Cannes günlükleri 1: Teenage Sex and Death at Camp Miasma, Nagi Notes, A Woman’s Life, Butterfly Jam
Yazı: Melikşah Altuntaş
Dünyanın karanlık gündemine iki hafta süresince sinemanın sağaltıcı gücüyle pansuman yapan Cannes Film Festivali, geçtiğimiz salı akşamı gerçekleşen açılış töreniyle izleyicilerini 79. kez sinema salonlarına misafir etmeye başladı. İnsanlığa olup bitenleri anlamaya çalışırken kimi zaman da olacakları tahayyül etmeye gayret gösteren filmlerin 23 Mayıs akşamı yapılacak ödül törenine kadar birbiri ardına beyaz perdede arzı endam edeceği festivali, her yıl olduğu gibi bu yıl da Bant Mag. ile günbegün birlikte takip edeceğiz.
Son yıllarda Oscar sezonunu dahi domine etmeye başlamış resmî seçki bu yıl da oldukça iddialı. Almodovar, Pawlikowski, Hamaguchi, Farhadi gibi bir süredir yeni filmleri merakla beklenen yönetmenler Cannes’ın kırmızı halısında yürüyecek; Peter Jackson, Claire Denis, Cate Blanchett gibi usta isimler ise festival boyunca masterclass’larla seyirci ile buluşacak.
Mütevazı ve etkili bir açılış törenine ev sahipliği yapan festival; Peter Jackson’ın Elijah Wood’un elinden aldığı Onur Ödülü, Jane Fonda ile Gong Li’nin birlikte yaptığı açılış konuşması ve Park Chan-wook’un başkanlığını yaptığı jürinin eksiksiz katılımıyla 12 Mayıs Salı akşamı gerçekleşti. Chloe Zhao, Diego Cespedes, Laura Wandel, Paul Laverty gibi yazar ve yönetmenler ile Demi Moore, Stellan Skarsgard, Ruth Negga, Isaach De Bankole gibi oyuncuların yer aldığı jürinin basın toplantısında özellikle Laverty’nin Gazze’yi andığı ve Hollywood’un politik tavır konusundaki basiretsizliğine odaklandığı konuşması dikkat çekiciydi.
Festivalin bu yılki (yarışma dışı) açılış filmi ise ne yazık ki bir hayli zayıf bir seçimdi. Festivalin izleyici dostu Fransa yapımı filmlerle açılış yapması artık bir gelenek hâline gelmiş durumda. Pierre Salvadori’nin dönem komedisi La Venus Electrique / The Electric Kiss de bu geleneği bozmadı. Pio Marmai, Anais Demoustier, Gilles Lellouche gibi Fransa’nın yıldız isimlerini buluşturan film, bu kadar büyük çapta bir festivali açmaktansa yorgun ya da canınızın sıkkın olduğu bir pazar öğle sonrasını evde pijamalarla eğlenceli şekilde akıtabilecek çaptaydı.

BUTTERFLY JAM
Yönetmen: Kantemir Balagov
Yönetmenlerin On Beş Günü
Festivalin benim için açılışını, Tesnota / Closeness ve Dylda / Beanpole gibi iki nefis işin ardından ilk İngilizce filmiyle karşımıza çıkan Kantemir Balagov’un büyük beklenti yaratan Butterfly Jam’i yaptı. Barry Keoghan, Riley Keough, Harry Melling gibi yıldızlara genç oyuncu Talha Akdoğan’ın eşlik ettiği bu duygu yüklü büyüme hikâyesi; New Jersey’de yaşayan Çerkes Amerikalı bir baba-oğula odaklanıyor. Balagov’un pandemi öncesinde kendi ülkesinde ve dilinde çekmeyi planladığı projenin savaş nedeniyle ertelenmesi sonrası hikâyenin Amerika’ya taşınması zaman almış ve projede çeşitli aksaklıklar olmuş. Fakat bu teknik sorunlar filmin tuhaf problemlerini açıklamaya yetmiyor ne yazık ki.
Karakterlerine ikna etme konusunda (oyuncu seçimi de kaynaklı) problemler yaşayan film, hikâyesinin kırılma noktasını oluşturan büyük olayının gerçekleşme şekli ve motivasyonu kaynaklı devasa bir “Ne oldu şimdi?” ânı yaratmaktan kurtulamıyor. Genç karakter Pyteh’in perspektifinden ve anlatısıyla ilerleyen film, bir noktada bu perspektifi gelişigüzel şekilde diğer karakterlere bölüyor ve Balagov’un biçim sevdası öyküsüne galip geliyor. Yönetmenlerin On Beş Günü (Quinzaine des cineastes) bölümünün açılış filmi olan Butterfly Jam, kendine özgü tatlı fikirler ve etkileyici anlar barındırmasına rağmen ne yazık ki genç yazar ve yönetmeni için bir geri adım niteliğinde.

NAGI NOTES
Yönetmen: Koji Fukada
Ana Yarışma
Harmonium ile Belirli Bir Bakış bölümünden Jüri Özel Ödülü kazandıktan tam on yıl sonra Cannes’a bu kez Ana Yarışma ile dönen Koji Fukada’nın Nagi Notes’u, insan ilişkilerine odaklı ve bol diyaloglu Japonya melodramlarına özel bir hayranlığı olanları mutlu edebilecek bir film. En son Venedik’te yarışan Love Life’ını izleyip pek de memnun kalmadığım Fukada ile yıldızımın çok barıştığı söylenemez ancak dokunaklı öyküsünü kendine has bir yalınlıkla anlatmakta mahir bu filmi, bu yılki yarışmaya sakin bir başlangıç yapmayı sağladı.
Japonya’nın küçük bir kasabası olan Nagi’deki görümcesini yıllar sonra ziyarete gelen genç bir kadının burada geçirdiği bir haftaya odaklanan film, kasabadaki çıkışsız gençlerin hikâyesi ile bir üst jenerasyon arasında içli bir paralellik kuruyor ve buruk ama umutlu bir anlatıya dönüşüyor. Seyircisiyle arasına belli bir mesafe koyan kamerası ve sanat ile doğa arasındaki ilişkiyi psikolojik alt katmanlarını da aralayarak anlatmaya uğraşan senaryosuyla Nagi Notes, pek ana yarışma materyali sayılmasa da izleyeni pişman edebilecek bir film değil. Fakat Cannes Ana Yarışması’nda insanın beklentisi bundan biraz fazla olabiliyor elbette.

LA VIE D’UNE FEMME / A WOMAN’S LIFE
Yönetmen: Charline Bourgeois-Tacquet
Ana Yarışma
Yarışmanın iki kuir filminin üst üste geldiği bu ilk günde Nagi Notes gibi damakta hoş bir tat bıraksa da ne sinemasal manada ne de öyküsüyle pek de yeni bir şey söylemeyen La vie d’une Femme / A Woman’s Life, Fransa’nın sevilen yönetmenlerinden Charline Bourgeois-Tacquet’in ilk Altın Palmiye adaylığına da tekabül ediyor. Filmi baştan sona sırtlayan muazzam performansıyla Lea Drucker’in ödül listesindeki iddiası dışında izleyici ve jüride ortalamanın üstünde bir karşılık bulması zor görünen bu naif film, monoton evliliği içerisinde kendi arzuları sekteye uğramış orta yaşlı bir doktorun hem kocası hem iş hayatıyla sıkıştığı bir noktada kaçtığı gönül macerası üzerinden değişimine odaklanıyor.
Epizodik bir anlatım takip eden ve toplam on bir bölümden oluşan film, adıyla müsemma şekilde bir kadının hayatından çeşitli olayları ve durumları derliyor ancak uzun sahnelerden oluşan bu bölümler bir noktada fragman hissi vermeye ve hikâyenin inandırıcılık isteyen kısımlarını zedelemeye başlıyor. Özellikle orta bölümde ana karakterimiz Gabrielle’in yeni ilişkisiyle ilgili tutku dolu birkaç an dışında etraflıca bir bilgimiz olmadığından, finale uzanan kısımda filmin seyircisinden beklediği katarsisi yaşaması zorlaşıyor. La vie d’une Femme, zayıf bir film olmasa da yarışmadaki filmlerden beklenen seviyenin altında kalması nedeniyle belki bir yan bölümde karşımıza çıksa göreceği muameleden daha acımasız yorumlarla karşılaşmaya başlamış bile. Bu üzücü durum da bu çaptaki festivalin kimi filmlere yaptığı acı bir sürpriz ne yazık ki.

TEENAGE SEX AND DEATH AT CAMP MIASMA
Yönetmen: Jane Schoenbrun
Belirli Bir Bakış
Bir önceki filmi I Saw the TV Glow ile global bir hayran kitlesi edinen ve kendine has sinemasıyla şimdiden özel bir yere sahip kuir sinemacı Jane Schoenbrun’ün merakla beklenen son filmi Teenage Sex and Death at Camp Miasma, Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünün bu yılki açılış filmiydi. Oldukça renkli bir gala gecesi ve salonu kahkahalara boğan izleyicinin coşkusuyla seyir zevkini katlayan bu özgün film, herkese göre olmayan ancak sinema nerd’lerinin de büyük zevk alacağı bir çeşit meta film.
Korku sinemasının zincir serilerinden birini kurgusal şekilde var eden film, Camp Miasma adını taşıyan b filmi tarzındaki seriye Z kuşağı dokunuşuyla yeni bir soluk getirmeye hazırlanan genç bir yazar/yönetmen (Hannah Einbinder) ile ilk Camp Miasma filminde oynadıktan sonra ortalıktan kaybolan oyuncu Billy Presley’nin (Gillian Anderson) filmin çekildiği karla kaplı kamp alanında buluşmasıyla başlıyor ve film içinde film, meta içinde meta şeklinde ilerliyor. Her sezon olduğu gibi yine Hacks ile ortalığı kasıp kavuran Hannah Einbinder ile deneyimli ve büyüleyici oyuncu Gillian Anderson gibi iki harika yıldızı inanılmaz eğlenceli bir seyir tecrübesinin temel parçaları hâline getirmesi de filmin bir diğer artısı.
Yönetmen Schoenbrun, bir önceki filmi I Saw the TV Glow’da nasıl 1990’lar sonu ve 2000’ler başı gençlik dizilerinin kuir kimlikler üzerindeki etkisini özgün bir janr filmine dönüştürdüyse, Teenage Sex and Death at Camp Miasma’da da benzer bir işi 1970’ler slasher’ları üzerinden yapıyor. Fakat bu kez sinema dili ve seçimlerinin yer yer formül takip eden Amerikan bağımsız komedi filmlerine kayması, Schoenbrun’ün her şeye rağmen özgün kalmayı beceren yoluna bir parça taş koyuyor. Kimlik meselesi üzerinden etkili bir hikâye anlatma uğraşı, bir noktada bilgisayar oyunu görselliğine dönen gore sahnelerin yorucu hâle gelmesiyle odağından hafif sapıyor.
Bunlara rağmen Jane Schoenbrun’ün Amerikan bağımsız sinemasının günümüz işleri arasından sıyrılmayı başaran filmlerini merakla beklemeye ve izlemeye devam etme konusunda bir çekinceniz olmasın.