“Sessiz kalmak doğamızda yok”: Kneecap ile konuştuk
Röportaj: Tuana Özcan - Fotoğraf: Tom Beard
Belfast çıkışlı üçlü Kneecap, yerel olanı küresel bir dile çevirme konusunda son yılların en dikkat çekici örneklerinden biri. İrlandaca rap yapma pratiğini başlı başına politik bir ifade biçimi olarak konumlandıran grup; mizah, hiciv ve tarihsel referansları iç içe geçirerek kurduğu dünyayı, 1 Mayıs’a randevu verdiği yeni albümü FENIAN ile daha da genişletiyor. Mo Chara, Móglaí Bap ve DJ Próvaí’dan oluşan Kneecap, ilk albümi 3cag’ten bu yana ham ve DIY estetiğe yaslanan çizgisini; özellikle son dönemde prodüktör Dan Carey ile kurdukları iş birliğiyle daha rafine, daha yoğun bir sounda taşımış durumda.
İsmini uzun yıllar boyunca Britanya karşıtı İrlanda milliyetçileri için kullanılan ve çoğu zaman aşağılayıcı bir ton taşıyan bir ifadeden alan FENIAN albümü; grubun dil, kimlik ve direniş arasındaki bağı yeniden tarif etme ısrarının güncel bir yansıması.

Üçlüden Mo Chara ile Dan Carey eşlikli bu yeni dönemi, İrlandacanın söz yazımına etkisini, 20 Temmuz’da İstanbul’a da uğrayacak turnelerini ve politik reflekslerini konuştuk.
“Açıkçası yaptığımız şey İrlanda içinde bile oldukça küçük ve niş sayılabilir. İnsanların sömürgecilik karşıtlığıyla bağ kurabildiğini düşünüyorum; çünkü dünyada sömürgeciliğin dokunmadığı bir yer neredeyse yok.”

FENIAN gerçekten harika; sıkı akışı ve her zamanki gibi parlak sözleriyle oldukça vurucu bir albüm. Albümü, çok geniş bir müzisyen yelpazesiyle çalışmış olan Dan Carey ile kaydettiniz. Onunla çalışmak nasıldı, yollarınız nasıl kesişti?
Çok teşekkürler, gerçekten sevindim. Evet, Dan’le çalışmak harikaydı. Açıkçası kendisi bizim de tanıdığımız birçok isimle çalışmış biri; mesela Fontaines D.C. gibi. Onun da bizimle çalışmak istemesi bizi ayrıca mutlu etti, o yüzden her şey çok doğal bir şekilde oturdu diyebilirim. Süreç gerçekten çok rahattı, çok kolay ilerledi. Her şey kusursuz gitti. Müzik konusunda tam bir dâhi, gerçekten inanılmaz zeki. Bizim yaklaşımımız ise oldukça sade. Bu yüzden ortaya güzel bir denge çıktı.
Albüm, Kae Tempest’in konuk olduğu “Irish Goodbye” adlı parçayla sona eriyor. Onunla çalışmak nasıldı?
Açıkçası o parçalarda ben yoktum, onları Moglai yaptı. O gün birkaç günlüğüne izin almıştım. Bazen ben Airbnb’de kalıp bir şeyler yazıyordum, o stüdyoya gidiyordu. Ertesi gün ben stüdyoya gidip çalışıyordum, o evde kalıp yazıyordu. O şarkıyı ben yokken yaptı. Ertesi gün gelip dinlediğimde inanılmaz etkilenmiştim. Dan daha önce Kae ile çalışmıştı, yani zaten arkadaşlardı. Dan şarkıyı ve fikri Kae’ye gönderdi. Onunla çalışmak tabii ki büyük bir zevkti. Zaten müthiş biri. Geldi, kaydı aldı ve işi bitirdi. Sanırım iki take aldıktan sonra bitmişti, çok profesyonelce.
Albüme ismini veren son tekli “FENIAN”, Thomas James imzalı oldukça eğlenceli bir videoyla birlikte geldi. Mizah, Kneecap dünyasının her zaman merkezinde olan bir şey. Bu videonun yapım süreci nasıldı, fikri nasıl ortaya çıktı?
Bence bir hikâye anlatmanın ya da bir noktayı ifade etmenin en iyi yolu mizah. Mizah bunun için en iyi araç. Bu videoda da yine işin büyük kısmı Thomas’a ait. Daha önce de birkaç kez onunla çalıştık. Ona gerçekten güveniyoruz. Fikirler ve konseptler çoğunlukla ondan geliyor. Biz bazen ufak tefek şeyler üzerinde oynuyoruz ama çoğu zaman “işte şarkı, hadi git ve istediğini yap” diyebiliyoruz. Sonrasında getirdiği şeye güveniyoruz. Eminim gelecekte yine birlikte çalışacağız.


Müziğiniz Belfast ve İrlanda kültürüne, yerel referanslara çok güçlü biçimde bağlı. Uluslararası dinleyicilerin bununla nasıl bağ kurduğunu düşünüyorsunuz? Ve büyük turneniz kapsamında İstanbul’a da geleceksiniz, Türkiye gibi yerlerde dinleyicilerin müziğinizi nasıl karşıladığını görmek nasıl hissettiriyor?
İlginç bir durum. Artık müziği eskiden olduğundan çok daha farklı tüketiyoruz. Açıkçası yaptığımız şey İrlanda içinde bile oldukça küçük ve niş sayılabilir. Buna rağmen turneye çıkıp İstanbul’a ya da Avrupa’nın başka şehirlerine gidebilmek büyük bir zevk. İnsanların sömürgecilik karşıtlığıyla bağ kurabildiğini düşünüyorum; çünkü dünyada sömürgeciliğin dokunmadığı bir yer neredeyse yok. Pek çok kişi birilerinin kendi ana dilinde üretim yaptığını ya da köklerine döndüğünü gördüğünde, söylediklerini tam anlamasalar bile buna saygı duyuyor. Bu yüzden mesele sadece destek görmek değil; insanlar gerçekten bizimle birlikte hissediyor gibi geliyor. Bu da oldukça mahcup edici bir şey. İstanbul için çok heyecanlıyız. Ben daha önce Türkiye’ye hiç gelmedim, özellikle yemekleri denemeyi dört gözle bekliyorum.
Kendi çevrenizde başlayan bir şeyin bu kadar büyüyüp etkisini artırdığını görmek duygusal olarak sizde nasıl karşılık buluyor?
Bir şekilde yoluna devam ediyorsun. Bazen zorlayıcı olabiliyor tabii. Ama insanların gerçekten zor işleri var. Arkadaşlarınla turneye çıkmak zor bir iş değil. Stresli olabilir, yorucu olabilir ama yol işçilerinin ya da madende çalışan insanların yaptığı türden bir iş değil sonuçta. Yaptığımız şeyin mümkün olması büyük bir ayrıcalık. Biraz başarı kazandıkça biraz da mahremiyet kaybediyorsun. İnsanlar seni daha çok tanıyor ve günlük şeyleri eskisi kadar rahat yapamıyorsun. Ama genelde insanlar çok nazik. Bazen çok fazla kişiyle uğraşmak istemeyebilirsin ama bu da işin bir parçası. Yine de bir çocuğun fotoğraf isteğini asla geri çevirmem tabii ki. Biz yaptığımız şeyi seviyoruz ve gittiğimiz her yerde çok büyük destek görüyoruz. İnsanların gelip bizimle konuşmak için zaman ayırması hepimiz için gerçekten çok değerli.
Başlarken bunu hayal edebilmiş miydiniz yoksa bugün olan her şey tamamen sürpriz gibi mi geliyor?
Tamamen sürpriz. Belfast’ın dışına çıkacağımızı bile düşünmemiştik. Bunun sadece biz ve arkadaşlarımız arasında kalacağını sanıyorduk. Açıkçası kimsenin dinlemesini beklemiyorduk. İrlandaca olduğu için insanların pek ilgilenmeyeceğini düşünüyorduk. Yani Belfast’ın ötesine geçeceğini hiç düşünmemiştik. O yüzden gerçekten çok şanslıyız.
Son yıllarda İrlandaca popüler kültürde görünürlük kazanıyor. Bu yükselişin bir parçası olmak sizin için ne ifade ediyor?
Bence biz zaten her zaman çok iyi sanatçılara sahiptik. Çok iyi şairler, müzisyenler, oyuncular… Bunlar hep vardı. Şimdi yaşanan değişim biraz da birçok farklı grubun ve sanatçının etkisiyle oluyor. Cillian Murphy gibi isimler ya da “süperstar” diye alınmaktan hoşlanmayacak ama çok ünlü olan insanlar… Belki insanlar artık İrlanda’nın değerini daha çok görmeye başlıyor. Ama bizde bu hep vardı. İrlanda müzik ve sanat açısından her zaman çok zengin bir yerdi. Bunun dünyanın farklı yerlerine ulaşması güzel.
“Artık dinleyiciler biraz daha içerik, biraz daha anlam arıyor. Radyoda sürekli aynı şarkıların farklı versiyonlarını duymaktan sıkılıyorlar. İnsanlar kişiliği olan sanatçılar görmek istiyor; sürekli paketlenmiş, fabrikadan çıkmış gibi duran isimleri değil.”

Kültürel anlamının ötesinde, İrlandaca teknik olarak müziğinizi nasıl şekillendiriyor? Fonetik, ritim ya da söz yazımı açısından; İrlandaca yazmak kafiyeleri ya da hikâye anlatımını nasıl etkiliyor?
Bence günlük bir sohbet sırasında bile kullandığın dil konuşmanın yönünü değiştiriyor. Ana dilinde konuşurken biraz daha umutlu oluyorsun sanki; biraz daha az negatif. İngilizce konuşurken daha kolay olumsuz düşünce kalıplarına düşebiliyorsun. İrlandacada mesela “tarla” anlamına gelen 32 farklı kelime var. Tarlanın üzerindeki güneşin doğuşunu anlatan ayrı kelime, ıslak olduğunda başka bir kelime, etrafı çitlerle çevriliyse başka bir kelime… İngilizcede tek bir kelimeyle anlatılan şey için bizde onlarca farklı sözcük var. İrlandacanın özelliği inanılmaz derecede betimleyici bir dil olması. Hatta eski bir klişe vardır; İrlandalılar dedikodu yapmayı, birbirleri hakkında konuşmayı sever, bu yüzden insanları tarif etmenin de birçok yolu vardır. Zaten dil, insanların geçmişinin yıllar içinde yaşadıklarını biriktiren kültürel bir iz gibi.
Kneecap olarak başladığınızdan beri müzik dünyasında politik tavır alma ve söz söyleme konusunda ne gibi değişimler gözlemlediniz?
Açıkçası bilmiyorum, çünkü biz hâlâ oldukça yeniyiz. Bir süredir varız ama geniş kitlelerce görünür olmamız son birkaç yıla denk geliyor. O yüzden değişimler hakkında net bir şey söyleyemem. Bildiğim tek şey kimsenin bize ne yapacağımızı söyleyemeyeceği. Sessiz kalmak bizim doğamızda yok. Mesela ortada bir soykırım varken sessiz kalamayız. Türkiye halkının da Filistin konusunda oldukça iyi bir dayanışma gösterdiğini biliyorum. Ama genel olarak sadece kendi deneyimimizden yola çıkarak konuşabilirim. Harika bir plak şirketimiz ve bizi destekleyen çok iyi bir ekibimiz var; söylediklerimize katılıyorlar. Bu yüzden ekibimiz için çok minnettarız. İnsanların sadece para kazanmaya devam edebilmek için sessiz kalmak yerine gerçekten inandıkları şeyleri söylemelerini isterdim. Ama kimseyi yargılayamam, kimseye hayatını nasıl yaşayacağını söyleyemem. İnsanlar doğru olduğuna inandıkları şeyi yapmaya devam edecektir. Biz de mükemmel olmayacağız, gelecekte hatalar yapacağız. Ama doğru olduğuna inandığımız şeyi yapmaya çalışacağız.
Bugün popüler müzikte daha açık politik söylemlerin artmasını, sanatçıların iktidara karşı başkaldırısal bir değişimi olarak mı yoksa protest müzik geleneğine bir dönüş olarak mı görüyorsun?
Müzik her zaman politikayla iç içe oldu. Çünkü hem müzik hem politika insanlarla ilgili ve biri olmadan diğeri de pek mümkün değil. Biz aslında geleneksel sanatçıların izinden gidiyoruz, özellikle de Sinéad O’Connor gibi İrlandalı sanatçıların. Zamanında Papa’nın fotoğrafını yırtıp Katolik Kilisesi’ni ve orada yaşanan trajedileri açıkça eleştirmişti. Yani müziğinde bu tavır hep vardı. Özellikle protest punk döneminde de gördüğümüz bir şeydi bu. Belki şimdi yeniden o noktaya dönüyoruzdur. Artık dinleyiciler biraz daha içerik, biraz daha anlam arıyor. Radyoda sürekli aynı şarkıların farklı versiyonlarını duymaktan sıkılıyorlar. İnsanlar kişiliği olan sanatçılar görmek istiyor; sürekli paketlenmiş, fabrikadan çıkmış gibi duran isimleri değil.
“Özgür Filistin” duruşu söz konusu olduğunda, ülkeniz İrlanda’daki deneyimlerinizle sahne aldığınız diğer Batı ülkelerindeki deneyimleriniz arasında nasıl farklar var?
İrlanda’nın Filistin’i her zaman desteklediğini düşünüyorum. Güney Afrika’daki apartheid döneminde de çok güçlü bir şekilde ses çıkarmıştık. 800 yıllık bir sömürge deneyiminden sonra bazı şeyleri çok hızlı tanıyabiliyorsunuz. O yüzden olan biteni gördüğümüzde hemen tepki veriyoruz. İrlanda’ya gelseniz her yerde Filistin bayrakları görürsünüz. 7 Ekim’den çok önce de böyleydi. Biz bununla büyüdük. İrlandalılar için oldukça yakın bir mesele. Biz de kıtlık, açlık ve soykırım gibi şeyler yaşadık. Tabii ki birebir aynı şey olduğunu söylemiyorum. Bugün teknoloji sayesinde bin kilometre uzaktan bombalayabiliyorlar; İrlanda’da böyle bir şey yoktu.
İrlanda’da neredeyse herkes Filistin’i destekler. ABD gibi bazı yerlere gittiğinde ise bu neredeyse tabu gibi bir konu. Sanki mantıklı bir açıklaması olmasa bile İsrail’i savunmak zorundaymış gibi hissediyorlar. Diğer Batı ülkelerinde de benzer bir durum var. İrlanda’da milliyetçilik anti-sömürgeci bir karakter taşırken ABD’de milliyetçilik daha sağcı bir çizgide. Bu yüzden İrlandalıların genellikle tarihin doğru tarafında durduğunu düşünüyorum, tabii her zaman olmasa da.
Kneecap’in 20 Temmuz’da KüçükÇiftlik Park’ta gerçekleşecek ilk İstanbul konseri için biletler burada.
