60’lardan bugüne: Pop ikonları ve sinema

Yazı: Harun Kubat

Müzik kariyerlerinin zirvesindeyken sinemaya adım atan pop ikonları, farklı dönemlerde ve türlerde oyunculukla ilişki kurdu. Whitney Houston’dan Lady Gaga’ya, Madonna’dan Prince’e uzanan bu liste, müzisyenlerin sahnede kurduğu hâkimiyeti kamera önüne taşırken nasıl parladıklarını mercek altına alıyor.


Ariana Grande
Wicked (2024)
Wicked: For Good (2025)

İlk olarak, yeni neslin pop yıldızlarından Ariana Grande’den ve onun artık “küçük roller” dönemini geride bıraktığını ilan eden Wicked yolculuğundan söz edelim. Wicked, Broadway’in kültürel miras kabul edilen dev müzikalini büyük bir sinema prodüksiyonuna dönüştürerek belki de Hollywood’un son yıllardaki en isabetli kararlarından birine imza attı. İyi cadı Glinda ve toplum tarafından “kötü” ilan edilen Elphaba’nın Oz Diyarı’ndaki güçlü dostluklarını, ayrışmalarını ve politik mücadelelerini merkeze alan bu hikâyede Ariana Grande, sadece ışığı bol bir popstar olarak değil; mizahı, duyguyu ve vokal gücünü aynı anda taşıyabilen şaşırtıcı derecede etkileyici bir performans sergiliyor.

Whitney Houston
The Bodyguard (1992)

“I Will Always Love You”nun sinema salonlarında yankılanıp tüm dünyayı kasıp kavurduğu o dönem, şarkının efsaneye dönüşmesinin ardında iki şey vardı: Bir pop ikonuyla onu korumaya çalışan eski gizli servis ajanı arasındaki tehlike ve tutku dolu gerilimi anlatması ve filmin kalbindeki o benzersiz ses, Whitney Houston. Houston’ın performansı, filmi sıradan bir romantik gerilimden çıkarıp, sahne ışıklarının gölgesinde filizlenen bir aşkın kırılganlığını etkileyici bir güçle perdeye taşıyor.

Lady Gaga
A Star Is Born (2018)

Lady Gaga denildiğinde akla “Bad Romance”, “Telephone”, “Poker Face” gibi hit parçalar ve uçlardan beslenen cesur tarzı gelse de son yıllarda yer aldığı yapımlarla oyunculuk kariyerinin de hızla büyüdüğü kesin. House of Gucci, Wednesday, Joker: Folie à Deux bir yana onun Hollywood’un en klasik hikâyelerinden birinde nasıl parlayan bir yıldıza dönüştüğünü asıl A Star Is Born gösterdi. Bradley Cooper’ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, ünlü country müzik yıldızı Jackson Maine ile yeteneğini yeni keşfetmeye başlayan şarkıcı Ally’nin iniş çıkışlarla dolu yolculuğunu anlatırken; “Shallow” ve “Always Remember Us This Way” gibi şarkıları kulaklarımıza kazıdı ve Gaga’nın en doğal hâliyle sergilediği güçlü performansını öne çıkardı. Bu performansla, oyunculuk dallarındaki ilk Oscar adaylığına da uzandı hatta. 

Madonna
Evita (1996)

Arjantin tarihine halkın sevilen First Lady’si olarak adını yazdıran Eva Perón’un hikâyesi Evita; karakterin hayatını politik hırs, tutkular ve hareketli bir enerjiyle sinemaya taşıyan çarpıcı bir müzikal. Perón’un siyasi yükselişi, karizması ve ikonik varlığı, 1980’lerden günümüze pop dünyasının efsanesi Madonna tarafından güçlü sahne hâkimiyetiyle canlandırılıyor. Oyunculuk performansına dair karışık yorumlar toplasa da Madonna’nın seslendirdiği “Don’t Cry for Me Argentina’ şarkısı karşı koyması güç yoğunlukta duygular yaratıyor. Filmin asıl yüreğe dokunan yönü ise Eva’nın genç yaşta aramızdan ayrılması elbette. Hikâye, bu trajik kaybın yarattığı kırılganlığı ve Arjantin halkı üzerindeki derin etkisini gözler önüne seriyor.

Janelle Monáe
Glass Onion (2022)

Kendine özgü müzik tarzı, aktivizmi, estetiğin sınırlarını yeniden tanımlayan moda anlayışı ve her projesine cesurca taşırdığı yaratıcılığıyla günümüzün gerçek starlarından biri hâline gelen Janelle Monáe, Dirty Computer albümüyle parlayan müzik kariyeri kadar Netflix’in gizemli komedisi Knives Out evreninin ikinci filmi Glass Onion’da da yıldız bir oyuncuya nasıl dönüşebileceğini kanıtlamıştı. Moonlight’taki incelikli performansına zaten hayran kaldığımız Monáe, bu kez Yunanistan’da bir grup zenginin eğlence amaçlı düzenlediği fakat gerçek bir tehlikeye dönüşen cinayet oyununun merkezinde yer alıyor. Gizem çözülürken hem hikâyeyi yönlendiren hem de finalde ağırlığını hissettiren kritik bir figüre dönüşüyor.

Prince
Purple Rain (1984)

Minneapolis’in yoğun gece hayatında çalkantılı aile ilişkilerinden uzaklaşıp kendi sesini bulmaya çalışan The Kid’in aşk, rekabet ve kişisel yaralarla örülü; tutkulu hikâyesi. Müzikal dünyanın içinden güçlü bir karakterin portresi çizen bu yolculuğun merkezinde ise sahne karizması ve müzikal dehasıyla pop tarihinin radikal figürlerinden olan Prince yer alıyor. Uzun bir video klip hissi de taşıyan filmi performansıyla âdeta kendi ruhunun bir parçasına çevirip, Purple Rain’i hep hatırlanacak özel bir yapım hâline getiriyor.

Barbra Streisand
Funny Girl (1968)

Barbra Streisand’a duyduğum kişisel hayranlığın temelinde o karakteristik güzelliği, zamansız sesi ve komediyi dramatik kırılganlıkla harmanlayan eşsiz sahne karakteri yatıyor. Funny Girl ise tüm bu özelliklerini tek bir filmde kusursuzca gösterdiği klasiklerden biri. Roman Holiday ve The Children’s Hour gibi başka klasiklerle de tanınan William Wyler’ın yönettiği film, ünlü sahne yıldızı Fanny Brice’ın fakir bir Yahudi mahallesinden şöhrete doğru yükselişini ve Nick Arnstein’la yaşadığı tutkulu ama sarsıcı ilişkiyi anlatıyor. “My Man” ve “Don’t Rain on My Parade” gibi müzikal tarihine kazınmış şarkılarıyla duygusal ritmini güçlendiren yapım, Streisand’ın Fanny Brice’ın ta kendisi olduğu, hem romantik hem hüzünlü hem de şaşırtıcı derecede komik bir müzikal başyapıtı.

Grace Jones
A View to a Kill (1985)

Roger Moore’un Bond olarak son kez kamera karşısına geçtiği, Paris’ten San Francisco’ya uzanan bu yüksek tempolu casus macerasında hikâyenin en akılda kalıcı ismi, kuşkusuz Grace Jones’un May Day’i. Bond’un tehlikeli bir planı durdurma çabaları sürerken, Jones 80’lerin sıra dışı ruhunu tek başına sırtlayan ikonik imajı, fiziksel gücü ve ürkütücü karizmasıyla sahneye her çıktığında filme bambaşka bir elektrik yayıyor; May Day de Bond evreninin en unutulmaz femme fatale’lerinden biri oluyor.

Cher
Moonstruck (1987)

Nişanlısının huysuz ama tutkulu kardeşine âşık olan Loretta’nın (Cher hayat vermekte) aile bağlarıyla kalp çarpıntıları arasında sıkışan duygusal hikâyesi. Film vizyona girdiğinde Cher zaten yıldızı parlayan bir isimdi; müzik endüstrisinin tartışmasız yıldızlarından biriydi. Ancak önceki rolleri ne kadar dikkat çekici olsa da sinemadaki esas büyük şöhretini burada sergilediği sıcak ve doğal performansla kazandı. Öyle ki bu rol kendisini, En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ıyla buluşturdu. Elbette New York’un büyülü atmosferine yayılan, Nicolas Cage ile kurduğu şaşırtıcı derecede güçlü kimyayı da unutmamak lazım.

Jennifer Lopez
Kiss of the Spider Woman (2025)

1985 yapımı Kiss of the Spider Woman, siyasi baskıyı sinemasal fanteziyle ve dört duvara sıkışmış iki erkeğin paylaştığı derin duygularla birleştiren, sinema tarihinin en büyüleyici anlatılarından biri. Bu güçlü hikâye yıllar sonra Bill Condon (Dreamgirls, Chicago) yönetmenliğinde günümüze uyarlanırken en büyük desteğini, son yıllarda Hustlers, Marry Me ve Shotgun Wedding gibi projelerde gördüğümüz Jennifer Lopez’den alıyor. İki mahkûmdan biri, hayran olduğu film yıldızı Ingrid Luna’nın başrolünde yer aldığı şatafatlı Hollywood müzikalini diğerine anlatırken, hayallerin kırılgan bir dünyaya nasıl direniş ve kaçış alanı sunduğunu izlediğimiz bu versiyonda; bahsi geçen film yıldızını canlandıran Lopez cesur performansıyla âdeta parlıyor.