The Life of Chuck: Orta şekerli bir Stephen King uyarlaması
Yazı: Utkan Çınar
Son yıllarda sinemasını Stephen King uyarlamalarıyla donatan Mike Flanagan’ın rejisini üstlendiği The Life of Chuck, yazarın Türkçede Kan Varsa adıyla yayımlanan derlemesinden bir hikâyeyi beyazperdeye taşıyor. 19 Eylül itibarıyla Türkiye’de vizyona giren film için kamera karşısına geçen isimler arasında Tom Hiddleston, Mark Hamill, Karen Gillan, Chiwetel Ejiofor ve Matthew Lillard var.
*Bu yazı, henüz The Life of Chuck filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
Her ikisi de net olarak belirtilmese de günümüzde olduğumuzu ve bir Stephen King uyarlaması olduğuna göre de Maine’de geçtiğini farz edebiliriz.
Konu nedir?
Tersten giden üç perdeden oluşan yapım; ilkinde bize önce evrenin sonlanışını, sonra ilk perdede herkesin kim olduğunu merak ettiği baş karakter Chuck Krantz’in sokakta dans edişini ve ardından onun dramayla ve gizemli bir çatı katı ile dolu hayatını dansla renklendirmeye çalışan çocukluğunu anlatıyor.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
The Life of Chuck, Stephen King’in 2020 tarihli ve Türkçeye Kan Varsa olarak çevrilen If It Bleeds isimli öykü seçkisi kitabından alınma. Aynı kitaptan Mr. Harrigan’s Phone da daha önce filme aktarılmıştı. Yine aynı kitaptan son hikâye Rat’in de bu aralar Severance sayesinde göz önünde zamanlar geçiren Ben Stiller tarafından uyarlanması beklenmekte.
Yönetmen Mike Flanagan, fantezi / korku ve slasher tarzında işleriyle tanınan bir isim. Daha önce de iki başarılı King uyarlamasına (Gerald’s Game ve Doctor Sleep) imza atmıştı. Bunların iyi referanslar olduğunu söylemeliyim.
İlk intiba?
Yazarın 2015’te Mr. Mercedes ile başlayan polisiye / gerilim yaklaşımını severek takip etmiş; o seriden çıkardığı Holly Gibney karakteri üzerinden devam ettirdiği romanlarını sevmiştim. Kan Varsa’yı çıktığı dönem, pandemide okumuş biri olarak açıkçası King’in çok da aklımda kalmış bir eseri olduğunu söyleyemeyeceğim. Mr. Harrigan’s Phone’un uyarlaması yavandı. Bu da soru işaretlerini güçlendirdi.

En çok neyi sevdin?
Burada fazla bir şey bulmak zor. Sokaktaki davul solosu ve dans sahnesi biraz uzun da olsa filmden akılda kalıcı bir an. Filmin varoluşçu yaklaşımı daha derin verilse; kartpostal edebiyatından, “İşte hayatınız!” basitliğinden biraz sıyrılabilsek gidebileceği yerler vardı düşüncesiyle izledim. Dış ses anlatıcımız Nick Offerman’ın iyi iş çıkardığını söylemeli. Mark Hamill de büyükbaba Albie rolünde dikkat çekici.
En az neyi sevdin?
Genel olarak bir aceleye getirilmişlik hissi var. Ayrıca ortada adaptasyona uygun bir öykü olmadığını düşünüyorum. İlk perde dünyanın ve evrenin yok oluşunu gösterirken bize bolca gizem veriyor ama Carl Sagan’ın, o ünlü takvim yaprakları üzerinden anlattığı evrenin tarihi muhabbeti, üzerinde bu kadar durmak için fazla bilinen bir tanım kanımca. Sanki çocuklara yönelik, didaktik bir yapım izlenimi veriyor. Hani 13 yaş sınırı olmasa, daha küçüklere zalim bir hayatın anlamı açıklaması bakış açısıyla enteresan bulabilirdim. Ancak belli bir yaş üzerine çok fazla tesiri olabilecek bir etkiye sahip olmadığını düşünüyorum.
Bu arada Tom Hiddleston’a da bir parantez açmalı. Kendisiyle önemli başrolü The Night Manager’la tanıştığımızda, ki bu yapımın Hiddlestone’ın katılımıyla yeni sezonları gelecek, yeni Bond olma şansını çok yüksek görmekteydim. Ancak sonrasında tamamen Marvel evrenine ağırlık vermesiyle, bundan önceki son dört filmi o dünyadan, kariyerini biraz sallantıya soktuğunu söylemeli. Burada da filme ekstra bir şey kattığını düşünmüyorum.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Matthew Lillard’ın olan biteni ağlayarak anlattığı sahne kötü yazılmış olsa da iyi oynanmıştı kanımca.
Modunu nasıl etkiledi?
Yaşadığımız dünyada kişisel ve toplumsal yeterince derdimiz olduğunu düşünüyorum. Bunlardan dans ederek sıyrılabileceğimi(zi) pek sanmıyorum. Beni çok teskin etmedi açıkçası. Belki diğer izleyiciler onları tatmin edecek nihilist bir yan bulabilirler.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Film “hayatımızın sonu = evrenin sonu” temalarını The Twilight Zone-vari bir şekilde Chuck Krantz karakteri üzerinden canlandırmaya çalışsa da karakterin tekdüzeliği, Billy Elliott’u hatırlatan çocukluğu, oyuncuların yer yer King’in eski ekol korku temalı işlerini hatırlatan “hissiz” performansları işin etlenmesine engel oluyor. İlk perdede Chiwetel Ejofur’un canlandırdığı Marty karakterinin hemşire olan eski eşiyle buluşması gibi anlar çok tek boyutlu. Masal desek o da değil. Evet filmin yaşadığımız evrenin tamamen bizim beynimizde olduğunu ve biz ölünce geriye bir şey kalmadığı gibi anlaşılabilir bir mesajı olsa da bu mevzuyu ne bileyim, belki Terence Malick gibi bir yönetmenin elinden veya bir animasyon olarak izlemeyi tercih ederdim.
Bunu seven şunları da sever
Yaşadığımız her saniye dünyanın bir yerinde bir Stephen King adaptasyonu yapılıyor abartımızı boşa çıkarmayacak şekilde yazarın son kitaplarından The Institute de dizi olarak yayımlandı geçtiğimiz temmuz ayında. Diziyi tamamına erdirme fırsatını bulamasam da kitabı okumuş biri olarak The Life of Chuck uyarlamasından daha ilgi çekici olduğunu söylemeliyim. Yukarıda bahsettiğim Mr. Mercedes’in Brendan Gleeson’lı dizisini ve Holly Gibney karakterinin yer aldığı Ben Mendelsohn’lu The Outsider’ı da King gerilimlerini sevenlere rahatlıkla tavsiye edebilirim.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar
Endüstri Stephen King’in yazdığı her şeyi adapte etmeye çalışmak zorunda değil diye düşünüyorum. Oldukça keyifle izlediğim ve başarılı bulduklarımın yanında son derece sıradan ve gereksiz olanlar da var. The Life of Chuck kanımca maalesef ikinci kategoriye giriyor.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Flanagan’ın yeni projesi Brian De Palma’nın unutulmaz King uyarlaması Carrie’nin dizi olarak yeniden çevrimi olacak. Hatta şu anda yapım aşamasında. Stephen King ile kurduğu bu yakın ilişkide, günümüze kadar sağlam durabilmiş, bu oldukça sevilen işe neden tekrar bir yorum getirmek istediğini sorardım. Ama cevabı da tahmin ederim herhalde.