Bant Mag. No:34’ten // SELDA BAĞCAN ve GAYE SU AKYOL: En Büyük Selda Başka Büyük Yok

Selda Bağcan, İsrailli grup Boom Pam’i arkasına alarak dünyayı yeniden fethetmeye hazırlanırken, ilk yıllarından bu yana üretimlerini takip ettiğimiz Gaye Su Akyol da ilk solo albümü Develerle Yaşıyorum ile ortalığı kasıp kavururken, ikisini bir araya getirme fikrinin büyüsüne kapıldık en başta. Sonra, konserlerinde “Yaz Gazetici Yazı yorumlayan, duruş ve ses olarak Bağcan’ı idol saymış Gaye Su Akyol’un bu röportajı yapma isteğine ve ardından, kolay kolay röportaj vermediğini bildiğimiz Selda Bağcan’ın “olur”una heyecan yaptık. Ardından gün gelip de, Tarabya’da, evinini yakınında, Boğaz kenarında bir kafede saatlerce Selda Bağcan’ın Gaye Su Akyol’a anlattığı hikâyelere, anılara, cevaplara kulak kesip mest olduk.

Selda Bağcan’ın kariyeri ve hayatı kimi acı ama çoğu hayranlık verici anlarla dolu. Onu dinlerken de yaşadığı her şeyi özümsemiş, hikâyelerini her zaman her yerde paylaşmak gibi bir derdi olmadığını, Batı dünyasında kendisine olan ilginin ve sebebinin de ziyadesiyle farkında olduğunu anlıyorsunuz. Tüm Selda Bağcan diskografisini tek CD’de 1 TL’ye satın bir seyyar satıcıya rastlayıp “keşke daha pahalıya satsaydın” diye dalgasını geçip kendi CD’sini de adamdan satın alan, bunu anlatırken de kahkahalarla gülen biri Selda Bağcan.

Biz böylesi bir röportajı gerçekleştirdiğimiz, farklı nesillerden iki büyüleyici sesi bir araya getirebildiğimiz, Selda Bağcan’ın anılarını, düşüncelerini sizlere ulaştırabildiğimiz için kendimizi şanslı hissediyoruz. Umarız siz de okurken öyle hissedersiniz.

Gaye Su Akyol: Muğla doğumlusunuz. Ama pek çok kişi sizi Sivaslı biliyor. O hikâyenin aslı nedir?
Selda Bağcan: Annem babam memur olduğu için hasbelkader Muğla’da doğmuşum. Babam veteriner hekim, annem öğretmendi. Tayinler dolayısıyla Muğla’da bulundukları sırada doğmuşum, tesadüfen Muğlalıyım. Ama Sivaslı derseniz, oralı da değilim. Sivas türküleri söylediğim için öyle yakıştırıldı ama ailemiz çok karışık. Nereli derseniz Türkiyeli diyebilirim. Manastır göçmeniyiz, baba tarafı. Anne tarafı da Kafkas göçmeni. Dolayısıyla Türkiyeliyim diyorum yani.

G.S.A.: Veteriner bir baba, öğretmen bir anne. Müzik bu ailede nasıl ortaya çıkıyor?
S.B.: Babam çok iyi bir müzisyendi aynı zamanda. Bütün enstrümanları çalardı. Ben küçükken okullarda mandolin meşhurdu. Babam bana mandolin öğretti notalarla. Daha ilkokula gitmeden mandolin öğrendim, notalı bir şekilde üstelik. Keşke evde piyano olsaymış. Bu dediklerim Van’da gerçekleşti. Van’da bir veterinerin evinde piyano olması çok absürt olurdu herhâlde. Aristokrat bir aile değiliz. Memur çocuğuyuz. Dolayısıyla babamdan geliyor müzik. Makedonya’da da ailede hafızlar varmış. Aileden geliyor genetik bir şekilde. Ağbilerde de var.

G.S.A.: Hattâ Beethoven isimli bir bar varmış o dönemlerde.
S.B.: Gece kulübü. Bar sonradan oldu, önceleri bunların ismi gece kulübüydü. Ankara’nın en nezih kulübüydü. Önce Van Gogh’da çaldı kardeşlerim müzisyen olarak. Sonra biz kendi işimizi kuralım dediler, hep öyle olur ya. Onlar da Van Gogh’a karşılık Beethoven kulübü açtılar. Bir sürü sanatçı geldi oraya. Yıl 1970. Barış Manço, Cem Karaca, Esin Afşar, Fikret Kızılok… Türkiye’nin bütün ünlüleri geldi orada çaldı, söyledi. Ve ben kulüp sahiplerinin kız kardeşi olarak, onların üstünde sahneye çıkıyordum. Hem de gitar çalıp şarkı söyleyen bir kızdım! Onlar gidiyor, ben sahnede oturup şarkı söyleyen bir kız… Millet şok tabiî. Sanat hayatıma öyle başladım diyebilirim.

selda_dijital_r_1

G.S.A.: Peki oraya gelen sanatçılar sizi hiç dinlemişler miydi?
S.B.: İlk kez orada dinlediler. Hattâ şöyle oldu, benim şarkılarımı götürüp İstanbul’da plak yaptılar. Benden önce!

G.S.A.: Cem Karaca “Tatlı Dillim”i, Barış Manço da “Katip Arzuhâlim”i…
S.B.: Aynen öyle. Söylemedim ikisi de rahmetli olduğu için. Ama onların sağlıklarında bunları o kadar vurguladım ki. İkisi de bana “höt” demediler! Rahmetli oldukları için konuşmak istemedim. “Maden İşçileri” diye bir şarkım vardı o dönemde. Arkadaşlarım tıp fakültesindeydi, ben fizik fakültesindeydim. Arkadaşım rüyasında görmüş, Timur Selçuk geliyormuş kulübe çalmaya ve benim “Maden İşçileri” şarkısını çalarak plak yapıyormuş bu sefer. Rüyaya bak! Ben de dedim “Şarkılar elden birer birer gidiyor, artık çıkayım ben.” Ama yıllar sonra “Maden İşçileri” şarkısının aranjmanını, düzenlemesini Timur Selçuk’a verdim. Çok enteresan, çok güzel bir hikâye.

G.S.A.: Erkan Özerman sizi dinliyor ve sonrasında size İstanbul’da plak yapacağım diye tutturuyor. Ardından da İstanbul’da bir hikâye başlıyor.
S.B.: Erkan Ağbi benim ayaklarımı yerden keserdi… Ben de fakültenin son sınıfındayım, kendi kendime “bu adama uyarsam okul bitmez…” derdim. Bana durmadan “Seni dünya çapında ünlü yapacağım,” derdi ama adın “Zelda” olacak… Beni Yahudi yapacak. Dünya plak piyasası Yahudilerin elinde olduğu için ben de “Zelda” olacakmışım. Yapma Erkan Ağbi, etme Erkan Ağbi!

TRT’de bir program oldu, mapushanelerle ilgili. Deniz Gezmişler içerde, yıl 71. Bir reklam şirketi sahibi olan Türkan Poyraz vardı. Her şeyimi zaten ona borçluyum, onun stüdyosunda yaptım ilk bantları. Çok güçlü bir kadındı, çok sözü geçiyordu o zamanlar TRT’de. Benim “Mapushanelere Güneş Doğmuyor” şarkımı denetimlerden geçirmiş ve bu programda çaldırdı. Düşünebiliyor musunuz, Deniz Gezmişler içeride ve ben televizyonda “Neden Mapushanelere Güneş Doğmuyor” diyorum. Ben yokum, sesim var. Bu arada plaklar çıkmış “Zelda” olarak. Orda da Vanlı bir arkadaşımız var, Atilla İlvan diye, o da “onun ismi Zelda değil Selda!” diye saklamış plakları. Ben isimsiz kaldım o programda. Aman Allah’ım! İyi ki öyle olmuş. Nasıl bir merak kim bu kadın diye. Ondan sonra yürüdü gitti!

selda_dijital_3

G.S.A.: Hattâ telefonlar geliyor “Kim bu kız” diye ve peşinize düşüyorlar.
S.B.: Ama yıllar sonra Erkan Ağbi’nin dedikleri oldu gerçekten. İsrail’de Zelda diyorlar bana. Oraya gittiğimde adım Zelda. İsrail’de “s”, “z” olarak okunuyor, Almancanın tersi. 90’da gittim İsrail’e ilk defa güzel bir festival için. Hattâ bir Osmanlı Kalesi’nde yapıldı festival, kulede Osmanlı bayrağı var. Aradan yıllar geçti tekrar gittim İsrail’de Kudüs Festivali’ne. Taksiye bindim, aradan neredeyse 12 sene geçmiş. Taksi şoförü döndü bana “Zelda!” dedi. Nasıl şaşırdım. Dedim pes, nasıl unutmadınız! Küçücük bir ülke, TRT’nin ilk zamanları gibi, ekrana bir çıkan hemen meşhur oluyor, şarkıları patlıyor falan… Ben 20 sene yasaklı kalınca, herkesin şarkısı patladı, bir tek benimki patlayamadı.

G.S.A.: “Mapushanelere Güneş Doğmuyor” şarkısını yaptığınız dönemde Deniz Gezmiş hapishanede ve ortaya bir aşk dedikodusu çıkıyor, alıp başını gidiyor. Onun aslı astarı nedir?
S.B.: Ben böyle bir şey olduğundan habersizdim. İlk defa 1976 yılında bir konser kulisinde sordular bunu. Ben çok şaşırdım duyunca. Allah Allah dedim, halka bak, nasıl böyle yayılabiliyor. Yakıştırdılar bizi o dönem. Denizlerin benden haberi var o zamanlar radyoda çalındığı için. Tutuklulara radyo serbest. Hiçbir şekilde bir araya gelmedik, hiç tanışmıyoruz. Ama halkın yakıştırmasıyla böyle oldu. Daha sonraki yıllarda küçük bir kız geldi bir gün kulise. Dedi ki “Size bir şey sorabilir miyim?” Ben anladım neyi soracağını da, “Sor bakalım” dedim. “Siz hiç Deniz Gezmiş’le çıktınız mı?” Bazıları da benim gerçekten sevgilisi olup yalan söylediğimi zannediyordu. İnkâr ediyorum zannediyorlardı. Yahu keşke olaydı kardeşim! Paris’te oturan bir arkadaşım var, Arzu Okay, Yeşilçam filmlerinin ünlü artisti. Evine badana yaptırıyor 2000’li yıllarda, ta oralardan beni arıyor. “Badana işçileri senin hayranın, seninle konuşmak istiyorlar,” dedi. Peki dedim. Abla dedi, sen dedi, Deniz Gezmiş dedi, öylesi böylesi. “Ha ha” dedim ben. “O öldüğü için kimseyle evlenmedin di mi abla?” dedi!

G.S.A.: Resmen almış yürümüş. Şehir efsanesi.
S.B.: Evet, aynen öyle, şehir efsanesi.

Fotoğraflar: Aylin Güngör

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:34’e ulaşabilirsiniz.