Bant Jimnastiği: Morrissey’in For Britain partisine desteği ve hakkındaki boykot kararları üzerine

Bundan böyle ekip içinde masaya yatırdığımız ve tartıştığımız birtakım konuları “Bant Jimnastiği” adı altında sizlerle de paylaşma kararı aldık. İlk gündemimiz ise yeni albümü California Son’dan ziyade For Britain partisine desteği ve albüm üzerinden çeşitlenen boykotlarla konuşulan Morrissey.

Görsel: Sadi Güran

Gündem: Morrissey, Britanya’da aşırı sağ ve Müslüman karşıtı görüşleriyle tanıFor Britain partisine olan desteğini 13 Mayıs 2019’da Jimmy Fallon’a konuk olduğunda taktığı (ve anlaşılan pek üzerinden çıkarmadığı) parti rozetiyle taçlandırdı. Morrissey’in İngiltere için umudu “nihayet” bulduğunu söylediği For Britain partisinin lideri Anne Marie Waters sonrasında bir video mesaj yayınladı ve teşekkür etti desteklerinden ötürü kendisine. (Bu arada zaten uzun zamandır partiyi destekliyor Morrissey, son haberlerle konu yeniden kızıştı.) Morrissey’i protestolar uzundur sürüyor ve çeşitleniyor malumunuz. En son gelen haberlerden biri de Cardiff’teki, dünyanın en eski plak dükkânı Spillers Records’un Morrissey müziğinin artık dükkânlarında yeri olmadığını açıklamasıydı. Ardından Merseyside (Liverpool) belediyesinin demiryolları işletmesi de albümün reklamlarını kaldırdı istasyonlardan. Son gelişmelerin ışığında yılların tartışması yeniden kızıştı ve Morrissey boykotları hakkında fikirlerimizi çarpıştırdık.

Hakan: Sevdiğimiz müzisyenlere dair gereğinden fazla beklentiye girilmemesi gerektiğine dair güzel bir hatırlatma olmuş bence Morrissey’inki. Birinin, onlarca yıldır nesillere ilham veren ve verecek, sayısız hayata, ruha dokunan şarkılar yazıyor olması doğru siyasi tercih yapacağı anlamına gelmiyor. Ama işin çetrefilli tarafı da yazdığım bu son cümlede… “doğru siyasi tercih”. Kime göre? Bize göre. Sevelim sevmeyelim, For Britain’ın insanlık tarihine gömülmesi gereken fikirler barındırdığını bilsek de Morrissey’in bu siyasi hareketi desteklemek gibi bir hakkı olduğunu maalesef unutmamamız gerekiyor. Bu noktada afişlerinin tren istasyonlarından kaldırılması, plak dükkânlarından albümlerinin çıkarılması ya da radyolarda çalınmaması ne kadar doğru bir karar, ben emin olamıyorum. Zira bu tip “yasaklama” ya da “kapının önüne koyma” gibi eylemlerin çok da işe yaramadığını gördük, görüyoruz.   

Ekin: Ben ürünlerin üreticilerinden bağımsız takdir görebileceği bir dünya hayal edemeyenlerdenim. Bana bir tür görmeme, duymama bahanesi gibi geliyor ve bu görmeme, duymama halinin kötülüğe alan açtığına çok iknayım. Ama bu tartışmayı misojen erkeklerin, ırkçıların, fobiklerin işlerinin değerini tartmak üzerinden yürütmek yerine hayranlık müessesesine taşımakta fayda görüyorum. Ha politik olarak Morrissey’le problem yaşayan bir dinleyici “Morrissey’le zerre işim olmaz ama ben bu şarkılarla büyüdüm, bu şarkılar benim, onları hiçbir güç benden alamaz” diyorsa o ayrı bir şey. Ama bazen de ne olabiliyor? Hayranları Morrissey’in her türlü fikrinin savunuculuğunu yapma pozisyonuna itilebiliyor. Hiçbir müziğin/işin de beyazlık “mağduriyeti” üzerinden yürütülen eşitlik düşmanı politikaları aklamaya ya da ırkçılık ve nefret dilinin düşünce özgürlüğü kapsamına girdiği kılıfını savunmaya alet olmasına katlanamıyorum. Plak dükkânım olsa ben de kaldırır, bunu yapmak için neden bu kadar beklediğimi sorgulardım.

Yetkin: Hiçbir zaman Morrissey veya The Smiths hayranı olmadığım için, bu tartışmaya oldukça rasyonel bir çerçeveden bakarken buluyorum kendimi. Ve ister istemez, tüm tepkileri ve yaptırımları oldukça haklı buluyorum. Hatta özellikle son dönemde (ve aslında ezelden beri) aşırı sağ ve o taraftan dalga dalga genişleyen tüm ayrımcı, fobik ve ırkçı söylemlerin kendilerine demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü kalkan etmiş olması, zaten gösteremediğim toleransımın var olma olasılığını da sıfırlıyor. Ama -evet, bir ama maalesef var- kendime, söz konusu benim çok sevdiğim, üretiminin beni şekillendirdiğini düşündüğüm bir müzisyen olsaydı diye sormadan da edemiyorum. Şu kelimeleri yazarken bir yandan dinlemeden edemediğim, ancak fikirlerine de katlanamadığım bir isim var mı diye düşünüyordum. Sonra fark ettim ki öyle uzaklara gitmeme gerek yok, memlekette kendini otoriter gücün yanına konumlamayı, en hafifinden bizim tekne sallanmasın diye susmayı, daha fenası ezenin yanında yer alarak, onun “meşrutiyetine” araç olmayı tercih eden isim çok aslında. Kimilerini hâlâ dinliyor muyum? Evet. Bugün bir konserlerine gider veya bir albümlerini alır mıyım? Hayır. Yarın veya öbür gün tarih geçmişi didiklediğinde, ortaya çıkan hadiseler nedeniyle ciddi bir boykot yeseler destekler miyim? Evet. Zira ben de üretimin, ne derece hayran bırakırsa bıraksın, aynı zamanda sorumluluk getirdiğine inanıyorum aslında. Şunu da not edip bitireyim, gelecek umutsuz olmasın: hareketlerle de desteklenen içten bir özre de inanıyorum.

Cem: Morrissey’le olan ilişkim çok derin olmasa da kendisinin müzik basınında çıkan haberleri, açıklamaları her zaman kafamda büyük soru işaretleri oluşturduğunu söyleyebilirim. Can sıkıcı bir şekilde yardımseverliğini bile bir “gösteriş”e dönüştürebilmesi, Moz’la ilgili olumsuz izlenimimin temellerini oluşturdu yıllar boyunca. Ama bu intiba, kimi The Smiths şarkılarının benim için ifade ettiği şeyleri değiştirmedi. Müzik dışında sıkı bir şekilde takip ettiğim diğer alanlarda benzer bir durum yaşandığında neler hissettiğimi de düşünüyorum. Avustralyalı basketbolcu Andrew Bogut’un, Moz’un son olaylarına benzer skandallarını öğrendiğimde, onun oynadığı maçları izlemekten vazgeçmemiştim örneğin. (Tabii ki bir takım sporu doğrudan bir karşılık olmayacaktır.) Morrissey’in artık bardağı taşırdığını ya da toplumsal sabrın sınırlarını fazlasıyla zorladığı aşikâr. Bu sebeple Moz plakları satmama, şarkılarını çalmama gibi tercihlerin, yalnızca son haberlerle ilişkilendirilmemeleri gerektiğini düşünerek makul olduğunu düşünüyorum. Boykottan ziyade, “bir kahramanın yaşattığı hayal kırıklığını defalarca hatırlamak istememek”.

Geçmişten bugüne basından bazı Morrissey vukuatları

Derleme: Sava Kayhan

1986’da Melody Maker’a verdiği röportajında reggae müziğini “ırkçılıkla” itham etti. Reggae’den nefret ettiğini çünkü reggae’nin siyah “üstünlüğünü” yüceltme iddiasından öteye gidemediğini belirtti.

Irkçılıktan nefret etme beyanında olan Morrissey ayrıca İngiliz kimliğinin kaybolmasını İngiltere’ye yönelik göçe bağladığı açıklamaları uzundur yapıyor. NME’de 2007’de yayınlanan röportajında “England is a memory now’’ demiş ve eklemişti: “The gates are flooded and anybody can have access to England and join in”. (İngiltere hatıralarda kaldı, artık kapılar tıklım tıklım ve isteyen herkes İngiltere’ye gelip bize katılabiliyor.)” NME’ye sözlerini çarpıttığı iddiasıyla dava açmasının ardından NME bir özür yayınlamıştı.

2010’da Guardian Weekend’e Çinlileri “alt tür” olarak tanımladığında manşetlere düşmüştü. Hayvan hakları savunucusu olarak halkın tutumunu korkunç bulduğunu söyleyen bir röportajdı bu.

2011 yılında Norveç’te 77 kişinin öldüğü saldırıyı ise Varşova’daki konserinde şöyle değerlendirdi: “We all live in a murderous world, as the events in Norway have shown, with 77 dead. Though that is nothing compared to what happens in McDonald’s and Kentucky Fried S**t every day.” (Ölüm saçan bir dünyada yaşıyoruz, Norveç’teki 77 kişinin ölümü bunu gösterdi. Her ne kadar McDonald’s ve KFC’de olanlarla kıyaslanamayacak olsa bile.)

2017’de The Sunday Times Magazine’e verdiği röportajında Madonna için şu sözleri sarf etti: “Madonna reinforces everything absurd and offensive. Desperate womanhood. Madonna is closer to organized prostitution than anything else.” (Madonna, absürt ve rahatsız edici ne varsa bunların hepsini güçlendiriyor. Çaresiz bir kadınlık hali. Madonna, organize seks işçiliğine her şeyden daha yakın.) Aynı röportajda Harvey Weinstein ve Kevin Spacey’i neden savunduğunu da açıklıyordu…