Cannes günlükleri 3: Fatherland
Yazı: Melikşah Altuntaş
Ida ve Cold War gibi nefis filmleriyle kendine hayran bıraktıktan sonra sekiz yıl kadar sesi soluğu çıkmayan Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski uzun zamandır beklenen yeni filmi Fatherland ile nihayet izleyici karşısına çıktı. Pawlikowski’nin, İrlanda edebiyatının dünyaya kazandırdığı en üretken isimlerden Colm Toibin’in Sihirbaz: Bir Thomas Mann Biyografisi adlı kitabını temel aldığı Fatherland, Goethe’nin 200. doğum günü şerefine verilen özel ödülü almak üzere bir süre önce terk ettiği Almanya’ya dönüp çeşitli şehirlerde konuşmalar yapan Thomas Mann (Hanns Zischler) ile onun bir çeşit danışmanı ve asistanına dönüşmüş kızı Erika Mann’ın (olağanüstü Sandra Hüller) ekseninde ilerliyor.
Travmalarla dolu pek çok ailede olduğu gibi Mann ailesinde de epey yazar vardı ve babası kadar üretken olamasa da Klaus Mann da Mephisto dâhil çok sayıda enteresan eser çıkarmıştı. Film de Klaus’un son kitabının yayımlanmasının hemen ardından açılıyor ve Klaus (August Diehl) ile Erika’nın etkileyici telefon konuşmasından çıktığımız yolda, yas kavramına farklı aile üyeleri üzerinden bakan, bir yandan Thomas Mann’ın hayata bakışını anlamlandırmaya çalışırken diğer taraftan da savaş sonrası Almanya’nın yeniden onarım sürecinde kendi içindeki faşizmle yüzleşmesine kulak kabartan bir anlatıya dönüşüyor.


Pawlikowski’nin her zamanki alametifarikalarından yararlanmış bir film Fatherland. Muazzam görüntü tercihleri, kendi içlerinde birer kısa film gibi tasarlanmış uzun ve etkileyici sahneler, ikna edici bir sanat yönetimi ve şarkısını kalbimizin içine içine söyleyen Joanna Kulig… Tüm bu nosyonların yanında Pawlikowski’nin bu kez bir tepside çok fazla bardak taşımaya çalışmasından kaynaklı ve önceki filmlerinde olmayan bir bütünlük sorunu da kendini hissettiriyor Fatherland’de. Ele alınması gereken çok sayıda olay, konu edilen pek çok tema ve baş karakterlerimiz Mann ailesi olunca kısa sürede hazmetmek zorunda kaldığımız uzun ve etkileyici diyaloglar bu kısacık filmi, üç – dört saatlik upuzun bir filmin 82 dakikalık fragmanına dönüştürüyor yer yer. Bu sıkıştırılmış içerik hâli elbette tadı damakta kalan bir seyir tecrübesi yaşatıyor ancak bazı kısımlarda beklenen derinleşme gelmedikçe, hikâye birtakım haddinden büyük sahneyle özetlenmeye çalışılmış hissi veriyor.
Her hâlükarda Fatherland üzerine negatif bir şey söyleyebilmek bir hayli zor. Mann hayranları için zaten tadına doyulmayacak bir seyir tecrübesi olacağı kesin gibi. Sandra Hüller sevenleri ise kraliçenin yine meme’e dönüşmesi kaçınılmaz kimi nefis anları zevkten dört köşe edeceğe benziyor. Hüller’in bu performansla ikinci bir Oscar adaylığı kazanması da çok yüksek bir ihtimal. Bu yıl biraz kesat geçen Cannes ana yarışmasının ilk dört gününde çizginin üstünde kalan iki filmden biri Fatherland. Diğeri ise Hamaguchi’nin muazzam All of A Sudden’ı elbette.