Bir ülkenin hafızası: Kleber Mendonça Filho sineması
Yazı: Sezen Sayınalp
Recife semalarında “Meu Sangue Ferve Por Você” çalıyor. Bizde de Erkut Taçkın’ın “Yeryüzü Cenneti” adıyla seslendirdiği aranjmanı hatırlayabilirsiniz. İşte o şarkı. Recife’nin sokaklarından geçerken, bazıları hâlâ işleyen bazıları da kapanmış sinemaları hatırlarken, bu şarkının melodisi sokaklardaki anıları tekrar canlandırıyor.

Nerede çaldığını atlamayayım: Kleber Mendonça Filho’nun 2023 yapımı belgeseli Retratos Fantasmas / Pictures of Ghosts’un ikinci bölümü “Recife’nin Merkezinin Sinemaları”na geçerken duyuyoruz bu şarkıyı. Peki hangi sinemalardan bahsedecek Filho? Moderna’dan, Art-Palácio’dan, Veneza’dan, Triano’dan, Cinema São Luiz’den… Belgeselin bir yerinde, Art-Palácio’nun kapanacağı gün sinemada vardiyası olan emektar makinist Bay Alexandre’nin o gece gözlerinin yaşarmasına da şahit oluyoruz. Diyor ki Bay Alexandre: “Gözyaşlarından bir anahtarla sinemayı kilitleyeceğim.” Kapısı sokağa açılan sinemalardan çıkmış insanların matine, suare oynayan filmlerin hayaliyle dolaştıkları yıllar çok uzak değil. Ama sanki artık o kadar yakın da değil. Ya da sokağa açılan sinemalar azalmaya başladıkça bu tablo da belgeselin adı gibi hayalet resimlere dönüşüyor, kim bilir?
Sinemanın hafızası
Brezilya’yla Türkiye arasındaki mesafe -sinemaların, şehirlerin, yakın tarihin izleri düşünülürse- haritada görüldüğü kadar fazla değil. İki coğrafya o kadar yakından bakıyor ki birbirine… Belki de bu yüzden Kleber Mendonça Filho’nun sineması, onun 2025 yapımı filmi O Agente Secreto / The Secret Agent’ı izledikten sonra yeniden merakımı celbetti ve yönetmenin izlemediğim filmlerine adadım kendimi. Bu süre içerisinde de bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Kendimi dışarıda bırakmıyorum çünkü filmlerini izledikçe ve onu daha yakından tanıdıkça Filho’nun sinemaya bakışıyla aramda bir ortaklık kurdum. O da sinemanın büyülü dünyasına film eleştirmenliğiyle başlamıştı, o da bir mekânın zaman içindeki değişiminin ve oraya dair hafızanın etkilerini oldukça önemsiyordu, o da mizahı bir an olsun yanından ayırmıyordu.
Film eleştirmenliği demişken, yönetmenin 2008 yapımı belgeseli Crítico, onun kariyerinin başlangıcına da bir atıf diyebiliriz esasen. Belgesel, eleştirinin özünün analiz olduğunun anlatıldığı cümlelerle başlıyor. Dünya genelinden birçok yönetmen, yapımcı ve film eleştirmeni filmleri ortaya çıkaran yaratıcılığın ve o filmlerin tüm elementlerini ele alıp inceleyen, anlamını analiz eden okuma sürecinin sinema sanatında neleri ortaya çıkardığını konuşuyorlar.
Bir filmin dünyası, ne yapıldığı tarihle ne içinden çıktığı coğrafyayla ne de yönetmeninin kamerasıyla sınırlı. Filmler yapıldıktan sonra kendi anlamını her yerde ve her zamanda yeniden üretebilen eserler. Bunu yaparken de beslendiği damarı görünür kılabilen yapılara sahipler. Filho’nun filmlerinde geçmişe bakma temasının baskın olduğu anlatı yapısı her seferinde aklımızda bir başka kapıyı aralayabiliyorken, aynı zamanda Brezilya tarihinde olanları da vurgulayabiliyor mesela. Filho’nun analiz yeteneği sadece film dünyasıyla sınırlı değil bu yüzden. Ülkesinin tarihini, güncel siyaseti, sinema tarihine dair analizi bir arada değerlendirip kendi bakış açısından yeni hikâyeler anlatabilen ve kendine has bir üslup kurabilen bir yeteneğe sahip. Tarihi, hafızayı ve mekânları okuma yeteneği onun yönetmenliğini biçimlendiriyor.
Yönetmenin kamerası

1968 doğumlu Kleber Mendonça Filho, Universidade Federal de Pernambuco’da gazetecilik okuduktan sonra kariyerine film eleştirmeni ve gazeteci olarak başlamış. 2002 yılından itibaren de film yapma serüveni başlamış ve sinema sektöründe yönetmen, senarist ve yapımcı olarak yol almaya devam etmiş. Recife doğumlu olan Kleber Mendonça Filho’nun hayatında bu şehir onun doğum yeri olmaktan öte bir anlam taşıyor. Film dilini oluştururken filmlerinin arka planına ev sahipliği yapan, sinemasını şekillendiren mekânları barındıran, onu dünya sinemasıyla buluşturan şehir aynı zamanda Recife. O yüzden Retratos Fantasmas’ın ilk bölümünün adının “Setúbal’daki Ev” olması da daha çok anlam kazanıyor. Belgeselde bahsi geçen sinemaların değişimi gibi, Recife de çok değişiyor yıllar içinde. Kapitalizmin, muktedirin, paranın dilinin konuşulduğu bir dünyada iz bırakan mekânların hatıralarını silme durumu Recife için de geçerli maalesef. Şehrin dokusunu umursamayan, konutları çevre odaklı şehir planlama çerçevesinin dışında ele alıp kâr odaklı yapılara dönüştürme fırsatını kollayan politikalar ve semtleri “soylulaştırma” meselesi; bir şehrin geçmişiyle, tarihiyle ve hâliyle bugünüyle kurduğu bağı da etkiliyor.
Yönetmenin 2016 yapımı filmi Aquarius’un ana meselesi gibi… Filmin ana kahramanı Clara’nın tüm hayatını biçimlendiren evinin gökdelene dönüşmemesi için sermaye sahiplerine karşı verdiği mücadele bunun bir örneği. Aquarius, Kleber Mendonça Filho’nun ikinci uzun metrajı. Film, üç parçadan oluşan hikâyesiyle, Clara’nın hayatındaki belirli dönemeçleri aktarıyor bize. Onu tanımlayan özellikleri ve olayları işaret eden bu üç dönemeç, bir yandan hayatını bize anlatırken bir yandan da Brezilya’nın yakın tarihini yansıtıyor.
Filho’nun sinemasında karakterlerin hikâyeleri Brezilya’nın tarihinden bağımsız değil. Arka planda Brezilya’nın geçirdiği süreçlerin insanlar üzerindeki etkilerini de incelikle işlenmiş şekilde izliyoruz. Yönetmenin neredeyse her filminde kullandığı hikâyeyi bölümlere ayırma tercihi de geçmişe bakma eylemini kolaylaştırıyor. Bölümlerin bağlamı bir taraftan karakterlerin hangi durumlar içinde olduğunu bize aktarırken, bir taraftan da ülkenin içinde bulunduğu koşulları anlamamıza yardımcı olacak çerçeveyi sunuyor. Sanki bir arşiv odasındayız da bulduğumuz gazeteler, fotoğraflar, videolar, objeler bize yardımcı oluyormuş gibi… Bu tercih, yönetmenin karakter bazlı bir hikâyeyi, içinde bulunduğu coğrafyadan ilham alarak şekillendirmesine yardımcı olan belirleyici etkenlerden biri.
Aquarius’ta kendi şehrinde ve kendi evinde yıllardan beri süregelen alışkanlıklarıyla hayatını kuran bir kadının mücadelesini izliyoruz. Clara’nın oturduğu evin ona miras bıraktığı tüm değerler; aynı onun işi, ailesi, hastalığı ve tutkusu gibi hayata tutunma nedenleri hâlini almış yıllar içinde. Ev kavramı Kleber Mendonça Filho sinemasının kilit kavramlarından biri. Özellikle kısalarında da sıkça karşımıza çıkan “ev” bir anlamda kişinin büyüme hikâyesinin ve büyüdüğü koşulların da temsili. Filho’nun filmlerine de mekân olan Recife’deki ev aynı zamanda içinde yaşayanlara ev olan Brezilya’nın kendisini de imleyebiliyor. İçinde büyüdüğümüz, dünyayı öğrendiğimiz, kendimizi keşfettiğimiz evler…
Evle beraber geçmişe dair izlerin en büyük kanıtı olan fotoğraflar da öyle. Filho’nun sinemasında hikâyeyi aktarmak bir anlamda da arşiv çalışması gibi… Hem belgesellerinde hem de kurmacalarında fotoğrafın onun sineması için büyük bir önem taşıdığını görebiliyoruz. Fotoğraf kullanımının yanı sıra flashback kullanımını da belirtmek gerekir. Filho, flashbackleri doğrusal zaman çizgisinde geriye dönme işlevinin yanı sıra bir hatıranın ve o hatırayı bugüne taşıyan hafızanın önemini belirtmek için de kullanıyor. Hatta eskiyi hatırlarken ses bandını kullanma şekli –O Agente Secreto’da olduğu gibi- kadrajda hatırlanan imajlar görülürken, sahnenin sessizleşmesiyle zihnin öncelikli olarak imajı canlandırmasını perdeye yansıtan bir teknik gibi geliyor.
Bir taraftan da sinemanın, fotoğraf karelerinin hareketiyle biçimlenen hikâye anlatma geleneğinin de altını çizebiliyor, Vinil Verde / Green Vinyl’deki gibi… Yönetmenin 2004 tarihli kısası bir büyüme hikâyesi. Korku ve fantastik film türlerinin kodlarıyla karşımıza çıkan bu anlatı ilk gençlikle beraber ortaya çıkan büyüme sancısının ve bireyin bağımsızlığı için koparmak zorunda kaldığı bağların etrafında dönüyor. Mistik bir plakla biçimlenen bir kısa film bu. Yönetmenin büyüme hikâyesini fantastik film türüyle şekillendirdiği ve büyüme hikâyelerinin bu türle nasıl da ortak bir dil konuştuğunu keşfedebildiğimiz bir film.
Filho, sinemada türlerden, akımlardan oldukça beslenen ve kendi coğrafyasına kendi üslubuyla beslendiği kaynakları entegre edebilen bir yönetmen. Yönetmenin 2006 yapımı kısası Noite de Sexta Manhã de Sábado / Friday Night, Saturday Morning, isminin anımsatacağı gibi Kitchen Sink akımının görsel estetiğini karşımıza getiriyor. Kitchen Sink’ten gördüğümüz şekilde karakterin kadrajda sıkıştığı planlarla günlük hayatın gerçekliğine kamerasını çeviren anlatı yapısına, yaşamın zorlayıcılığını görünür kılan ve genç kahramanlarına yer veren hikâyelere benzer bir yol izliyor bu kısa. İki kişinin birbirleriyle olan telefon konuşmasını ele alan bu film, günlük hayatın akışının sinema tarihiyle nasıl buluşabileceğini görebilmek için iyi bir örnek.
Sinema tarihinde gezinmek

Kleber Mendonça Filho’nun sineması aynı zamanda sinema tarihine duyulan hayranlığı da barındırıyor demek yanlış olmaz bu yüzden. Yönetmenin sinemayla kurduğu bağ sadece yönetmenliğiyle ya da eleştirmenliğiyle sınırlı değil. Onun filmlerinin sinema tarihiyle kurduğu ilişkiye bakacak olursak iyi bir sinefil olduğunu söylememiz hiç de zor değil. O yüzden sinemanın klasiklerine yaptığı atıflar, tür sinemasıyla kurduğu bağ, Filho’nun hikâyelerini zenginleştiren elementler olarak karşımıza çıkıyor. Tür sinemasıyla oynamayı seven bir yönetmen. Bunu yaparken de anlattığı hikâyenin temel meselesini ve bağlamını seçtiği türle bir araya getirerek ters köşe yapmayı başarabilen bir üslup oluşturmuş. Ajanı olmayan ajan filmi, kovboyu olmayan western filmi, gerçek olmayan kısa belgeseli Filho’nun tarihi ve bugünü ustalıkla analiz ettiğini gösterirken; bir taraftan da onun mizahi üslubunu açığa çıkarıyor.
Örneğin 2009 yapımı kısa “sahte” belgeseli Recife Frio / Cold Tropics, sıcak Recife şehrinin iklim krizi sebebiyle gitgide soğumasını anlatıyor. Bu da aslında iklim krizine karşı duyarsız kalan politikaların hiç uzak olmayan ihtimalleri kapımızın önüne getirdiği, distopik gerçekliği mizahi bir tonda vurgulayan zekice bir hamle olarak karşımıza çıkıyor. Western türünün kodlarıyla biçimlenen Bacurau’ya bakalım ya da… 2019 yapımı film, yakın dönem Brezilya’nın emperyalist devletlerle el sıkışan yozlaşmış yönetiminin bir temsilini küçük bir kasaba üzerinden anlatırken, bir taraftan da Amerikan western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz ikonografiyi (uzaklarda kendi hâlinde bir kasaba ve oranın eşrafı, dışardan gelen beyaz “medeni” beyaz adam, atlar, arabalar, silahlar vb. gibi) “beyaz adam”ın bakış açısından kurtarıp, o toprakların asıl sahipleri üzerindeki etkileri gösteriyor. Biçimsel tercihlerine baktığımızda da alan derinliğinin kullanımı dikkatimizi çekiyor.
Alan derinliği bir anlamda dün – bugün çizgisini hatırlama işlevi gibi görünüyor Filho’nun kamerasında. Bacurau’da da O Agente Secreto’da da bu alan derinliği kullanımını görebiliyoruz. Zaman durağan bir kavram değil. O yüzden bir anlamda kolektif hafızanın işleyiş şekli gibi karşımıza çıkıyor bu tercih. İşgalle, yıkımla beslenen Amerikan siyasetinin sirayet ettiği Bacurau kasabası halkının hikâyesini izlediğimiz filmde, aslında hiç de kurtarıcı olmayan kurtarıcı beyaz adam miti tersine çevrilerek, o topraklarda yaşayan halkın mücadelesi -western kodları ters yüz edilerek- görünür kılınıyor. Brezilya’nın diktatörlük sonrası döneminde hâlâ diktatörlüğün izleri görülebiliyor.
Hâl böyle olunca yakın tarihi okuyabilmek ayrı bir önem taşıyor Kleber Mendonça Filho filmlerinde. Brezilya’daki diktatörlük dönemi aslında 1964-1985 yılları arasında. Ancak bu kadar uzun süren baskı rejiminin etkilerinin birden silinmesi beklenemez. Ülkenin bu dönemle ilgili hâlâ taze olan acıları ve travmaları devam ediyor. Bununla birlikte 2019-2023 yılları arasında ülkeyi yöneten ve diktatörlük dönemi sempatisiyle bilinen Bolsonaro’nun da bu travmaları tetiklediğini görebiliyoruz. Bacurau tam da Bolsonaro döneminde seyirciyle buluşan bir film. Yine dönemin Amerikan başkanı Trump’ın Bolsonaro sempatisi düşünülürse, filmde karşımıza çıkan Bacurau yönetimi – Amerika ilişkisinin faşist iş birliği zihnimizde daha net şekillenebilir.

Filho, geçtiğimiz sene 78. Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında diktatörlük döneminde geçen O Agente Secreto’yla yer aldı. Bu filmle festivalde kendisi En İyi Yönetmen ödülünü, başrol oyuncusu Wagner Moura ise En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandılar. 1977 yılında geçen film -içinde her ne kadar ajan tabiri geçse de- aslında bir ajan filmi değil. Zaten filmin adındaki anlam karmaşasına vurgu yapan gizli ajan kalıbı da hatalı bir yazım değil. Gizli olmayan, ajan olmayan, kendi hayatını sürdürme mücadelesindeki sade vatandaşların yaftalandığı cunta döneminin bir tablosunu sunuyor film. Ajan filmi trüklerini hikâyesine yerleştiren Filho, asıl adını saklamak zorunda kalan Marcelo’nun (Armando) yıllar sonra Recife’ye gelerek kendine yeniden bir hayat kurmasını anlatıyor. Akademik kariyeri, devlet kademelerinde yer alan ve sadece çıkarları için insan hayatını hiçe sayan görevliler tarafından sekteye uğratılan Marcelo, köşeleri tutmuş bu insanların radarında “istenmeyen kişi” ilan edilerek markaja alınıyor.
Bir taraftan da Filho’nun sinema tarihiyle kurduğu ilişki, Recife’nin sinema salonlarında gösterilen King Kong’la, Jaws’la yeniden açığa çıkıyor. Düşmanlaştırılan “öteki” anlatıları, nesillere devredilen travma temaları bu filmlerin ortak özelliği. Dünya siyasetinin de bir düşman yaratıp onun üzerinden korku ve baskıyla ilerlediği bir dönemin tablosunu çıkaran filmler hepsi. O Agento Secreto’da arka planda bunları görmemiz hiç de tesadüfi ya da şaşırtıcı değil. Gözetlemenin, jurnalciliğin, şüphenin, korkunun, baskının hüküm sürdüğü bir dönemin tam göbeğinde duruyor Marcelo. Filmin kurgusu da bu temalarla bağlantılı bir şekilde başlarda neler olduğunu anlamadığımız bir sis bulutu gibi işliyor. Dönemin ruhuna uygun bir şekilde. Hayat akıyor, günlük yaşam işliyor ama “bir şeyler göründüğü gibi değil sanki” hissi filmin özellikle ilk bir saatine yayılmış hâlde. Brezilya’nın içinde bulunduğu bu baskı atmosferi, filmde de bilinmezlik içinde devam ediyor ilk blokta.
Filho’nun geçmişi bugünle birlikte okumadaki yeteneğinden söz etmiştim. O Agente Secreto’da da bugüne gelen ses kayıtlarının dinlendiği sahneler bizleri geçmişle kurulan bağlardan, öznelerin cümlelerinden, yaşadıklarından, sıradan insanların maruz kaldığı baskılardan öğrenilecek kocaman bir travma tarihi olduğu bilgisiyle baş başa bırakıyor. Marcelo’yu canlandıran Wagner Moura, 83. Altın Küre Ödül Töreni’ndeki konuşmasında “Bu film, hafıza ya da hafızanın eksikliği ve nesiller arası travma hakkında bir film.” demişti. Moura’nın ayrıca diktatörlük dönemiyle ilgili belirttiği üzere bu dönem 1985’te sona erse de etkisi hemen sona eren bir dönem değil. Filmde de ses kayıtlarıyla günümüze gelen bilgiler bir anlamda nesiller arası aktarılan travmaların, çocukluğunu hatırlamayan büyüklerin, yok sayılmaya çalışılan geçmişin izlerini taşıyorlar. Ama şehirler de ülkeler de mekânlar da o hafızanın izlerini, kayıtlarını tutuyorlar. Mekânların bellekleri orada duruyor. Kleber Mendonça Filho sineması da bu belleği perdeye taşırken sinema tarihinin ilhamıyla, farklı üsluplarla, türlerin temalarla bir araya gelişleriyle yeni hikâyelerin oluşturulabileceğinin bir kanıtı gibi karşımıza çıkıyor.
Recife semalarında tekrar “Meu Sangue Ferve Por Você” çalıyor ve “Yeryüzü Cenneti” geliyor akla. Ne diyordu “Yeryüzü Cenneti”nde: “Arıyoruz cennetimizi…”