Yaratıcısı ve oyuncuları ile DTF St. Louis üzerine
Röportaj: Burcu Teker
Hit kara komedi gerilim draması Patriot ve Wonder, The Secret Life of Walter Mitty gibi nüanslı işlerin yaratıcısı yazar, yapımcı ve yönetmen Steve Conrad, iyi olduğu işte kendini bir kez daha kanıtlamak üzere huzurlarda. Yolu yeniden insan olma hâllerinden geçmiş; ihtimal kapılarını aralayıp görünenin ardındaki gerçeklik manzaralarıyla karşılıyor dünyasına adım atanları. Bu misafirperver tavır, his filizlenmesi için en ideal ortam. Kafalarındaki sorulara verdikleri otomasyon cevaplardan sıyrılmış karakterlerin peşi sıra biz de köşelerimizi törpülemeye itiliyoruz. Libido düşüren hakem ekipmanları, eğri üreme organları, borç üstüne borçlar, geri kazanılmaya çalışılan formlar, kendini aramaklar, bulduğunu sanmaklar, her şeyin yolunda olduğu ama aslında hiçbir şeyin yolunda olmadığı hayatlar… DTF St. Louis’in seçmece absürtlüğün çeşnilendirdiği hikâyesinin evreninde yaşadığını hissetme dürtüsü, gün ışığını içeri alabilme cesareti, dönüşüm, çokça çaresizlik ve herkesin aklına yatmayacak türden çareler var. “Karşıdan bakınca öyle görünebilir,” diye fısıldıyor kulaklara, “ancak inan bana kimse normal değil!”. Hazırsanız başlayalım.
Türlü etkenin üst üste binerek insanî ilişkileri tıpkı buzullar gibi günden güne erittiği ve aşina olunmadık gelişmeleri beraberinde getirdiği modern dünyaya Missouri dolaylarından açılan pencerenin tam önündeyiz. Güneş yerinde, huzur muallak. The 5th Dimension’dan “Let The Sunshine In” jeneriği ile girizgah yaptığımız her bölümünün finalinde, The Kinks’ten Frankie Valli’ye, temaya nokta atışı göndermeler yapan, tesiri yüksek parçaların insafına bırakılıyoruz. Özenle seçildikleri her hâllerinden belli. Biliyoruz ki günün geri kalanında birlikte olmaya devam edeceğiz.
Kara komedi – suç olarak sınıflandırılsa da umulmadık virajları, tabaka tabaka ilerledikçe değişen renk ve dokusu olan mini serinin tür bükücü bileşimi her bölüm daha da içeri çekiyor izleyeni. Yerel televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan Clark (Jason Bateman) ve birlikte çalıştığı, iş hayatında tökezlemiş, özgüven konusunda çekinceleri olan işaret dili tercümanı Floyd (David Harbour) “evliliklerinde mutsuz, orta yaş krizindeki kırılgan erkek” paydasında buluşup yakın arkadaş oluyor. Clark, Floyd’un eşi Carol (Linda Cardellini) ile ilişki içinde ve Floyd’u bencilce “evli çiftlerin hayatlarına renk katmak” için kullandığı DTF St. Louis uygulamasına yönlendiriyor. Clark’ın kontrolü elden bırakma, Carol’ın ise kontrolü ele geçirme sevdası mevzubahis çeşitkenar aşk üçgeninin “Floyd kenarının” ortadan kalkması gibi korkunç bir sonuç doğuruyor en nihayetinde. Gönülsüzce işbirliği yapmak durumunda kalan dedektif ikilisi Donoghue Homer (Richard Jenkins) – Jodie Plumb (Joy Sunday) giriyor devreye. Her şey ayan beyan ortada, dava kapandı! Bir dakika, bir dakika; sanki kapanmasa mı?
DTF St. Louis,, 2 Mart itibarıyla HBO Max kataloğunda yerini aldı. Basın ile paylaşılan dört bölümün ardından yaratıcı zihin Steve Conrad, oyuncu kadrosundan Richard Jenkins ve Joy Sunday ile bir Zoom seansında buluştuk; kaygılar, hayaller, kararan gözler ve insanlığın yanılabilirliği üzerine konuştuk.
Kurcalamayı hedeflediklerini; gölge yanlarına tanıklık ettiğimiz karakterlerin günümüz izleyicisinde nasıl bir karşılık bulmasını hayal ettiğini sormakla başlıyorum röportajıma. “Huzur beklentisi.” diyor kısaca Conrad, “Her yaş için… Çatışma içindeki karakterlerimle vurgulamak istediğim huzura nadiren ulaşıldığı, ulaşılırsa da asla beklenilen şekilde olmadığı. Bu mücadele -çocuk, genç, orta yaşlı- yaş fark etmeksizin herkes için geçerli. Hayatın kalıcı bir parçası ve öyle de olmalı aslına bakarsan. Mücadeleler kendine özgü riskleri barındırır içinde; biz burada orta yaş fenomeninin kadın ve erkekleri nasıl umutsuzluğa sürüklediğini keşfe çıktık. On yıl sonra şu anki enerjimizde olamayacak olmanın verdiği umutsuzluk; yıllar sonra birine çekici gelmek, el ele tutuşmak gibi basit bir yakınlık yoksunluğunun ne anlama geldiği… Arzuların insanları neler yapmaya itebileceğini düşündürtmek istiyorum. Seyirciyi eğlendirmenin yanı sıra görülmüş hissettirmeyi hedeflediğimi de söyleyebilirim. Diziyi yapayalnız izliyor olsalar bile bu dünya onları birinin hayal gücü, birinin oyunculuk becerisi, birinin müziği ile bir araya getirmiş. ‘Burada bir şeyler hissettiyseniz eğer bizim nezdimizde yabancı değilsiniz. Yalnız değilsiniz.’ diyen bir grup içinde olduklarını hissettirmiş. Bir topluluk gibi. Huzuru bulmuş gibi. Bu çok önemli.”

Bahsi gölge yanlardan açmışken otorite figürü dedektif Homer ile ustaca başa çıkan ve soruşturmanın seyrini “tırnaklarıyla” değiştiren Jodie’yi canlandıran Joy Sunday’e, karakterini hayata geçirirken kendi deneyimlerinden yola çıkıp çıkmadığını sormadan edemiyorum. Altı çizilen kuşak çatışması, keskin ast-üst ilişkisi ve patriyarkal üstünlük, gerçek hayatta da sıkça karşılaşılan dinamikler. Sunday ikilemiyor: “Şüphesiz. Aktörler olarak deneyimlerimizden her zaman besleniriz. Jodie’nin parlamasının sebebi farkındalığının çok yüksek olması. Çalışma ortamı örneğin; adımını attığı anda karşılaşacaklarının farkında. Denge kurmayı iyi biliyor. Başarılı olmasının, gerçeği gün yüzüne çıkarma hedefine ulaşabilmesinin sebebi de bu. Bilinçli hamlelerle zekice ilerlediği için onu durdurabilecek engelleri aşabiliyor. Hikâyenin seyrini Homer – Jodie çekişmesinin arka planında yaşananlar belirliyor zira.”
Richard Jenkins, karakterinin ilk başta takındığı üstüncül tutumu kırmayı başarıp Jodie’ye alan açması ve değişken güç dinamiklerinin kendi dünyasında ne şekilde yankılandığı konusundaki düşüncelerini “‘Karakter gelişimi’ tabirinin karşılığı tam anlamıyla budur işte. Homer, hayatının bu ileri aşamasında varsayımlarda bulunmanın hata olduğunu öğrenebiliyor; kabul ediyor, düşünsene! Bu, yaşamın bitmediğinin bir göstergesi. Bitmedi, öğrenilecek şeyler hâlâ var. Üstelik Steve bu dönüşümü flashbackler ile de vermiyor. Homer’ın evine ya da bir anısına dönmüyoruz. Eşi var mı, çocuğu var mı, nasıl biri bilinmiyor. Steve şimdiki zamanın dönüşümüne odaklı. Homer ile Jodie’yi tam şu anda izlemekle ilgileniyor. İnsanların kim olduğunu en canlı bu şekilde öğrenirsiniz. Hayat böyledir; birini tanımak için ilk önce şu anda gösterdiği tutuma bakarız. Ve dönüşmek çok zordur. Bu yüzden de çoğu insan yapamaz zaten.” şeklinde ifade ediyor.

“Bence film yapımı hâlâ kurmaca ve hayal gücü arenası.” -Steve Conrad
Provokatif ismi ve tek cümlelik sinopsisi ile tezat yaratan, önyargıları altüst eden anlatısının çıkış noktasını “Benim için püf noktası, karakter yaratacağını düşündüğüm bir ikilem bulmak.” cümlesiyle özetliyor yönetmen. “Oldum olası çatışma içindeki ikilemleri yakalamanın peşine düşmüşümdür. Çıkmazlar karakterle sonuçlanır; ilişkilenebileceğiniz, sempati duyabileceğiniz kişilere dönüşür. Clark – Floyd özelinde, hayatlarına bakıp bunun yeterli olmadığını ve artık yeterliymiş gibi numara yapamayacaklarını itiraf etmek örneğin. İçinde bulundukları durum bir kırılma noktası gibi. İşlerinin yoluna girmesini umarak geçirebilecekleri zamanın azaldığının farkındalar. Yetişkin hayatını böyle hayal etmemişlerdi belki. Bununla başa çıkma yöntemi aramaya başlıyorlar. ‘Yetinebileceğime inansam daha iyi bir insan olacağımı biliyorum ama yetinemiyorum. Bir şeyler yapmalıyım. Hayatın zorluklarını hafifletebilecek bir arkadaş edinmeliyim belki, sürdürülebilir arkadaşlıkların nadir olduğu bir yaşta… Cinsel anlamda ânı da yakalamalıyım aynı zamanda. Hâlâ bu güce sahipken bu yaz hissedebilmeliyim artık. Önümde fazla yaz kalmadığını biliyorum.’ Bu hikâyenin temelinde bu var: Gerilim yaratan dilemmalar, bir şeyleri inceden inceye bilmek veya hiç bilemeyecek olmak. Benim de bilmediğim çok şey var; öğrenmek istiyorum, bu yüzden yazmaya devam ediyorum. Olasılıkları sınırlayan gerçek suç türündeki üretimler yerine bir şeyler uydurmanın mümkün olduğunu göstermek istiyorum. Bence film yapımı hâlâ kurmaca ve hayal gücü arenası.”
Jenkins giriyor söze ve “İnsanlar gelip karakterime duydukları sempatiden, ne kadar iyi performans sergilediğimden bahsettiğinde o kadar şaşırıyorum ki…Çünkü çekimler esnasında biz karakteri hakkıyla hayata geçirmeye, tabiri caizse işin daha teknik kısmına konsantre hâldeyiz. Kaleminden çıkan senaryo ile duyguyu yaratma işi Steve’de ve o bir yazı insanı. Tümüyle Steve’in başarısı bu. Şaka, benim tabii ki!” açıklamasında bulunuyor tüm muzipliğiyle.
Richard Jenkins, geçmişte çalıştığı diğer büyük yönetmen ve yazarlar ile olan deneyimi bağlamında Conrad ile çalışmaya dair “Hepsi gerçek anlamda çok yetenekli insanlar. Birbirlerinden de oldukça farklılar. Tek bir ortak noktaları var: Önemli olan iş. Başka hiçbir şey ve kimse değil. Çalıştığım yönetmenlerde benzerlikten çok farklılık gördüm ben, bilhassa iyi olanlarda. Farklılar, çünkü sanatları içlerinden geliyor. Doğallar, özgünler. Her birinin kişiliği ve dünyası biricik. Steve de onlardan biri.” yanıtını veriyor. Set ortamına dair ise yorumu şöyle: “Linda ile çalışmak çok keyifliydi, Jason felaket! Linda da Jason da inanılmaz zeki ve komik insanlar. Müthiş eğlendiğimiz, hepimiz için rüya niteliğinde bir prodüksiyondu. Böyle projeler ile çok sık karşılaşılmaz.”
İçsel bir keşif anlatısı olarak da değerlendirilebilecek yapıma ilişkin son soru, oyuncuların neyi “başarı” olarak tanımlayabileceklerine dair. Sunday içtenlikle “İzleyicinin Steve Conrad üretimlerinin kıymetini anlamasını, geriye dönüp arşivlerini incelemesini ve diğer eserlerini izlemek istemesini sağlamayı başarı olarak değerlendirebilirim. Steve’in tüm çalışmalarında empati, incelik, özen var; gerçek benliğimizi, kim olduğumuzu ve kim olabileceğimizi keşfetmemize ön ayak oluyor.” cevabını veriyor. İki Oscar adaylığı bulunan tecrübeli oyuncu Jenkins ise noktayı bir kez daha güldürerek koyuyor: “Reytingleri! Ve bir sonraki bölümü izlemek için sabırsızlanmalarını da tabii!”
