Hakikatin ağırlığı: Banu Sıvacı ile Günyüzü üzerine

Röportaj: Esin Çalışkan

Bazı sırlar gömülmez. Sadece üzerlerine biraz daha toprak atılır. Banu Sıvacı’nın Berlinale ve İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ikinci uzun metrajı Günyüzü, tam da böyle bir yerden başlıyor. Merkezinde Suna olsa da Günyüzü tek bir karakterin hikâyesi olmaktan hızla çıkıyor; suskunlukların aile içinde nasıl dolaştığını, bir topluluğun bazı gerçekleri nasıl unutmuş gibi yaptığını, unutmanın ise her zaman mümkün olmadığını anlatan bir filme dönüşüyor. İnsanların yanında duran hayvanların, evlerin, yolların ve mevsimlerin de hafızası varmış hissi bırakıyor geride.

Banu Sıvacı ile oyuncu kadrosunda Selva Erdener, Süleyman Kadim Kabaali ve Asena Hotamış’ın yer aldığı Günyüzü‘nün izini sürdük. Filmin çıkış noktasından hakikatin ağırlığına, suskunluğun bedelinden adalet arayışının açtığı yaralara uzanan bir sohbete oturduk.


“Bu film benim için bir ‘eve dönüş’ hikâyesi değil; 30 yıl sonra bile etkileri taptaze duran bir olay mahalline geri dönme çabası.”

Günyüzü’nün hikâyesinin tohumu hangi anda atıldı? Filmin dünyası sizin için nasıl şekillendi?

Filmin dünyası, -çocukluğumda hafızama kazınan ve anneannemin köyüne çok da uzak olmayan- filmdeki derin gölün bendeki izleriyle filizlendi. Senaryo yazmaya başladıktan sonra o göle daha sorgulayıcı bir gözle bakmaya başladım; o derinliğin, o mutlak sessizliğin neleri gizleyebileceğini düşündüm. Hikâyenin asıl tohumu, o suların altında uyuyan masum bir kadının trajedisi üzerine düşünmeye başlamamla atıldı diyebilirim. Günlük hayatımda yaşadığım coğrafyaya, dünyaya dair dertlerimi tanıdığım mekânlarla öyküleştirmeye meyilliyim. Bu film benim için bir “eve dönüş” hikâyesi değil; 30 yıl sonra bile etkileri taptaze duran bir olay mahalline geri dönme çabası. Filmin dünyası da bu sert gerçeklikle, insanın bastırdığı sırların yeryüzüne çıkma arzusu etrafında şekillendi. Filmin Yıldız’ın ölümünden 30 yıl sonrasını anlatması benim için önemliydi. Çünkü bu kayıpların bir gazete haberi gibi gelip geçen acılara neden olmadığını bir aileyi nasıl parçaladığını, acının yıllara nasıl yayıldığını göstermek istedim.

Günyüzü’nde aile, bir sığınaktan çok insanların birbirine taşıdığı görünmez bir yük gibi hissediliyor. Bu filmde aileyi nasıl bir duygu ve ilişki alanı olarak düşündünüz?

​Aile benim için bu hikâyede koşulsuz bir güven alanı değil; tam aksine geçmişteki bir suçun ve patriyarkanın gölgesinde çatlayan bir yapı. İki kardeşin arasına 30 yıl önce girmiş devasa bir ahlaki yarık var. Burada aileyi, “idare etme” ve “düzeni koruma” kültürü üzerinden düşündüm. Erkek kardeş Ayhan, kendi kurulu dünyası ve konfor alanı bozulmasın diye kanıtsızlığa tutunuyor; suçu görünmez kılarak ailenin bütünlüğünü koruyabileceğini sanıyor. Suna’nın gelişi ise bu sahte huzuru sarsan bir vicdan azabı gibi. Aile, sırf düzen sürsün diye bireylerin kendi sınırlarını ve hakikatlerini feda ettiği, adaletin ikiyüzlü bir “uyum” çabasına kurban edildiği tekinsiz bir ilişki alanına dönüşüyor. Ancak adalet arayışının gölgesinde Suna da ailesini nasıl ihmal ettiği ile yüzleşiyor.

Filmde yalnızlık; şehir ya da taşrayla sınırlı bir duygu olmaktan çıkıp, karakterleri takip eden bir unsura dönüşüyor. Sizce bu duygunun bugünkü kaynağı ne?

​Bu yalnızlığın kaynağı, insanın en temel ihtiyacı olan “barınma” ve “aidiyet” duygularının kökünden sarsılması. Karakterlerin yalnızlığı coğrafi bir yalıtılmışlıktan ziyade, üzerinde durdukları toprağa ve çevrelerindeki insanlara olan güvenlerini kaybetmelerinden besleniyor. Genel olarak “taşra” kavramına üstenci ve merkezî bir noktadan bakmayı doğru bulmuyorum; kötülük de yalnızlık da mekândan bağımsız olarak her yerde karşımıza çıkabilir. Bugünkü yalnızlığın asıl kaynağı, hakikatin yalnızlaştırılması. Toplumun geçmişle yüzleşmek yerine kolektif bir unutuşu seçmesi, gerçeği arayan insanı kaçınılmaz olarak yapayalnız ve mesafeli bir alana hapsediyor.

Oyuncunuz opera sanatçısı Selva Erdener ile Suna karakterinin iç dünyasını ve duygusal kırılmalarını nasıl inşa ettiniz, filmin mesafeli tonunu kurarken nasıl bir yaklaşım izlediniz?

​Selva Erdener zaten mesleğinde çok saygın bir isim ve opera sanatçılarının bizzat oyunculuğun içinde olduğuna inanıyorum. Onun sahne disiplini, ses kontrolü ve vakur duruşu, Suna’nın sinemadaki geleneksel kadın temsillerini sarsan minimal ve rasyonel yapısıyla muazzam bir uyum yakaladı. Suna, korkunç bir travma yaşamış, temas etmekte zorlanan ve artık ağlayamayan bir kadın. Sinemada ve toplumda kadından hep belirli bir “duygusal performans” (ağlamak, sarsılmak, toparlayıcı olmak) beklenir. Biz Selva ile bu ezberi ters yüz etmek istedik. Suna’ya sadece erkek karakterlere reva görülen o “sevilmek zorunda olmayan”, mesafeli ve sınırları olan duruş hakkını tanıdık ve seyirciyi bu rasyonel duruşu yargılayıp yargılamayacağıyla baş başa bıraktık. 


“Kayıplar ve suçlar sadece yaşandığı anla sınırlı kalmıyor; birbirini tetikleyen, nesilleri etkileyen ve adalet ararken bile arkasında yeni enkazlar bırakan trajik birer döngüye dönüşüyor”

Karakterlerin bazı sorulara yanıt aradığı ama karşılık bulamadığı bir yapı var Günyüzü’nde. Özellikle demansın yarattığı belirsizlik içinde bu arayış ve kabulleniş hâlinin; suç, bastırma ve unutma arasındaki anlatı yapısını nasıl şekillendirmesini amaçladınız?

​Filmdeki demans (Alzheimer) durumunu sadece tıbbi bir vaka olarak değil; toplumsal bir unutkanlığın, kolektif bir zırhın simgesi olarak kurguladım. Suna, yıllarca o nefretle beslenip hesap sormak için döndüğünde, karşısında zihni boşalmış bir fail buluyor. Bu çok korkunç bir ironi: Fail ne yaptığını idrak edemiyorsa, adalet ve intikam anlamını yitirir; aradığınız gerçek katilin zihninde kaybolur. Suna’nın imkânsız “itiraf” arayışı bir cevap alabilmek için. Anlatıyı, suçun hafıza karşısındaki çaresizliği ve muhatapsız kalan bir yasın ağırlığı üzerine kurmak istedim. Bekir karakterini canlandıran Okan Selvi bu karakterin ruh değişimlerini hiç diyalog olmamasına rağmen ustalıkla oynadı.

Günyüzü’nde doğanın varlığı oldukça fiziksel hissediliyor; doğanın sesi ve boşluğu karakterlerin ruh hâline karışıyor âdeta. Doğayı hikâyenin aktif bir parçası hâline getirmek sizin için neden önemliydi?

Filmin sinematik evreninde doğa, karakterlerin trajedisini arkadan seyreden hareketsiz ve dilsiz bir fon değil; aksine olay örgüsünü kırılmaya uğratan, insanı yersiz yurtsuz bırakan dinamik bir güç. Senaryoda tanık olduğumuz yer yarılmaları, kuruyan su yatakları ya da köyün boşaltılması kararı, basit birer çevre tasvirinden ibaret değil. Bunlar, yerkürenin artık bizim hoyratlığımıza katlanamadığının, saklanan kiri ve pası kendi ritmiyle yüzeye kusmaya başladığının birer işareti. Toprağın gövdesindeki derin yarıklar, aslında karakterlerin arasına çekilen sınırın somut karşılıkları. Neticede, ayak bastığımız zeminin altımızdan kayması sadece ekolojik bir alarmı değil; insanın varoluşsal çöküşünü ve en temel emniyet hissini yitirişini de simgeliyor. Yine de tüm bunlar yoruma çok açık.

​Filmde bazı kayıplar doğrudan anlatılmıyor ama başka eksikliklerin içinden yeniden hissediliyor. Leyla’nın kayboluşuyla Yıldız’ın yokluğu arasında kurulan duygusal bağı biraz konuşalım mı? Sizce kayıplar birbirini hatırlatan şeylere mi dönüşüyor zamanla?

​Kesinlikle, bir kadının yok edilmesinin ve kaybedilmesinin yarattığı o derin boşluk, zamanla etraftaki diğer eksikliklerle sızlamaya devam ediyor. Kedisi Leyla’nın ve mandaların varlığı, bu kaotik insan dünyasında dilleri olmasa da her şeyi gören, hisseden en dürüst tanıklar olarak hikâyeyi tamamlıyor. Öte yandan filmdeki bu kayıp zinciri, Fidan ve babası üzerinden kurulan o ahlaki tezatlıkla da birleşiyor. Suna geçmişteki kaybının adaletini ararken, Fidan’ın dünyasındaki “baba” figürünü yıkmak zorunda kalıyor. Kayıplar ve suçlar sadece yaşandığı anla sınırlı kalmıyor; birbirini tetikleyen, nesilleri etkileyen ve adalet ararken bile arkasında yeni enkazlar bırakan trajik birer döngüye dönüşüyor.

Günyüzü’nün Berlin’deki gösterim ve festival yolculuğu sizin için nasıl bir deneyimdi? Filmle ilişkinizi nasıl etkiledi?

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapmak çok heyecan ve gurur verici bir deneyimdi. Berlin’de dünyanın birçok yerinden festivale katılan insanlarla filminizi buluşturabilmek çok özel. Özellikle sinemada yaratmaya çalıştığımız o sevilmek için özel bir çaba harcamayan kadın karakterin ve kurduğumuz ahlaki ikilemlerin uluslararası bir arenada nasıl karşılık bulduğunu görmek, filmle olan bağımı daha da güçlendirdi. Günyüzü şimdiden güçlü Avrupa ve Asya film festivallerine seçildiği haberlerini almaya başladı. Filmde emeği geçen oyuncularıma ve ekibime tekrar teşekkür ediyorum.