78. Locarno Film Festivali’nden notlar

Yazı: İrem Uluışık

Bu yıl 78. yaşını kutlayan Locarno Film Festivali, sinema dünyasının dört bir yanından yönetmenleri, oyuncuları ve izleyicileri bir araya getiren renkli bir açılışla başladı. İsviçre’nin İtalya sınırı yakınındaki Maggiore Gölü kıyısında konumlanan şehir; afişlerle kaplı arnavut kaldırımlı sokakları, kalabalık film kuyrukları ve akşamları binlerce izleyiciyi ağırlayan açık hava sineması Piazza Grande’siyle tam anlamıyla festival ruhunu yaşıyor.

Festival perdesi, Tamara Stepanyan’ın Le Pays d’Arto / In the Land of Arto filmiyle açıldı ama gecenin asıl sürprizi, David Lynch’e adanan kısa film An Unfinished Room’du. Uzun yıllar Lynch ile çalışan Duwayne Dunham’ın hazırladığı bu çalışma, ustaya veda amacıyla yapılmış bir tür kolaj formunda. Ancak Lynch – Dunham birlikteliğinin asıl merak uyandıran ve ilgi toplayan işi, yıllar önce Lynch’in senaryosunu Dunham’a teslim ettiği Legend of the Happy Worker oldu. 

Emma Thompson ve Jackie Chan’e verilen özel ödüller, festivalin geniş kitlelerce takip edildiği anlardandı. Thompson’ın kızıyla birlikte rol aldığı Dead of Winter ise Finlandiya’nın etkileyici doğasını göstermekten öteye geçemeyen, vasat bir yapım olarak hayal kırıklığı yarattı. 

Bu yılki tartışmaların odağında ise Abdellatif Kechiche vardı. Mektoub: My Love üçlemesinin “son filmi” olarak sunulan Canto Due, yönetmenin ısrarla sürdürdüğü male gaze (eril bakış) yaklaşımı ve hakkındaki cinsel saldırı suçlamaları nedeniyle eleştirilerin hedefindeydi. Cannes’da tepkilere yol açan ikinci filminin ardından bu yapımın Locarno’da öne çıkarılması, birçok katılımcı arasında festivalin duruşuna dair soru işaretleri uyandırdı.  

Tüm bunların yanında festival, yılın öne çıkan yapımlarını seyirciyle buluşturmaya devam ediyor. İlk hafta Joachim Trier’den Affeksjonsverdi / Sentimental Value ve Michael Shanks’ten Together İsviçre prömiyerlerini gerçekleştirdi. Pek çok filmin ilk kez seyirciyle buluştuğu festivale dair geri kalan izlenimlerim ise şöyle:


Dracula

Festivalin merakla beklenen yapımlarından Dracula, Radu Jude’nin tabuları altüst eden, hem biçim hem de içerik açısından kışkırtıcı bir denemesi. 

Yapay zekâ ile üretilen ve göz tırmalayan derecede kitch duran Dracula temsillerinin ardı arkası kesilmeden üstümüze boca edildiği açılış sahnesi, nasıl bir işle karşılaşacağımızın ilk sinyallerini veriyor. Film, yapay zekâ eseri görüntüler ile büyük bütçeli prodüksiyonlara meydan okurcasına amatör bir tonda çekilen sahneleri bir araya getirerek bir tür şölen havası yaratıyor. Filmde geçen bir ifadeyle, âdeta bir “Dracula Park”ın içine giriyoruz.  

14 bölümden oluşan içerik sağanağının merkezinde, yapay zekâya “seyircinin isteyebileceği her şeyi” barındıran bir Dracula filmi yaptırmaya çalışan hayali bir yönetmen var. Seks, şiddet, vampir avı ve linç kültürü, Dracula’nın TikTok hesabı ve niceleri Jude’nin kontrolden çıkmış dünyasında irili ufaklı hikâyelerle karşımıza çıkıyor. 

Kendi gerçekliğini bozan ve yeni bir gerçeklik kurma çabasına girmeyen filmde, Jude’nin filmlerinden aşina olduğumuz politik göndermeler, filme baskın olan heteronormatif yapının tiye alınması, yapay zekânın günümüz güç ilişkileri çerçevesinde programlanması ve kapitalist düzen eleştirileri öne çıkıyor. 

Ancak film bu açılardan oldukça zekice işlenmiş olsa da birçok yerde bilinçli olarak abartıya başvuruyor, hatta anlamsızlaşacak kadar dağınık bir hâl alıyor. Jude, yönetmen karakteri aracılığıyla hem izleyiciyle doğrudan konuşuyor hem de bu dağınıklığın farkında olduğunu ima ederek eleştiriyi kendi lehine çekmeye çalışıyor. 

170 dakikalık bu uzun soluklu yapım; aşırılık, saçmalık, abartı ve zekice yerleştirilmiş ironiler arasında gidip geliyor. Yine de Jude’nin yapay zekâyı hem araç hem de alay konusu olarak kullanma cesareti, filmi yılın en tuhaf deneyimlerinden biri hâline getiriyor. Modern sinemanın sınırlarını zorlayan Dracula bazen eğlenceli, bazen yorucu ama provokatif yapısıyla izlemeye değer. 


Sehnsucht in Sangerhausen / Phantoms of July

Julian Radlmaier’in yeni filmi Sehnsucht in Sangerhausen / Phantoms of July; Almanya’nın doğusundaki haritada bulması pek de kolay olmayan kasabalardan birinde geçen, üç bölümden oluşan bir hikâye. Her bölümde hayatla farklı şekillerde mücadele içinde olan üç kadının yaşamından kesitler sunan film, arka planına ekonomik krizler ve göçmenlere yapılan ayrımcı tutumu yerleştirirken, aynı zamanda gerçeklik ile rüya arasında gidip gelen, yer yer fantastik bir anlatıya sahip. 

Radlmaier tüm bu hikâyeleri birbirinden koparmak yerine, nesneler, tekrar eden imgeler ve mekânın ruhu üzerinden birbirine örme yoluna gidiyor ve paralellikler kuran hikâyeler giderek iç içe geçmeye başlıyor. Ancak yönetmenin özellikle taş ve kiraz gibi bazı nesneler üzerinden yaptığı sembolik anlatım ve hikâyeleri birbirine bağlama ısrarı ne yazık ki yapay ve zorlama bir tonda. Bu da karakterlerin iç dünyalarına nüfuz etmeyi zaman zaman engelliyor. 

Filmin güçlü yanı ise karakterlerin umutsuzluklarını ve arayışlarını takip ederken onların dünyasındaki sert koşulları da es geçmemesi. Bu gerçeklik özellikle İranlı göçmen Neda’nın hikâyesinde daha da görünür bir hâlde. Neda, sığınmacı statüsü nedeniyle kendi işini yapamayıp geçimini düşük bütçeli gezi videoları çekerek sağlıyor. Öte yanda ise kasabanın monoton ve durağan rutini içinde sıkışmış Ursula kendi çıkış yolunu arıyor. Film iki kadın üzerinden son dönemde yükselen ırkçılık problemini, Neo-Nazi partinin güçlü destekçilerinden biri olan Sangerhausen kasabasının gündelik yaşamına bazen uzaktan gelen yorumlarla, bazen doğrudan aşağılayıcı tavırlarla ustaca yansıtıyor.

Melankolik bir atmosferi olmasına rağmen film farklı köklere ve geçmişlere sahip insanları buluşturarak dayanışma ve bir arada olabilme umudunu da besliyor. Radlmaier’in gözünden Sangerhausen; ekonomik yoksunluk, artan ırkçılık ve toplumsal çöküşün simgesi olduğu kadar, dayanışma, yaşama tutunma ve anlam arayışının da hâlâ canlı kaldığı bir yer. 


The Birthday Party 

Festivalin bu yılki ilk büyük çaptaki prömiyeri olan The Birthday Party, başrolde Willem Dafoe gibi bir oyuncuya sahip olmanın getirdiği beklentiyi karşılamayı bırakın, o beklentinin gölgesinde iyice silikleşen bir yapım. Miguel Ángel Jiménez’in bir Panos Karnezis romanından uyarladığı film, 1975 yazında, büyük ölçüde bir doğum günü partisinin etrafında, özel ve izole bir Yunan adasında geçiyor. Ancak bu sınırlı zaman – mekân fikri, aile draması olarak servis edilen tematik gerilimi yoğunlaştırmak yerine, temposu düşük ve giderek pembe dizi havasına kayan bir melodramın taşıyıcısına dönüşüyor.

Merkezde, kendi imparatorluğunu kurmuş, gücü elinde tutan, insanları kontrol edebileceğine ve sevgisini dayatabileceğine inanan Marcos Timoleon var. Canlı renk paletinin hâkim olduğu genel atmosferin aksine, film karanlık ve kasvetli bir sahneyle açılarak, ailenin yaşadığı büyük kaybın Marcos ve kızı Sofia üzerindeki etkisini gösteriyor. 

Bu ağır kaybın gölgesinde, Sofia için düzenlenen görkemli doğum günü partisi ise dışarıdan muhteşem bir imaj çiziyor; pahalı hediyeler, danslar ve dünyanın dört bir yanından gelen konuklarla dolu ışıltılı ortam, aslında ailedeki gerçek duygusal çatışmaları saklıyor. Ancak film, Marcos’un kontrolcü tavrı ile Sofia’nın özgürleşme çabası arasındaki bu çatışmayı yeterince derinleştiremiyor ve film dramatik ağırlığını kaybediyor. Özellikle baba – kız arasındaki hesaplaşma sahnesi gibi kilit anlar bile etkileyici olmak yerine sönük kalıyor.  

Aile içi manipülasyonları ve geçmişten gelen yaraları masaya yatırma iddiasında olan film bu katmanları derinleştiremeyen yapısı nedeniyle hafızalara kazınacak bir parti sunmaktan çok uzak. 


With Hasan in Gaza

2001 yılında Gazze’de amatör kamerayla çekilmiş üç MiniDV kasetin yıllar sonra tesadüfen ortaya çıkarılmasıyla hayat bulan With Hasan in Gaza, işgal altındaki kentin ruhuna dair dokunaklı bir kayıt niteliğinde. Hapishanede izini kaybettiği eski hücre arkadaşını aramak üzere yola çıkan yönetmen Kamal Aljafari, Hasan adlı bir Gazze sakininin rehberliğinde, kentin gündelik yaşamına ve etkisi hissedilen savaşın yansımalarına tanıklık ediyor. 

Alışılmış belgesel kalıplarından uzak ve herhangi bir kurguya sahip olmayan film, müdahale edilmemiş görüntüleri ham hâliyle olduğu gibi seyirciye sunuyor. Bu yönüyle film, teknik bir ustalığın peşine düşmektense anlatının çıplak gerçeğine yaslanmayı tercih ediyor. 

Yönetmenin dediği gibi kent hem bir hapishane hem de bir yaşam alanı. Arabanın camından yansıyan sokak görüntüleri, kahvehaneler ve oyun oynayan çocuklar artık varolmayan bir gündelik yaşamın temsilini sunarken; yıkık dökük evler, polis kontrolleri ve isyan eden insanlar ise baskıyı ve savaşı gözler önüne seriyor. Bu kareler, bir yandan 24 yıl önce hayatın her şeye rağmen sürdüğünü hissettirirken, bir yandan da o dönemin zorlu yaşam koşullarını açıkça ortaya koymada epey başarılı. Savaş o zaman da oradaydı, fakat bugünkü yıkımın boyutuna ulaşmamıştı. Geriye dönüp bakınca, tüm o zorluklara rağmen o dönemde şimdiki kadar ağır bir yıkımın yaşanmadığını fark etmek izleme deneyimini daha da sarsıcı kılıyor.

Geçmiş ve bugün arasındaki bağ, özellikle filme alınan yaşlı kadınların “Bu yaşamak değil” diyerek yıkılmış evlerini göstermesi veya “Medya bizi göstermiyor, en azından sen çek” diyen insanların varlığıyla daha da belirginleşiyor. Gazze’deki şiddetin küresel ölçekte görünür hâle gelmesi çok yeni; uzun yıllar boyunca neredeyse görmezden gelindiğini, filmdeki bu tür anlar bir kez daha hatırlatıyor.

Çocukların kameraya bakıp gülümsediği anlar ise şimdiki manzarayla birlikte düşünüldüğünde oldukça dramatik. Bugün o çocuklar ve diğerleri –Hasan da dâhil– hâlâ yaşıyor mu, bilmiyoruz.

Tüm bunların yanında filmdeki en çarpıcı an, Hasan’ın evinden dışarıya çevrilen kameranın uzun süre sessizce sokağı gözlediği sahne. Seyirci patlama sesini beklerken, Aljafari’nin korunaklı bir yerde olmasına rağmen hissettiği tedirginlik ve korkuyu da paylaşıyor. Şiddetin her an gelebileceği ihtimali, sürekli diken üstünde olma hâli ve bu gergin atmosfer, sahnede etkileyici bir biçimde yansıtılıyor.

With Hasan in Gaza, arşivsel bir çalışmanın ötesinde yok edilmiş mekânları ve yaşamları hatırlatan, hayatta kalmaya çalışan bir halk için bellek niteliği taşıyan ama bunu yaparken izleyicide empati ve sorgulama hissi uyandıran bir iş özetle.