The New Years: Zamanın ağırlığı her sahneye sızarsa

Yazı: Olcay Özer

Şu sıralar prömiyerini 79. Cannes Film Festivali’nde yapan yeni filmi The Beloved ile gündemde olan İspanyol sinemacı Rodrigo Sorogoyen’in Sara Cano ve Paula Fabra ile hayata geçirdği mini dizisi The New Years (Los Años Nuevos /  Birlikte On Yılbaşı), MUBI kataloğunda izlenebiliyor. Başrollerinde Iria del Río ve Francesco Carril’i buluşturan dizi, klasik romantik anlatı yapısını parçalı bir zaman kurgusuyla yeniden düşünmesiyle öne çıkıyor.

*Bu yazı, henüz The New Years dizisini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Zaman dilimi ve mekân

2015-2025 yılları ve Madrid – Lyon arasındayız. 

Konu nedir? 

Rodrigo Sorogoyen’in on bölümlük mini dizisi The New Years, Ana ve Oscar’ın 2015’ten 2025’e uzanan on yılını, her sene yalnızca iki güne; 31 Aralık ve 1 Ocak’a sığdırarak anlatıyor. Bu tercih rastlantısal değil; Oscar 31 Aralık’ta, Ana ise 1 Ocak’ta doğmuş. Her bölüm bu eşikte geçiyor; yeni yıl partileri, mekânlar, çevrelerindeki insanlar değişiyor ama o iki gün hep Ana ve Oscar için orada ve bir şekilde aynı kalıyor.

Dizi, 20’lerini yeni bitirmiş iki insanın belirsizliğiyle açılıp 30’larının ağırlığında kapanıyor. Alınan her yaşla birlikte neyin değiştiğini, hangi farkındalıkların nasıl ve ne zaman geldiğini, gençken içine gömülenlerin büyüdükçe nasıl yüzeye çıktığını gösteriyor. Hiçbirini açıklamadan, büyük sahneler kurmadan, yalnızca o iki günün içinde kalarak. İzleyici olarak sadece iki insanın arasındaki ilişkinin değil; zamanın kendisinin tanığıyız ve bundan keyif alıyoruz.

İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

The New Years, inişli çıkışlı, zaman zaman yorucu gelebilecek bir ilişki hikâyesi anlatıyor. Büyük dramalar ya da beklenmedik dönüşler değil; tanıdık, sıradan, hepimizin bir şekilde yaşadığı ya da yaşayacağı anlar. Tam da bu nedenle izlemek zaman zaman ağır gelebiliyor. Yani ekranda gördüklerimize hiç yabancı değiliz. Ve bu tanıdıklık aynı zamanda dizinin en güçlü yanı. Ana ve Oscar’la kurulan bağ, bu tanışıklığın üzerinden yükseliyor.

İlk intiba

Dizi, kaotik bir yılbaşı gecesiyle açılıyor: Mesai çıkışı yorgunluğu, doğum günü kutlamaları, yabancı bir evdeki parti ve sabaha kadar sürecek o belirsiz gece. Kaosun içinde Ana ve Oscar arasında filizlenen ilk kıvılcım hem çok sıradan hem de yakın hissettiriyor. 20’li yaşların o büyük heyecanıyla her şeyin hâlâ mümkün olduğu hissi izleyiciyi de yakalıyor. Ama seyirci olarak biraz da garip bir konumdayız. Onlarla beraber heyecana kapılıyoruz çünkü Ana’nın da Oscar’ın da bu ilişkiye ne kadar ihtiyaç duyduğunu hissedebiliyoruz ama aynı zamanda bu ilişkinin onları nasıl savurup üzeceğini de seziyoruz. Yokuş aşağı gideceğini bilsek bile bir şekilde iyi hissederek bu ilişkiye girmemizi sağlıyor dizi. 

En çok neyi sevdin? 

Dizinin beni en çok etkileyen yanı, Guille karakterinin hikâyesinin Ana ve Oscar’ınkiyle kurduğu paralellik. Guille, ilk bölümde Oscar’ın yakın arkadaşı olarak karşımıza çıkıyor. “Ciddi” bir ilişkisi var, evlenecek, çocuk sahibi olacak. Ama ilerleyen bölümlerde hayatı yavaş yavaş çözülüyor; Guille’in hayatı sırasıyla boşanma süreci, uyuşturucu bağımlılığı ve rehabilitasyon merkezi eksenine geçiyor. Ana ve Oscar ne kadar savrulursa, Guille’in hayatı da eş zamanlı bir şekilde o kadar dağılıyor.

En çarpıcı an, Ana ve Oscar’ın Guille’i rehabilitasyon merkezinde ziyaret edişi. Tıpkı iki insanın yıllar boyu birbirini yıpratan ilişkisinde olduğu gibi Guille de iyileşmeye çalışıyor. Ve tam bu ziyaretin ardından Ana ve Oscar yeniden birbirlerine yaslanıyor, hatta yeniden güven inşa etmeyi deniyor. Guille’in iyileşme çabası, onların da birbirini yeniden bulmaya cesaret etmesine vesile oluyor. Bu paralellik, dizinin en sessiz ve iyi kurulmuş yapısal kararlarından biri.

En az neyi sevdin?

Ana ve Oscar’ın birbirlerine karşı bu kadar uzun süre dürüst olmaması zaman zaman zorluyor. Her bölümde tanıdık bir gerilim var. Tutku hep orada ama bir türlü açıklığa kavuşmuyor. Bu erteleme hâli muhtemelen kasıtlı bir tercih ama ağır yan etkileri var. Bedelini yalnızca onlar değil hayatlarına giren herkes ödüyor. Ana’nın partneri Manu, oğlu Pablo, Oscar’ın hayatına girip çıkanlar, annesiyle kurduğu kırılgan ilişki; hepsi bu iki insanın birbirine söyleyemediklerinin gölgesinde şekillenebiliyor. İki yetişkinin dürüst olmaktan bu denli kaçınması, çevrelerindeki hayatları da istemsizce kendi içine çekiyor ve bu bazen hayal kırıklığı yaratıyor.

En çok hangi sahneye yükseldin?

Son bölümde Ana’nın o otel odasını bir türlü terk edemeyişine. On yıl boyunca ülke değiştirmiş, başka bir hayat kurmuş, başka birine âşık olmuş ama o ilişkiden gerçek anlamda dışarı adım atamamış. Otel odası, bu anlamda dizinin bütünü için bir metafor niteliğinde. Ana hep kapıda ve hep eşikte. Oscar ise tam tersi sabit, orada, bekliyor. On bölüm boyunca gördüğümüz her şey o odada anlam kazanıyor; Ana’nın gidemeyişi ve Oscar’ın beklemeyi bırakmayışı. 

Bunu seven şunları da sever

Normal People‘ı izleyip o ilişkinin peşini bırakamayanlar için naturel bir devam. Ama bence The New Years daha dünyevi bir zeminde ilerliyor. Sally Rooney’nin o parlak; neredeyse mitolojik aşk anlatısından farklı olarak Sorogoyen, zamanın ve gündelik hayatın ağırlığını her sahneye sızdırıyor. Bir yandan da Michael Haneke’nin Amour‘unu (2012) çağrıştırıyor. Farklı yaşlar, farklı bir evre ama soru aynı: Birbirine bu kadar derinden bağlı iki insan zamanla birbirine ne yapar?