House of the Dragon röportajları: Olivia Cooke, Fabien Frankel, Tom Glynn-Carney ve dahası

Röportaj: Burcu Teker

Güç uğruna ne kadar ileri gidebilirsiniz? Üzerinizde eğreti duran yeni benliğinizle yaşamak zorunda kalmak, onurunuzu ayaklar altına almak, en yakınlarınızı gözden çıkarmak ve hatta çocuğunuzu… Oyunu sürdürmek zor; bu işte iyi gibisiniz ama tükeniyorsunuz da. Dengeler değiştikçe sözünüz geçmemeye, sesiniz duyulmamaya başlıyor. İhtirasın kör ettiği gözünüzden kaçan küçük detayı hatırlıyorsunuz aniden: Sonuçlarına katlanmanız gerektiğini. Sonsuz gibi görünen kudret illüzyonunun indirdiği perdelerin aralandığı finali ile ikinci sezonunu noktalayan House of the Dragon; kaynak materyali Game of Thrones’un nabzını yakalayan, namına yaraşır yeni sezonu ile huzurlarda. Ve doğrusu kaosun nereden, ne zaman, ne şekilde filizleneceğini kestirmenin pek de kolay olmadığı bu evrende işler çok daha hararetli bir hâl almış durumda.

Ryan Condal tarafından George R.R. Martin’in Fire & Blood romanından uyarlanan projenin köklerine döndüğünü, epik jeneriğin zihinlerde uyandırdıklarına daha sadık bir yaklaşım benimsediğini söylemek mümkün. Hanedanlığın sonunu hazırlayan nihai dönüm noktaları, Westeros tarihinin en çetin deniz savaşı kabul edilen Gullet ile henüz ilk bölümden işlenmeye başlıyor. Prodüksiyon anlamında düşük ölçekli önceki sezonların yavaş temposu ve hikâye örgüsünün çoğunlukla karakter inşasına ayrılmasından muzdarip hayranlara gerek denizden, gerek karadan ve nihayet havadan görsel bir şölen sunuluyor. Siyahlar ve Yeşiller’in “sonun başlangıcı” mücadelesinde gönüllerdeki tahtın da şöyle bir tozu alınıyor yani, güzelce parlatılıyor.

Seri, 22 Haziran itibarıyla HBO Max kütüphanesinde erişime açılacak. Prömiyerden hemen önce oyuncu kadrosundan Olivia Cooke, Fabien Frankel, Tom Glynn-Carney, Harry Collett, Phoebe Campbell ve Bethany Antonia’ya bağlandık; güç zehirlenmesinin insan doğasında yarattığı tahribat, kimlik arayışı, ihtimaller ve yakılan gemiler (!) üzerine biraz lafladık.


Olivia Cooke
Edenin bulma ihtimali üzerine

Dizinin ikinci sezonunda meşru varis Rhaenyra yasını tamamlayıp tüm dikkatini davasına çevirirken Daemon kibirinde boğulmanın eşiğinden dönüp Rhaenyra’ya bağlılığını büyük bir ordu ile kanıtlamıştı. Küçük çocuklarını, tükenmenin eşiklerinde turlayan Rhaena ile uzaklarda güvenceye alan Rhaenyra, varisi olan büyük oğlu Jacaerys’in yüreklendirmesiyle ejderhalarına Targaryen kanı taşıyan biniciler bulmuş, Demir Taht mücadelesindeki en büyük engel saf dışı bırakılmıştı. Deniz Yılanı olarak nam salan Lord Corlys, kritik ticaret geçidi Gullet’ı abluka altında tutuyordu. Yeşiller’in müttefiki Triarchy’nin 90 gemilik donanması üzerlerine doğru ilerlese de bu hamle Siyahlar’ın elindeki en güçlü kozdu. Cazibelerine karşı koymanın pek mümkün olmadığı Targaryenlerden Hightower politik manevralarıyla sıyrılabileceğini düşünen, ittifak arayışındaki Alicent esas kozu ellerine verene dek…

Hanenin caydırıcı ejderhası Vhagar’a sahip olan ve tahtta oturan kardeşi Aegon’un canına dahi kast eden tekinsiz Aemond’ın gidişatı, Alicent’ı endişelendiriyordu. Bu nedenle Rhaenyra’ya sunduğu şey, daha fazla kan dökülmesini önlemek ve belki biraz da günah çıkarmak adına bir “özgürlük bileti” olarak gördüğü teslimiyet planıydı. İktidar uğruna yakılan tüm gemilerin ardından kurtuluş ihtimalini  Olivia Cooke değerlendiriyor:

“Özgürlüğe hangi açıdan bakıldığına bağlı. Alicent o çaresiz, yarı hezeyanlı hâlinde Rhaenyra’ya koştuğunda, Helaena’sıyla kaçıp arka bahçelerinde tavuk besledikleri normal bir hayat sürebileceğine inanıyor. Gelgelelim böyle bir hayatı hiç tecrübe etmedi ki! Kalbinde yatan özgürlük fikrinin bu olduğundan nasıl emin olabilir? Bir tür tüyme refleksi bu. Bilemiyorum… Ben bu dünyada yapılanların sonuçlarından kaçılabileceğine inanmıyorum.

Güce eriştiğinde kontrolden çıkan yalnızca Aemond değil elbette. Unvanını şövalyelikten Kralın Eli’ne yükselten Sör Criston Cole, namıdiğer Kingmaker, dönüşüm konusunda en agresif ilerlemeyi kaydedenlerden. İktidar yolculuğunun çıkış noktasının bir kadına duyduğu öfke oluşu düşüyor aklıma. Reddedilme, sınıf baskısı ve ihtiras onu değişime mi sürükledi? Yoksa bu mefhumlar hâlihazırda derinlerinde bastırdığı canavarın ortaya çıkması konusunda katalizör görevi mi gördü? Karakteri üzerinden değerlendirmesi için Fabien Frankel’a dönüyorum.

“Bu gerçekten çok iyi bir soru. Her konuda olduğu gibi bunda da tek bir cevap yok bence; çeşitli faktörlerin birleşimi. Criston’ın durumunda işlerin sanıldığı kadar siyah – beyaz olmadığını düşünüyorum. Katiyen bulunmaması gereken bir dünyanın göbeğine düştü. Bir askerdi o, bunun için yetiştirilmişti. Birdenbire hiç ama hiç ait olmadığı, müthiş politik bir ortama sokuldu ve kavrayabileceğinin ötesinde yetki serildi önüne. Sorgusuz sualsiz istediğini yapmakta özgürdü. Değişimi hepten körüklendi. Altta yatan unsurlardan biri de sahip olduğu -ve bence kontrol etmeyi asla öğrenemediği- ürkütücü, tehditkâr, gözü kara mizacı bence. İçindeki karanlık enerji kontrolden çıkıp patladı ve ne yazık ki bu bir kez yaşandığında, sizi de artık sürekli olarak patlamaya hazır bir bombaya dönüştürür. Christon Cole’un böylesi bir güce sahip olmaması gerektiğini düşünüyorum. Nacizane görüşüm. Gücün insanları nasıl raydan çıkardığını dünya çapındaki örneklerde gördük, görmeye devam ediyoruz. İnsanlık üzerindeki tesirine bugünkü kadar net şahitlik ettiğimiz bir dönem hiç olmamıştı.” 

Fabien Frenkel

Annesinin nihai zaferi için varını yoğunu ortaya koymaktan tereddüt etmeyen prens Jacaerys Velaryon’a hayat veren Harry Collett de Frankel ile hemfikir: 

“Gücü, rasyonel kararlar alınması gereken durumlarda lüzumlu görebilirim ama elde edeni farklı şekillerde etkiliyor oluşunu kabul etmeliyiz. Criston gibi Jace ve Aegon’da bu muazzam kudret ile nasıl başa çıkacağını kestiremiyor örneğin. Hırslılar, çok dengeli de sayılmazlar. İkisi de içinde bulundukları ortamın ürünü. Bu iki karakterin dürtüselliği üzerine, insanların eleştiri yaparken unuttuğu bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: İkisi de hâlâ çocuk. Korkunç derecede ‘yetişkin işi’ne bulaşmış çocuklar bunlar. Ve henüz kendini gerçekleştirmemiş bir çocuğa sınırsız güç verirseniz tehlikeli sonuçlarına da katlanırsınız.

Geri dönüş olsa… (ama yok)

Empati eksikliği ve yıkıcı rekabetten nasibini alan Rhaena da potansiyelini ispatlama mücadelesi veren hırslı çocuklardan malum. Çevresindekilere, hanesine, en çok da babasına kim olduğunu, neler yapabileceğini kanıtlama telaşında. İşlerin hiç de umduğu gibi seyretmemesi bir yana, devasa bir utanç sarmalının içine çekiliyor yeni bölümlerde. Egonuzla ilintili bir şeyin peşinden gitmenizin bu kadar çok insanı, bu denli kötü biçimde etkilemesi gerçekten taşıması zor bir yük… Merak ediyorum; niyeti ile davranışı çeliştiğinde kendisi bu durumu nasıl yönetiyor? İçtenlikle yanıtlıyor Phoebe Campbell

“Kesinlikle yüzleşir, açık yüreklilikle özür dilerim. Hepimizin bağışlama, kendini affetme ve kişisel gelişim konusunda öğrenmesi gerekenler var. Yaptığın yanlışı kabul etmek, sorumluluğunu üstlenmek… Ancak bu şekilde gerçek anlamda iyileşip ilerleyebilir insan. Rhaena da bunun bilincinde. ‘Tüh! Hata mı yapmışım? N’apalım, olur böyle şeyler!’ diyebilen işlevsiz babası Daemon gibi biri değil. Yaptıklarının ve kusurunun farkında. Büyükannesi Rhaenys ile annesi Laena’dan miras ‘Her eylemin bir sonucu vardır.’ öğretisini kalbinde hissediyor. Ve bu, dürüstlüğü yeniden inşa etmek için gerekli zemini oluşturuyor. Üçüncü sezonun Rhaena için kendini bağışlama yolculuğu manasına geldiğini paylaşabilirim. Ter bastı bu sorudan!

Phoebe Campbell

Sanılmasın ki Rhaena’nın “babasının kopyası” kız kardeşi Baela da Daemon’ın ihmalkârlığından nasibini almıyor. Aralarındaki mesafe ve tutumdan içten içe tükeniyor genç kadın. Üstelik sürekli Rhyneria ve Jace ile aynı ortamda, sağlıklı bir ebeveyn – çocuk ilişkisinin nasıl olduğuna bizzat şahitlik ederken. Bethany Antonia’ya göre derinlere inildiğinde durum biraz farklı: 

“Mücadele ettiği duygular yetmiyormuş gibi bir de devamlı babasının yokluğu yüzüne vuruluyor. Sanki bu onun hatasıymış gibi. Evet savaşçı bir ruh; çok hırslı ve davaya, kraliçesine bağlı ama yoksunluğunu yansıtmamaya çalışırken yalnızlığını baskılıyor. İyiliğini gözetecek, bu kaotik ortamda değerini vurgulayabilecek kimsesi yok.”

Campbell da durumdan epey şikayetçi. Cool tavrından taviz vermeden yorumluyor: 

“Daemon’ın varlığı, ihtişamlı günleri geride kalmış bir ünlünün bulunduğunuz ortamda yarattığı his ile eşdeğer. Baela ve Rhaena için bir ebeveyn hariç her şey. ‘Targaryen’ dendiğinde akla gelen bir figür daha çok!”

İşlevsiz demişken; babası tarafından piyon olarak kullanılan Alicent da hiçe sayıldığının; küçüklüğünden itibaren gücün merkezine ulaşmak, hakimiyet kurmak üzere yetiştirildiğinin farkında. Daha da beteri; kendisi saf dışı bırakılana, devranın dönüş ihtimali ufukta belirene dek oyunun parçası olmaya devam ediyor. Alicent, ne istediğinden emin olmaması “öğretilmiş” biri. “Zorlu çocukluk geçirmiş, ağır travmaları göğüslemiş bir insan” diyor Cooke ve ekliyor: “Kusursuz değil. Herkes gibi… Daha geniş bir perspektif, farklı bakış açıları kazandırdı bana. Ayrıksı karakterleri canlandırmayı, karakter yelpazesi geniş bir oyuncu olmayı seviyorum. Gözlem yapan bir adli psikolog gibi hissettiriyor; onları bu hâle getiren şeyleri derinlemesine inceliyorum, kendimce davranış analizi yapıyorum, üstüne düşünüyorum. Alicent özelinde, bir birey olarak kendisi hakkında ne kadar az farkındalığı olduğuna hayret ediyorum örneğin. Geçmişe dönük bir şeyleri değiştirebilme, tavsiye verebilme gücüm olsa bu ‘Viserys ile evlenme! Sakın! Old Town’a dönmenin yolunu ara! Herkese mektup gönder! At olur, başka bir araç olur; gelip seni alsınlar. Ayrıl oradan, kaç!’ diye suratına haykırmak olurdu.” 

Tom Glynn-Carney
Günahıyla sevabıyla

Alicent ve Otto Hightower’ın cebren ve hile ile tahta oturttuğu oğlu, dizinin önde gelen kötülerinden Aegon’a hayat veren Tom Glynn-Carney karakterinin varoluşu ile haşır neşir olmaktan memnun. Şu yorumda bulunuyor:

Bu benim için bir gelenek hâline geldi! Oldum olası sorunlu karakterleri canlandırdım ve bundan büyük keyif alıyorum. Problematik roller ilginç geliyor bana; senaryoların içinde en beklenmedik, heyecan verici hikâyelere sahip olanlar bu karakterler zira. Keşfedilecek sonsuz ihtimal var. Örneğin bir lordu canlandırsaydım katı, geleneklerine bağlı bir tavır sergilemem gerekecekti. Aegon bir öngörülemezlik yumağı! Dizinin kötü adamı olarak lanse ediliyor ve doğruluk payı da var, evet. Ancak tam anlamıyla şeytani bir ruhtan söz edemeyiz. Joffrey Baratheon gibi tek boyutlu bir kötü değil o. Daha fazla nüans, daha fazla katmanı var. Onu insan yapan kırılganlığı, hassasiyeti var; sevilmek, saygı görmek gibi yerleşik, derin ihtiyaçları var. Hayata geçirmesi inanılmaz eğlenceli bir kişilik; Aegon ile komedi bile mümkün. Max and Paddy’s Road to Nowhere, bu sezon Aegon’ın Lord Larys ile olan ilişkisi üzerine çok yerinde bir referans mesela. Aegon ve Lord Larys’in arasında neredeyse elle tutulur bir enerji var. Birbirlerinin karşısına dikilmek aynaya bakmak gibi; aynı yoldan geçmiş, acı çeken, desteğe ihtiyaç duyan ve hak etmeyen insanlara güvenmek zorunda kalmış iki sanat eseri! Aralarındaki sahici bir aşk – nefret ilişkisi. Hem harika bir oyuncu hem de muhteşem biri olan Matthew (Needham) ile karşılıklı oynamak tarifsizdi.” 

Karakteri için umut besleyen tek kişi Glynn-Carney değil. Frankel da Criston adına umutlu: 

“Dizi baştan sona herkesçe sevilen karakterlerle dolu olsaydı berbat olurdu, inan bana. Takdir gören karakterlerin daha da öne çıkması için nahoş olanlarına ihtiyacınız var. Üstelik sevilmeyen karakterleri daha çok benimseyen bir kitle de mevcut. İyi senaryo yazımı, bu durumun değişebilirliğini ifade eder. Criston’ın üçüncü sezonda ortaya çıkacak, henüz bilmediğiniz yönüne güveniyorum. Spoiler vermemek için şu an detaylandıramıyorum ama belki biraz anlayabileceğimiz, bağ kurabileceğimiz bir insan fikrine yaklaştırabilir onu. En azından ben öyle umuyorum.”

Bethany Antonia & Harry Collett

Oyuncuların “aynı şarkı, farklı tür” şeklinde betimlediği, Game of Thrones evreninin 200 yıl öncesine pencere açan Targaryen Hanesinin içişleri anlatısı, ilk sezonuyla HBO’nun izlenme oranları açısından en iyi açılışı unvanına erişmişti. Devamında ivme aksi yönde ilerlese de sabırlı ve sadık kitle üçüncü sezonda deneyimlemeyi arzu ettiklerine ulaşacağa benziyor. Ortak yaratıcı Condal’ın “televizyonun gördüğü en iyi bölümlerden” nitelediği Gullet Savaşı başta olmak üzere yeni bölümlerin tamamı teknik yeterlilik ve görsel zenginlik açısından farkını hissettiriyor. 1500’ü geçkin ekip üyesinin görev aldığı, çekimleri yedi ay süren prodüksiyonun üretim süreci ve sette karşılaştıkları zorluklar sorulduğunda “‘En uçta yaşanan duygular’ diyeceğim buna. Ekrana aktarırken kendi içinde de hissediyorsun… Bu hem gerçek bir armağan hem de bir meydan okuma. Bence hepimiz gerek fiziksel, gerek zihinsel sınırlarımızı sonuna kadar zorladık.” diyor Campbell. 

Antonia tamamlıyor: “Kesinlikle zorladık! Ben buna bir de diğer karakterlerin sahne çekimlerinde bulunamayışımızı eklemek istiyorum. Büyük resmi görmeden çekim yapmak o kadar zor ve bu aslında o kadar önemli bir detay ki… Arkadaşının sahnesini izlerken bir bakışını, bir repliğini yakalıyorsun ve alınan aksiyon aniden anlam kazanıyor; yansıtman gereken duygu, ifade şekilleniyor. Biz çok izole yaklaşıyoruz ve bu ciddi anlamda zorlayıcı. Yapbozda hangi parçaya karşılık geldiğini sürekli hatırlatmak durumunda kalıyorsun. Yönetmenle çekimin nasıl geçtiğine dair bir konuşma bile yapamıyorsun. Çünkü henüz çekilmemiş!” 

Collett alıyor sözü: “Benim için en büyük meydan okuma Jace’in iç dünyasını hakkıyla yansıtabilmekti sanıyorum. Hem kitabı okuyan insanların kafasında oluşmuş fikirleri karşılamaya hem de karaktere özgün şeyler katmaya çalıştım. Dengeyi korumak kolay değildi. Umarım ortaya çıkandan herkes memnundur!” 

Karakterinin yaptığı, dizide karşılık bulmayan bir hamle ile karşılaşırsa hüsrana uğramaktan çekindiği için Fire & Blood’ı okumadığını paylaşan Collett’e “Kendini dramadan koruma seviyesini görüyorsunuz!” diye takılıyor Glynn-Carney nüktedan biçimde ve ekliyor: “Doğru tespit! Kitaplar vasıtasıyla insanların hayal güçlerinde yerleşik düzene geçmiş karakterlerin yerini doldurmak yoğun baskı sebebi. Yapabileceğimiz tek şey kendi yorumumuzu sunmak ve bunun izleyicilere geçmesini ummak. Dilerim başarmışızdır. Ben kitabı okudum bu arada!

Telafi edilemeyecek hasarlar, kefaret arayışı; kazanılan, kazanılsa da anlamını sorgulatan zaferler… House of the Dragon dünyasında her karakterin pişmanlık portfolyosu var. Bugüne dek odağımız arka planı kurcalamaktı. Şimdi Valyria çeliği çemberin ağırlığını tartan içsel çatışmalardan, sahici ve doğrusu oldukça görkemli çatışmaların adrenalinine geçiş yapıyoruz. Entrika dersinden sorumlu geçenler yeni dönemde dersi tekrar alıyor; sınavı verip veremeyeceğini birlikte izleyerek öğreneceğiz.