Kâğıt, yazı, ev: Yönetmenleriyle Ulysses Çevirmek üzerine

Röportaj: Esra Ece Kuleci

Kawa Nemir, James Joyce’un Ulysses’ini İstanbul-Diyarbakır-Mardin-Amsterdam arasında geçen 10 yıllık bir sürecin sonunda Kürtçeye çevirdi. Kitap, 21 Mart 2023’te Avesta Yayınları baskısıyla yayımlandı. Yönetmen Aylin Kuryel ve Fırat Yücel, Kawa Nemir’in bu yolculuğunu kayda aldı, Ulysses Çevirmek isimli bir belgesele dönüştürdü. Film Türkiye prömiyerini 16. Documentarist Belgesel Günleri’nde Bir Aradalık Bölümü seçkisinde yaptıktan sonra hem Türkiye’de hem de dünyada pek çok festivalde seyirciyle buluşmaya devam ediyor. 

Yedi bölümünde ayrı anlatım biçimleriyle kaydedilen bu süreçte filmin yönetmenleri Aylin Kuryel ve Fırat Yücel, belgeselde kimi zaman ses olarak kimi zaman görüntü olarak karşımıza çıkarken günümüzde yankıları devam eden kâğıt krizini de işliyor. 

Bir çeviri sürecinin edebiyat tarihine detaylı bir kaydını bırakan belgeselin, 23 Eylül’de Adana Altın Koza Film Festivali’nde gerçekleşecek özel gösterimi öncesinde; yönetmenler Aylin Kuryel ve Fırat Yücel’den Ulysses Çevirmek’in çekim sürecini ve Kawa Nemir ile yollarının kesişmesini dinledik.


“Biz Kawa’yla tanıştığımızda ülkeyi ardında bırakmak zorunda kalmış, tepetaklak olmuş bir barış sürecini ve ardından gelen savaş dinamiğini, onlarca gözaltı deneyimini, tehditleri geride bırakmış biriyle buluştuk. Anlatmaya, paylaşmaya hem bizim hem de onun ihtiyacı vardı belki de ve kamera buna vesile oldu.”  -Fırat Yücel

Öncelikle Kawa Nemir’le nasıl tanıştığınızı merak ediyorum. Onunla tanışmadan evvel çevirdiği kitaplardan birini okumuş muydunuz?

Aylin Kuryel: Kawa ile birkaç sene önce Amsterdam’da gerçekleşen, ikimizin de bir parçası olduğu Read My World adında bir edebiyat festivalinde tanıştık. Tanışmadan önce Kawa’nın çevirdiği kitaplardan birini okumuş olduğumu bilmiyordum. Tanıştığımız gün muhabbet ederken Kawa’nın aslen annem, yazar Raşel Meseri’nin Pen Parkta adlı kitabının çevirmeni olduğu ortaya çıktı. Gezi direnişini çocuklara anlatan bu “direniş masalı” Habitus Yayınları tarafından Türkçe-Kürtçe-Ermenice basılmıştı ve benim gönlümde ayrı bir yeri olan bu kitap meğer Kawa’nın da en zevk alarak Kürtçeye çevirdiği kitaplardan biriymiş. 

Bir çeviri sürecini kayıt altına almaya dair motivasyonunuz nasıl gelişti? Kawa Nemir’e bu süreci kaydetmeye dair bir fikirle gidince onun ilk tepkisi ne oldu?

Fırat Yücel: Kawa çok istekliydi en baştan beri. Biz Anne Frank’ın evine ilk kez gitmeden önce “kamerayı almasak mı, kamerasız mı takılsak biraz” diye düşünürken konuyu Kawa’ya açtığımızda kameranın varlığından hiç de rahatsız olmayacağını; aksine hoşuna gideceğini hissettirdi. Bu ilk andan itibaren de kameranın varlığı deyim yerindeyse edebi bir araç hâline geldi; bir anı, bir durumu ifade etmenin aracı. Örneğin Anne Frank’ın evindeyiz, Kawa’nın Joyce koleksiyonunu oluşturan kitapların bir kısmı yerde üst üste duruyor, Kawa’nın buradan taşınması, bir ev bulup kitapları oraya götürmesi gerekecek. Kamerayı açıyoruz ve Kawa yerdeki kitaplara bakıp “hiç de şiirsel değil” diyor. Hüzünlü bir an, bir nevi “yeniden sürgün olma” ânı. Yerdeki kitaplarda binlerce kelime ama yaşanan deneyim pek de şiirsel gelmiyor Kawa’ya çünkü o an daha günlük tasalarla hemhâl, bu kitaplar nereye gidecek? Kamera açıldığında bunun ifadesini buluyor. Son âna kadar hep bu şekilde devam etti çekimler diyebiliriz. Kawa için konu, neyi kameraya ya da ses kayıt cihazına karşı hangi dilde ifade edeceğiydi. Bazı şeyleri, örneğin annesiyle ilgili anekdotları Kürtçe ifade etmeyi tercih etti, Joyce’dan bahsederken yer yer İngilizceye döndü vb. Balkondaki çekimlerde, ki dört-beş saatlik muhabbetler bunlar, kameranın varlığını bir süre sonra unutuyoruz, ama orada da aynı dil atlamaları söz konusu. 

Biz Kawa’yla tanıştığımızda ülkeyi ardında bırakmak zorunda kalmış, tepetaklak olmuş bir barış sürecini ve ardından gelen savaş dinamiğini, onlarca gözaltı deneyimini, tehditleri geride bırakmış biriyle buluştuk. Anlatmaya, paylaşmaya hem bizim hem de onun ihtiyacı vardı belki de ve kamera buna vesile oldu. 

A.K.: Diaspora, sürgün deneyimlerinde, toplumsal çalkantı ve baskı dönemlerinde görüleceği üzere konuşma aciliyetinin arttığı bir âna denk geldik. Kuşkusuz Kawa kamerayla karşı karşıyayken sadece bizimle konuşmuyor, halklarla da konuşuyor, küskün olduğu insanlarla da sevdikleriyle de konuşuyordu. Bunun filmde hissedilmesi bizim için bir dert olmadı, tam aksine birçok katmanda yerinden edilmeyi anlattığımız için bunun hissedilmesini de istedik. Bu yüzden de kameranın varlığını arada bir hatırlatmayı da tercih ettik.  

Ulysses ile sizin özel bir bağınız var mıydı peki? Bu belgeseli yaparken Joyce’a dair yeni bir keşfiniz, Joyce’ta sizi etkileyen yeni şeyler oldu mu?

A.K.: Ulysses ikimiz için de birkaç kez başladığımız ama nihayete erdiremediğimiz bir kitaptı. Edebiyat ve kültürel çalışmalar bölümünde ders veren benim için özellikle, hafif bir utanç kaynağı idi Joyce’a dair okuduklarımın Joyce’tan okuduklarımdan muhtemelen daha fazla olması. Belgeseli yapmaya başladığımızda, daha doğrusu sonradan belgesel olabileceğine ikna olduğumuz çekimleri yapmaya başladığımızda, yavaş ve çekingen adımlarla yeniden okumaya başladık kitabı. Ulysses ile önceden olan bağımızdan ziyade, Kawa’nın Ulysses’i Kürtçeye çevirmek ile kurduğu ilişki itici güç oldu bizim için. Kürtçeye dair varsayımlara, dilin üzerindeki baskıya, asimilasyon politikalarına karşı Kürtçe konuşan bir Joyce hayal ediyordu ve yıllara yayılan yazarlık ve çevirmenlik hattında bir nokta olarak bu çeviriyi de “insanları dünyayı Türkçe anlamaktan kurtarma” çabasının bir parçası olarak görüyordu. Bu dayanak noktası hiç değişmedi belki ama süreç boyunca kitap ile uzun uzadıya vakit geçirmek, belgesele başka eksenler ekledi. Joyce’un gündelik olanı dilim dilim keserek, bir günü 800 kadar sayfaya yayarak, bedensel olan ile politik olanı türlü şekillerde birbirine dolayarak, bir şehri deyim yerindeyse kurmaca üzerinden yeniden kurması okuyanın da yakasını bırakmıyor. Benim için Ulysses yörüngesinde olmak kelimelerde ve ayrıntılarda boğulmaya biraz daha açık hâle gelmek anlamına da geldi mesela. Belki de hepimiz o yörüngede buluştuğumuz için muhabbetlerimiz o kadar uzun sürdü, kameraların pilleri bitip durdu ve belgeselin kurgusu bu kadar zaman aldı! 

Kayıt alırken sürecin bir sonu olmayacağına dair bir hisse kapıldınız mı zaman zaman? Kawa’nınki ile eş değer bir üretim olsa da belgeseli sizin noktaladığınızı düşünüyorum. Kitabın çeviri sürecinin bitmesi değil de sizin bunu kaydetmeyi bitirmenize dair bir his geçti çünkü bana. Buna katılır mısınız?

F.Y.: Bu biraz da belgeseli Kawa’yla sürekli irtibat hâlinde yapmamızdan kaynaklanıyor. Yani Kawa’yla çekim yaptık, sonra kurguya oturduk gibi bir durum olmadı. Çekim yaptık, sonra pandemiyle aramızda bir mesafe oluştu, sonra sınırların açılmasıyla tekrardan çekim yapabildik vs. Kitabın çıkması ile filmin kurgusunun bitmesi… Hangisinin daha önce olacağını biz de bilmiyorduk. Bu Kawa’yla aramızda bir espri hâline geldi. Hadi çeviriyi kilitle artık da biz de kurguyu kilitleyelim, türünden… Bahsettiğin his bununla ilgili olabilir. 

A.K.: Aslında biz belgesel başladığımızda da çeviri süreci “bitmeye yakındı”, hatta bitmişti de son kontrolleri yapılıyordu. Ama bir yandan da belgeseli bitirdiğimizde, hatta kitap çıktığında da aslında çeviri “bitmemişti”: Kawa’nın ve diğer Joyce çevirmenlerinin, örneğin Ulysses’in Nevzat Erkmen’den sonra ikinci Türkçe çevirmeni olan Armağan Ekici’nin filmde vurguladığı gibi aslında bu çeviri hiç bitmiyor, sadece bir noktada birisinin kitabı çevirmenin elinden alması gerekiyor. Biz de belgeseli noktalamak için Kawa başta olmak üzere dâhil olan insanlara bu belgeselin nasıl bitmesini hayal edeceklerini sormaya ve bu cevapları filme katmaya karar verdik, çünkü kendimiz emin değildik. 

Aranızdaki görev dağılımı nasıl oldu? 2015’te sanatçı Şener Özmen de çekim yaparak aslında süreci “kaydedenler” arasına girdi. Onun nasıl dâhil olduğundan bahsedebilir misiniz?

F.Y.: Şener’in 2015’te Diyarbakır’da Kawa ile çekim yaptığını, 2021’de Amsterdam’da Kawa’dan öğrendik. Yıllar önce yapılmış bu çekimleri Kawa da hiç görmemişti, o da merak ediyordu. Şener’le irtibat kurduğumuzda onun da arayıp bulması gerekti materyali. Şener ile Kawa’nın uzun bir dostlukları var, çekimler de bunu yansıtıyor. Neredeyse esrik diyebileceğimiz kayıtlardı bunlar; Diyarbakır’ın evlerinde yapılan, kamusal alanda asla tanık olamayacağınız kadar açık sözlü siyaset, sanat ve edebiyat muhabbetlerinden birine, oldukça da özel birine (zira Kawa, Ulysses çevirisini yarıladığı noktada yapılıyor çekimler) tanıklık etmek gibiydi bu kayıtları izlemek. Açıkçası ilk başta filme nasıl adapte edebileceğimizi bilemedik, çünkü bir yönüyle de Şener’in bir sanatçı ve edebiyatçı olarak bakışını, imzasını oldukça kalın çizgilerle taşıyan kayıtlar. Fakat sonra Şener’le konuştuğumuzda, böylesi bir tarihsel anlatı içinde bu kayıtların yer almasının onun için de çok önemli olduğunu anladık. Kawa’nın James Joyce’a yönelik tutkusuna çok değer veriyordu, materyalin filmdeki yerini bulması için bize şevk verdi. Biz de bu bölümü kurgularken elimizi korkak alıştırmama kararı aldık: Kayıtların esrikliğini yansıtan, Amed Rönesansı adı verilen dönemin ruhunu taşıyan bir kurgu olmalıydı. Bir yandan da 2015 yılı, söz konusu dönemin sonuna işaret ediyor; sonrası yokuş aşağı, savaş, kayyumlar, hapisler… Tam o eşikte iki kişi, James Joyce, İrlanda-Kürdistan, dil-edebiyat ve sürgün üzerine konuşuyorlar. Dolayısıyla aslında bu kayıtlar sadece Kawa’nın Diyarbakır’daki geçici hayatını ve Ulysses çevirisini yarıladığı noktayı işaretlemiyor; aynı zamanda Türkiye’nin savaş politikalarını yeniden devreye soktuğu o eşiği de işaretliyor. 

A.K.: Bir yandan da Şener’in bu kayıtlarda Kawa’dan dil değiştirmesini istemesi, bizim filmin üç dilli üslubuyla da konuşuyor diye düşündük. Bu sekans bir yandan Şener’in kamera üslubundan dolayı ayrıksı (Kawa’nın yüzüne bizim yaklaşabileceğimizden çok daha fazla yaklaşıyor örneğin), bir yandan da Kürtçe, Türkçe ve İngilizce arasında gidip gelmeleriyle filmin kalanı ile estetik-politik süreklilik içinde. Şener’in kayıtları gibi kendine ait bir bölüme dönüşmese de başka bir sürü kayıt, görüntü de girdi filme. 

F.Y.:Evet, örneğin Kawa’nın katıldığı Kürtçe bir yemek programından tutun, Kawa üzerine yapılmış Jûra Nûseran gibi programlara değin internette mevcut birçok video filmde kullanıldı. Ama onun dışında birçok kaydı da iletişim kurarak edindik: Örneğin Amed Şehir Tiyatrosu ile irtibata geçerek Kürtçe Hamlet’in Diyarbakır ve Amsterdam’da sahnelenişlerine dair görüntülere ulaştık, filmin dramaturjisinde önemli bir yere sahip bu görüntüler, zira intikam fikri Hamlet üzerinden veriliyor. Mem û Zîn’in Cemil Paşa Konağı’nda sahnelenişine dair görüntü belki filmde üç dört saniye kaplıyor ama mesela onu da bulmak çok önemliydi bizim için, çünkü 2014’teki bu sahnelenişin şehrin kültür tarihinde özel bir yeri olduğunu Kawa’dan ve Diyarbakır’daki dostlarımızdan biliyorduk. Kawa’nın Mardin’deki görüntülerinin bir kısmı da mesela, Niştiman Cemal Aslan, Kim Kimsiz Nerede adlı bir kısa filminden.  Diyarbakır, Mardin ve Van’daki kayyum protestolarına dair bazı kayıtları da çeşitli kanallarla irtibata geçerek edindik.  

A.K.: Uzun bir mücadele tarihi var karşımızda ve böyle bir sürecin bir kesitini anlatmaya yeltenen bir film önceden kaydedilmiş görüntü ve seslerle dirsek teması içinde oldukça genişler herhalde. Bu da bir nevi imajlar arası iş bölümü. Bizim aramızdaki, özellikle ben, Fırat ve yapımcımız Özgür Doğan arasındaki görev dağılımı herkesin biraz her şeyin ucundan tutması ile tanımlanabilir herhalde. Görüntü-ses araştırması sürecinde Serhad Mutlu, Mehmet Martin ve Yaqob Tilermenî’nin de önemli katkıları oldu. 

Çekimler yaklaşık sekiz sene sürmüş. Peki kurgu ne kadarlık bir zamana yayıldı?

F.Y.: Bizim yaptığımız çekimler esasında dört yılla sınırlı. Şener’in çekimlerini de eklersek sekiz yıllık bir zaman diliminden bahsedebiliriz. Biz 2019’da çekim yapmaya başladık. Hemen ilk çekimle birlikte de kurgu yapmaya başladık, böyle çalışmayı seviyoruz. Hazırlık-araştırma süreci kurguyla iç içe geçiyor. Kurgu yaparken aynı zamanda araştırma yapmayı seviyoruz. Kurguyu tüm malzemeler biriktikten sonra başlanan bir süreç olarak görmüyoruz, çoğu kez nerelere bakmamız gerektiğini kurguda yaptığımız denemeler fısıldıyor bize. Yani bizim film tasarlama tarzımızda çekim süreci esasında “sürekli bir ek çekim” hâli gibi. 

A.K.: Bunun en bariz örneği filmin finalinde gerçekleşti: Ulysses’in baskısı gecikince belgeseli önden bitirmeye karar vermiştik. Joyce’un yine Kawa’nın çevirisiyle yayımlanan Sercem Şi’rên (Toplu Şiirleri) kitabının basım sürecini matbaada çektik ve filmi bu matbaa sekansıyla tamamladık. Ulysses’in basımını da izleyenin hayal etmesine bırakmıştık. Ülkede her anlamda baskın olan güvencesizliği de ima ederek biten bir son. Ama diğer kısımlarda aklımıza takılan yerleri revize ederken Ulysses de nihayet basıldı ve son anda, tam ilk gösterimi yapmadan önce, Ulysses’in basım sürecini filme ekledik. Hâlâ kendimizi zor tuttuğumuz (ya da bazen tutamadığımız) oluyor başka şeyler eklemek konusunda. 


“Joyce bir yandan koca bir endüstri elbette, fakat Joyceseverler ya da Joyce toplulukları, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla yine de lokal, içine kapalı, belki bir nebze asosyal, kâh kitabın siyasi dünyasında kâh bilmeceseverlikte buluşan kişilerden oluşuyor. Bunun ucundan kıyısından parçası olmak heyecanlı geldi bize.”  -Aylin Kuryel

Hem çekim aşamasında hem de post prodüksiyondaki çalışmalarınız, nasıl bir sinema dili yakalama çabasına karşılık geldi?

F.Y.: Bizim için tek kriter aslında filmin tek bir sinema diline sahip olmaması. Esasında Joyce da Ulysses’in her bir bölümünde farklı bir edebi türe öykünüyor; hatta bazı bölümlerde bürokratik dile, bazı bölümlerde gazete haberi diline yakınsıyor, bir bölümü tiyatro oyunu olarak kurguluyor, bir başkasını tek bir uzun cümle olarak… Bu modernist yaklaşım tabii ki belgeselde bu kadar ön planda değil ama biz de her bölümün bir bakıma farklı bir rengi olsun istedik. TRT Gibi Konuşmak bölümünün örneğin, daha bir televizyon-gazete üslubuna öykündüğü, bir nevi “Resmî Türkçe” ironisi yaptığı kısımlar var. Finaldeki Kâğıt bölümü ise matbaa işçilerinin hayatını yansıtan, neredeyse gözlemci bir dile sahip. Filmin temel kurgusu aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî algısında “bilinmeyen dil” olarak kabul edilen Kürtçenin kâğıda dökülme biçimlerine bakmak üzerine kurulu: Kawa’nın annesinden öğrendiği kelimelerin notlarını tuttuğu defterleri, gazete kupürleri, internet siteleri, Ulysses çevirisinden alıntılar ve matbaada bir kenara atılmış hatalı baskı kâğıtları… Her bölüm farklı bir üsluba bürünse de filmin üslubunun omurgasını oluşturan şey, “kâğıt”, “yazı” ve “ev” gibi geniş çağrışımlara sahip kavram ve materyaller.

James Joyce okurlarıyla ve çevirmenleriyle buluştunuz, onları Kawa’nın çalışmasından haberdar ettiniz. Sonrasında bu bir topluluk oluşumuna kadar gitti. Biraz da bundan bahsedebilir misiniz?

A.K.: Biz çekimlere başladıktan kısa bir süre sonra başlayan pandemi yüzünden, aslında belki de bu noktada sayesinde demeli, her yıl yapılan Bloomsday kutlamaları (Ulysses’in geçtiği gün olan 16 Haziran’da) online yapılıyordu ve biz de bu sayede Türkiye James Joyce Topluluğu’nun Bloomsday buluşmasına Zoom üzerinden katılabildik. Bursa’da, Balıkesir’deki Joyce okuma gruplarından haberdar olduk, Joyce’u Zazacaya çevirmeye çalışan ve The Dead öyküsünün çevirisini tamamlamış Cemil Yıldız ile, Joyce üzerine çalışan akademisyen Ceren Kuşdemir ile tanıştık; edebiyatla siyasetin çeşitli şekillerde iç içe geçtiği bir harç olduğunu gördük Joyce’un. Bu süreçteki en güzel tesadüflerden biri Ulysses’i Türkçeye çeviren ve kitabı okuma deneyimini olağanüstü cazip hâle getiren Armağan Ekici’nin de Amsterdam’da yaşıyor olmasıydı. Armağan ile çok kafa açıcı muhabbetlerimiz oldu. Bir yandan da birçok Orhan Pamuk kitabını ve Oğuz Atay’ın Ulysses göndermeli Tutunamayanlar’ını Hollandacaya çeviren Margreet Dorleijn benimle aynı üniversitede çalışıyordu, onunla da buluştuk ve Kawa’yı tanıştırdık. Filmin Dublin’deki Bloomsday Film Festivali gösterimi için Dublin’e gitmek bu karşılaşmalara yenilerini ekledi. Kitabın, sömürgecilik bağlamının yanı sıra, örneğin post-humanist, feminist, minör edebiyat vs. lenslerinden okumaları ile tanışmak kafa açıcı oldu. Dublin’de tanıştığımız edebiyatçı/akademisyen Barry McCrea örneğin, zaten kaleydeskop gibi olan Ulysses’i bir kez daha çevirip yeni görüntüler görmemize vesile oldu; hatta kendi yaptığımız filme de aynı şekilde bambaşka yerlerden bakmamıza. Joyce bir yandan koca bir endüstri elbette, fakat Joyceseverler ya da Joyce toplulukları, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla yine de lokal, içine kapalı, belki bir nebze asosyal, kâh kitabın siyasi dünyasında kâh bilmeceseverlikte buluşan kişilerden oluşuyor. Bunun ucundan kıyısından parçası olmak heyecanlı geldi bize. 

Haziran ayından bu yana film pek çok ülke gezdi. Ulysses’in evrenselliğini düşününce filmin yolculuğunu biraz daha irdelemek istiyorum. Bu hikâye şimdiye kadar nereleri dolaştı, yeni yolculukları nerelere olacak?

Aylin: Filmin ilk gösterimi DOK München Film Festivali’nde olmuştu. İstanbul’daki Documentarist gösterimi belki de en güzel, en heyecanlı buluşma oldu. Daha sonra Dublin’deki Bloomsday Film Festivali’nde ve Buenos Aires’teki FIC.UBA’da ödül almak filmin bambaşka bağlamlarda işlediğini göstermesiyle sevindirici oldu. Amsterdam ve Berlin’deki Kürt Filmleri festivallerinde, Kürtçe üzerine etkinliklerde ve çeşitli üniversitelerin edebiyat derslerinde filmi göstermek ve bu bağlamlarda tartışmak, coğrafyalara arası dolaşan kanonik bir edebiyat ürününün çevirisinin spesifik güncel siyasi bağlam içerisinde başka başka şeyler konuşur hâle gelebilmesi namına heyecan verici geliyor bize. Film, önümüzdeki aylarda da çeşitli James Joyce merkezlerinde ve festivallerde gösterilecek.

Ulysses Çevirmek’i biz Documentarist‘te izledik; sonrasında festivalin bir Antakya ayağı da oldu, orada da gösterim düzenlendi. Antakya’da neler konuşuldu, seyirci neler söyledi merak ediyorum.

F.Y.: Türkçeden ve diğer dillerden Arapçaya yaptıkları çevirilerde karşılaştıkları zorluklardan bahsedenler oldu Antakya gösterimi sonrası. Filmin Arap Alevilerine kendi asimilasyon tarihlerini ve dillerinin yasaklanma biçimlerini hatırlatması bizi sevindirdi; filmin temelinde Kürtçe var ama bu ülkede yasaklanmış, Türkleştirme politikalarıyla sindirilmiş başka çokça dil var elbette. Bu diller arasında kurulmamış bağlar da var. Genel anlamda, Kürtçe-Türkçe-Rumca-Arapça-Ermenice-Lazca-Ladino vb. dillerdeki birikimler birbirini yeterince beslememiş, çeviriler eksik kalmış ya da hiç yapılmamış. Bu durumun halklar arasında da kopukluklar yarattığını, dayanışma ihtimallerini ortadan kaldırdığını ya da seyrelttiğini söyleyebiliriz. Antakya’daki gösterim sonrası dile getirilen asimilasyon deneyimleri bize biraz da bunları hatırlattı.

Film 16 Haziran’da Dublin’deki Bloomsday’de gösterildi. Bu gösterimin özel olduğunu söyleyebiliriz bence, nasıl deneyimler birikti? Belgeselin yolculuğunda sırada hangi duraklar var?

F.Y.: Dublin’de Bloomsday Film Festivali’nde gerçekleştirdiğimiz gösterim oldukça özeldi gerçekten. Böylelikle biz de ilk kez Dublin’i görmüş olduk. Filmin hazırlık ve kurgu süreçlerinde o kadar çok Dublin’le ilgili okuma yapmıştık ki… Joyce’un Dublinliler’deki öyküleri, Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, ama hepsinden öte Ulysses romanı, zaten Dublin’i sokak sokak arşınlayan eserler. Tüm bunları okuduktan sonra şehri ziyaret etmek tuhaf bir deneyim. Hani neredeyse lokal gibi hissediyorsunuz! 

A.K.: Seyircinin filme tepkisi de müthişti. Biz filmin İrlanda tarihi ve dil mücadelesiyle ilgili boyutunun İrlandalı seyirciye eksik gelebileceğinden endişe ediyorduk. Oysa gördük ki, oradaki yüzyılı aşkın ulus devlet tecrübesinin üzerini örttüğü çok şey var; dünyanın başka bir coğrafyasında Joyce’un antikolonyal edebiyatından ve milliyetçilik eleştirisinden esinlenen birileri olduğunu görmek, Kawa’nın hikâyesine tanık olmak, onların da kendi tarihlerine yeniden bakabilmelerini sağlıyor belki de. 

F.Y.: Bir tarafta Türkleştirmenin en şiddetli biçimlerine maruz bırakılmış, kendi devleti olmayan, anadilde eğitim mücadelesi veren Kürtler; diğer taraftaysa ulus devlet deneyimi yaşamış, İrlandacayı zorunlu ders kılmış ama büyük şehirlerinde çoğunluğun sömürgecinin dili olan İngilizceyi konuştuğu, neoliberal kapitalizmin, şirketlerin istilası altındaki İrlanda… Paralelliklere ama çokça zıtlığa da sahip bu iki deneyim arasında kıyaslama yapmak hem çok zor hem de siyaseten çok çekici. 

Bunların yanı sıra Diyarbakır’daki ilk gösterim, 27 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek Filmamed kapsamında olacak. Biz maalesef bu gösterime katılamayacağız, ancak aralıkta bir gösterim daha yapma ve bu kez orada olma planımız var. Kawa’nın bir dönem hayalini kurduğu iki şehirli, eş zamanlı bir sergi fikri varmış: Çifte D isminden hareket etmiş bu hayali kurarken, Diyarbakır ve Dublin. İki farklı şehir ve dil deneyimi üzerine düşünen bir sergi tahayyülü. Maalesef Türkiye’deki siyasi rejim, bugün bu tür sergileri hayata geçirebilecek Osman Kavala gibi bir figürü ve pek çok Kürt siyasetçiyi rehin almış durumda; mevcut sergilere de hemen her gün saldırı düzenleniyor, soruşturmalar açılıyor. Dolayısıyla bugünün siyasi ikliminde bu hayali gerçekleştirmek mümkün değil, zaten Kawa da sürgün. Ancak yine de yeri geldiğinde çevrimiçi imkânları da kullanarak filmin gösterimlerinde bir tartışma ortamı yaratmaya çabalayacağız. 

A.K.: Adana Altın Koza Film Festivali’nde 23 Eylül’de bir özel gösterim gerçekleştirilecek, bu gösterime Fırat katılacak. 2 Ekim’de de Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde bir gösterim var, bu gösterime çevrimiçi imkânlarla katılacağız. Sırada da Diyarbakır, İzmir, Van ve sonra tekrardan İstanbul’da bir gösterim var. Filmin yurtiçi ve yurtdışı gösterimleri, Fırat’la birlikte kurduğumuz gayriresmi bir oluşum olan Image Acts’in Instagram hesabından takip edilebilir.