Bisiklet aynı zamanda Can için hikâyedeki ilk kırılma. Zeynep’le beraber buna cesaret edebiliyor.

Emrah Aytemur: Aslında ben Can’ın polislerin manipülasyonu sonrası bisikleti sürmeye çabalayarak Zeynep’e doğru gitmesinden, filmin finalini tahmin etmenin zor olmadığına inananlardanım. Israrla ve hâlâ “keşke” dememek için bisikleti sürmeyi öğrenmeye çabalayan Can, elbette ki aşkın aşkınlığı ile hareket ediyordur, öyle değil mi? Bisiklet diğerlerinin elinde bir erkeklik performansına dönüşürken, Can’ın elinde evrensel bir aşk ve barış çabasına dönüşüyor.


“Can, aşkın bir direniş biçimi olduğunun farkına vardı içten içe aslında. Aşk, politiktir. Aşk böyle bir şey: Köprüleri kurmak ya da köprüleri yıkmak…” – Bedirhan Malçok

Can sistem tarafından “içimizden biri” olarak görülüyor ancak bunu hak etmek için hiçbir şey yapmıyor aslında ve bu ayrıcalık nedeniyle yapması gereken seçim, filmin en kritik anını oluştuyor. Karakteri okurken ve canlandırırken Can sana neler düşündürdü? O kırılma anındaki duyguyu nasıl ele almak istedin?

Bedirhan Malçok: Can orta sınıf bir ailede büyümüş. Kendi hâlinde yaşayan, etliye sütlüye karışmayan bir çocuk. Apolitik biri. Siyasetle, güncel haberlerle ya da memlekette olup bitenlerle ilgilenen biri değil. Çocukluğundan beri evinde bir “abi” iktidarı var. Aile içindeki erk yapının en küçük öznesi. Evin içinde de hiçbir şey yapamıyor aslında Can, seçim hakkı verilmemiş. O yüzden içine kapalı kalmış. Derin bağlar kurabilen birisi değil.

Polislerin nasihat veren tavırları, aile vurgusu, “Sen de bizim oralısın.” tavırları içten içe Can’ın sorgulayan tarafına basılan parmaklar gibi… Her ne kadar kendi sınırlarını zorlasa da henüz güce karşı ses çıkarmaya hazır değil. Polisler gittikten sonra Zeynep’in yanına gidişi, Can’ın sadece o an yaşadığı durumu sorgulaması değil; çocukluğundan beri deneyimlediği bastırılmışlığın, keşkelerinin sorgulamasıydı. Bisikleti Zeynep’e doğru sürmek istemesinin sebebi de aslında bisiklet sürebiliyor olmanın verdiği o güç, o cesaret hissiydi. Zeynep ona “Ne konuştunuz?” diye sorduğunda ve Can, Zeynep’in gözlerine baktığında; onun için her şey durmuştu. Duygular cümle gerektirmez, yaşanır. Can belki de hiç yaşamadığı o büyülü anı yaşıyordu. Birilerinin onun yerine seçim yaptığı ya da seçim yapmaya zorladığı bir hayatı geride bırakmak istiyordu. Bisiklet sürmekte olduğu gibi, daha fazla “keşke” dememek istiyordu. O yüzden aşkın ona öğrettiği bir edinimi tekrarladı: “Dara xweziya sin nabe.” Can, aşkın bir direniş biçimi olduğunun farkına vardı içten içe aslında. Aşk, politiktir. Aşk, böyle bir şey: Köprüleri kurmak ya da köprüleri yıkmak…

Berna ile daha önce çalışmıştınız ve bu kez sadece oyuncu değil, yapımcılardan birisin de. Yapımcı gözünden nasıl bir maceraydı Aşk ve Diğerleri?

Emrah Aytemur: Yapımcı gözünden de Aşk ve Diğerleri gibiydi aslında. İronik bir cevap oldu belki ama gerçekten de öyle. Ben her ne kadar filmde oyuncu olarak “diğerleri”nin bir temsili olsam da yapımcı olarak “aşk”ın macerasına dâhil oldum. Çünkü böylesi bir hikâyeyi yapmaya çalışırken de “diğerleri” diyebileceğimiz birçok problem ile sürekli karşı karşıya geliyorsunuz. Motivasyonunuz “aşk” olunca, ilerde yeşermeyen bir keşkenin ağacına dönüşmemek adına “diğerleri”ne dair problemleri çözmek çok da zor olmuyor. Ama kolay da olmuyor. Ki bence Can için de kolay olmamıştı.


“Sistemin temsilcisi olmanın faturasının kendisine de kesildiği bir karakter Mahmut. O da aşık olabilen ve ‘keşke’ demek istememeyi deneyimlemesi gereken bir insan bence. Keşke Mahmut da bu filmi izleyebilseydi…” – Emrah Aytemur

Nasıl bir yerden ele aldınız bu karakteri? Karakter sistemin bir temsiliyken, onun ruh hâli, bir ayrılık sürecinde olduğunu öğrenmemizle birlikte daha kişisel bir bağlama oturuyor. Bu tür bir içsel motivasyona yer vermek neden gerekliydi sizce?

Emrah Aytemur: Esasen polis bir arkadaşımın dağılmak üzere olan ilişkisi ile yakın zamanda bir ayrılık yaşadığım ilişkim üzerinden, Berna’nın yazdığı karakter arasında bir paralellik kurdum. Ve sistemin temsilcisi olmanın faturasının kendisine de kesildiği bir karakter Mahmut. Neden gerekliydi, çünkü o da aşık olabilen ve “keşke” demek istememeyi deneyimlemesi gereken bir insan bence. Keşke Mahmut da bu filmi izleyebilseydi…

Berna Sitera Değirmen: Karakterimi anlamak ve günün sonunda onu sevmek için sorunlarını da bilmem gerekiyordu. O da benden sınıfsal olarak çok farklı bir yerde değil. Benzer sorunlarımız var. Muhtemelen yüksek kiralardan yakınıyor, evinde gider sorunlarıyla uğraşınca belki küfür ediyor -altı ay içinde iki defa taşınınca ve bunu yaşayınca aklıma ilk bu geldi- ya da bir ev almak için yıllarca zorluklar içinde çabalıyor… Ayrılık sürecini ekonomik sorunlarına bağlamak bunun için önemliydi. Sistem sonuçta bir yanıyla günlük sorunlarla boğuşan sıradan insanların sırtına yaslanarak yürüyor. Yani polislerin otoritenin bir temsili olma durumları da bir yanılsamaya eşlik eden karmaşık bir süreç bence. Kendilerini otoritenin bir parçası olarak görseler de gerçek şu ki sınıfsal olarak onlar da ezilen konumda. Bu yüzden kendi sınıfsal öfkeleriyle yüzleşmemek için hınçlarını başkalarına yansıttıkları bir durum ortaya çıkıyor filmde. Mahmut’un kendi aşk hikâyesini yaşayamamasının, ayrılığının temel nedeni çoğunlukla ekonomik sorunları ve bu yüzden kendini başarısız hissediyor. Aslında sorun kişisel olmaktan çok sistematik ve politik olmasına rağmen, o bunu kişisel bir başarısızlık olarak deneyimliyor. Başkalarının aşkına duyduğu öfke ise -bence- kendi güçsüzlüğüyle yüzleşmekten kaçınmanın bir yolu olarak ortaya çıkıyor.


“Film; her şeye rağmen aşkı, bütün ‘düzene’ rağmen farklı bir dünyayı tercih etmek ve ona gayret etmek bizim ellerimizde dedirtti; yeniden.” – Engin Emre Değer

Polisler adeta kendilerini Can’ın anne-babası yerine koyarak bu ilişkiyi reddediyorlar. Senin karakterinin bir “baba” olduğu vurgusu da mevcut filmde. Bu vurgular sana neler düşündürüyor?

Engin Emre Değer: Bu güzel soruyu, filmimiz Aşk ve Diğerleri bağlamında günümüz modern ataerkil toplumunun “kutsal üçgeni” olan devlet-baba-polis normları üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum.

Erkekliğin üç farklı kurumu olarak bu normlar özellikle “koruma” ile ilişkilendirilir. Devlet de baba da polis de “korur”. Kadını da bu sınırlarını da kendi çizdiği düzende ya korunacak bir mülk yahut kendisine karşı korunulması gereken bir tehdit olarak betimler.

Benim oynadığım karakterde de bir an olsun kendi kızının yanından ayrılmak dahi istemeyen bir “iyi polis” var. Fakat aynı polis, tehdit gördüğü bir başka kadına karşı hemen bir kulp bulup, bulduğu kulbu da yine bu bahsettiğim kutsal üçgen içinde Can karakterine gıyaben babalık, abilik gibi kodlar ile iknaya çalışıyor. Filmdeki bu iki değinme ile eril bakışın ikiyüzlülüğü, üstelik aşk gibi arı bir duygu durum karşısında ifşa oluyor.

Bu yanıyla film bende, aslında ataerkil düzenin kontrol edemediği aşk ve kadın konusundaki ötekileştirme hâline güçlü bir vurgu olmuştu. Bir yanda bir kadının özgüvenle tekerlerini döndürdüğü bir dünya, öte yanda bu dünyaya pedal çevirmeye çalışan bir erkek, ortada bir karar anında saçları uçuşturan tatlı bir “aşk” ve fakat bu olması gayet mümkün ve güzel eşitler arası lişkiyi sırf canı öyle istedi diye sabote etmeye gelen “baba – abi” kamuflajında sivil giyimli, devlet yüzlü, çakarlı arabaları ile “diğerleri”…

Bu ikili durum içerisinde filmin sonunda durduğu yer ve yaptığı önerme bence çok güzeldi ve senaryodaki ışıltı da oradaydı. Çekimlere hazırlanırken de çekerken de Berna Sitera’ya filmin kalbi bu son sahnede güp güp atıyor, burada parıldıyor diyordum. Nitekim dünya prömiyeri için gitmiş olduğumuz Clermont-Ferrand’da yüzlerce insanla birlikte, dev gibi bir perdede filmi izlerken yaşadığım his çok etkileyiciydi. Her şeye rağmen aşkı, bütün “düzene” rağmen farklı bir dünyayı tercih etmek ve ona gayret etmek bizim ellerimizde dedirtti; yeniden.


Can’ın zorlanarak, tökezleyerek de olsa bir dili yakalamaya çalışması, onun fonetiğini öğrenmeye çalışması da normatif olarak dayatılandan kaçış yaptığı bir kanal bulduğu hissi uyandırıyor. Dayanışma ve barış bence böyle bir kanaldan kurulabilir. – Berna Sitera Değirmen

Zeynep’in zikrettiği “Dara xweziya sin nabe.” (“Keşkenin ağacı yeşermez.”), filmin en akılda kalıcı repliği olabilir. Bu söz kendine filmde nasıl yer buldu?

Berna Sitera Değirmen: Bir arada varoluş hâlini ve bağ kurabilmeyi dil üzerinden vermek istedim. Filmde Zeynep’in hafızasından gelen cümle, filmin finalini de kuran sinematografik bir imgeye dönüştü. Can’ın daha önce yaşadığı pişmanlığa bir yenisini eklememesi için aşkına sahip çıkması ile bu cümle arasında doğallığında bir bağ kuruldu. Ve filmin finalinde Can’ın zorlanarak, tökezleyerek de olsa bir dili yakalamaya çalışması, onun fonetiğini öğrenmeye çalışması da normatif olarak dayatılandan kaçış yaptığı bir kanal bulduğu hissi uyandırıyor. Dayanışma ve barış bence böyle bir kanaldan kurulabilir.

Film, aşkı sınıfsal yaralardan ve ekonomik engellerden bağımsız ele almazken, neredeyse bir direniş biçimi olarak konumluyor. Aşkın önyargıları dönüştürme ya da aşındırma kapasitesine ne ölçüde inanıyorsunuz? Film bu hususta oldukça umutlu bir yerden bakıyor gibi…

Berna Sitera Değirmen: Bence insanlar, halklar arasında çözülemeyecek sorunlar yok; aradaki yapay sorunları üretenler genelde otorite figürleri oluyor. Kardeşlik söylemi biraz aşındırılmış gibi geliyor. Yani illa aile bağı kurmak zorunda değiliz. O bağ bazen yıkıcı sonuçlara da götürebiliyor. Tabi sınırını aşıp diğerini baskılamayan bir kardeşlik de güzel ama aşk daha hafif bir duygu yaratma potansiyeline neden sahip olmasın? İki kişinin kendi sınırlarında yaşayabildiği, boğucu sorumluluklar yüklemeyen bir hâl neden olmasın? Sistemin de erilliğin de aşkı kendi kasvetinde eritip dönüştürdüğü biçimden farklı bir aşk tasavvuru; bir direniş olabilir belki.

Yağmur Ruken Kahraman: Oldukça inanıyorum. Özellikle gündelik hayatlarımız iktidar pratikleriyle her gün gittikçe sıkışır hâle gelirken ve bu durum bizi yer yer atıl bir konuma sürüklemeye çok teşneyken; aşk gibi güçlü bir duygunun her şeyi başka türlü görmeye vesile olan kudretini ya da büyüsünü hatırlamak daha da kıymetli geliyor bana. Yaşamla kurduğumuz ilişkiyi sağlamlaştıran ya da yeniden kuran, birlikte büyümeye doğru açılan; o kendinden menkul merak duygusuyla başkasını tanımayı, onu anlamayı, onun sesine ve sözüne kulak kesilmemizi sağlayan özenli bir hâli var. En azından benim aşktan anladığım bu 🙂

Aşk ve Diğerleri dünya prömiyerini 48. Clermont-Ferrand Film Festivali’nin Ana Yarışma seçkisinde yer alarak yaptı. Dünya sinemasının en prestijli kısa film platformlarından birinde yaşadığınız bu deneyimi nasıl anlatırsınız? Oradaki seyircinin filmle kurduğu ilişkiyi nasıl gözlemlediniz?

Berna Sitera Değirmen: Öncelikle sanırım büyük bir şaşkınlık ve heyecan oldu. Oraya gitmeden önce böyle bir atmosferi hayal etmemiştim. Sinema kapılarında -neredeyse her bir salonda- uzayıp giden kuyruklar, o kuyruklarda insanların film kataloğuna aldığı notlar, birbirleriyle yaptıkları sohbetler… Yaş aralığı da oldukça genişti. Kısa filmlere bizde yeterince ilgi gösterilmediği gerçeği yüzünüze çarpıyor. Orada cidden tutkulu bir izleyici kitlesiyle karşılaştık. Bunun dışında dünyanın farklı coğrafyalarında üretilen çok fazla sayıda kısa film izleme şansı yakaladım. Kısa filmde çok farklı yaratımların olduğunu gözlemledim ve bu da heyecan vericiydi. 

Clermont izleyici kitlesi son derece politik. Festivale destek veren bir kanalın sağcı ve kapitalist biri tarafından desteklenmesi her seansta seyirci tarafından protesto edildi ve festivalin üçüncü gününe vardığımızda kanal sponsorlar arasından kaldırıldı. İzleyicinin ne kadar etkin olabileceğini de görmüş olmak heyecan vericiydi.

Yağmur Ruken Kahraman: Oldukça heyecanlı ve keyifli bir süreçti. Festival boyunca sabahın erken saatlerinde kocaman salonları dolduran seyircinin kısa filmlere olan ilgisi, merakı ve sonrasındaki karşılaşmalarımızda yaptıkları geri dönüşleri duymak epey kıymetliydi. Çok geniş bir skalada, biçimsel tercihlerle üretilmiş onca nefis kısa film seyretmek ve o ekiplerle tanışmak da cabası.

Bedirhan Malçok: Bambaşka kültürden, bilinçten, sanat anlayışından yüzlerce, binlerce kişiyle Aşk ve Diğerleri’ni izlemek inanılmaz bir deneyimdi. Gösterimlerden birinde iki sıra arkamda oturan bir Fransız, film bittiğinde ayağa kalkıp “Finalde ayrılacaksınız diye çok korktum, sana kızacaktım. Şimdi çok rahatladım.” gibi bir tepki verdi. Aslında filmi izlerken bizimle beraber hikâyeye dâhil oldular. Festival alanında, kafede, barda, yolda insanlar kendileri gelip filmimiz hakkında ve ne hissettikleri hakkında konuştular. Geri dönütler olumlu ve gurur vericiydi.

Orada şaşırılan şeylerden biri de kimlik numaralarımızın uzunluğu ve bunu gerçekten ezberden söyleyip söyleyemediğimizdi. Tarifi zor, unutamayacağım bir hafta geçirdim diyebilirim. Aşk ve Diğerleri ekibimizin bir kısmı olarak oradaydık. Gelemeyenler kalbimizde… İyi ki!

Aşk ve Diğerleri için “yaptığımız seçimler hakkında bir film” diyebiliriz. En son yaptığınız hangi seçim sizi çok memnun etti?

Berna Sitera Değirmen: Zor ve güzel bir soru. Uzun zaman önce aldığım ama etkisi hâlâ devam eden iyi kararlarım var ve de yakın zamanda alıp iyi ki de yapmışım dediklerim var. Birlikte yaşadığım bütün hayvan dostlarımla iyi ki yollarımız kesişmiş ve ev arkadaşı olmuşuz diyebiliyorum şimdiden bakınca. Bir de altı ay önce İstanbul’a yeniden taşındım. Buradaki ritim beni yeniden dinçleştirmeye başladı gibi hissediyorum. 

Çok keyifli sorulardı, teşekkür ederim.

Yağmur Ruken Kahraman: Yaptığım seçimlerin hepsinden; o an neye vesile olduğunu henüz bilmiyor ve can sıkıcı görünüyorlarken bile memnunum aslında. Bu soruya net bir cevap bulamasam da mükemmelliyet masalına kapılmadan, “olduğu kadar” diyerek parçası olduğum herhangi bir üretim sürecini söyleyebilirim belki.

Bedirhan Malçok: Gün içerisinde farkında olarak ve olmadan bir sürü seçim yapıyoruz. Günlük hayattaki o küçük seçimlerin uzun vadede büyük etkileri oluyor. Seçimler rutinlerimizi, döngülerimizi oluşturuyor. Bu döngünün kontrolünü sağlamak aslında o günlük küçük seçimlerle oluyor. 

Üretmeyi seviyorum. Yakın zamanda Mersin Şehir Tiyatrosu’nda yazdığım bir oyunu yönettim. Daha yeni prömiyer yaptı. Yaratım sürecinde, prova sürecinde, bir sürü alternatif arasından sürekli bir seçim yaptım aslında. Tercihleri belirlemekle geçti diyebilirim şu dönem. Tabii içime sinen şeyler de var, sinmeyen şeyler de… Sanat üretirken hep daha güzeli aranır; “Ne iyilik ne kötülük; dünyayı güzellik kurtaracak.” Bütün bu kaygıların, gündemin, her an yaşanan tatsız olayların, her şeyi takip etmeye çalıştığımız hızlı bir akışın içinde üretmeyi tercih etmek bana iyi geldi diyebilirim.

İncelikle, özenle hazırlanmış sorular için çok teşekkür ederim.

Emrah Aytemur: Ben yaptığım seçimlerin neredeyse tamamından memnun olmayı hayattan bir şekilde öğrenmiş biriyim. Keşke dememenin değerini başka çok az şeye değişirim çünkü. Hatalı bir karar almış olsam da sonuçlarını taşıyabilen bir yapım var. Benim hayatım benim kararım 🙂